Aktarım üzerine — Bella Habip

Nisan 2005 tarihinde Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi, Psikanaliz Birimi mensupları tarafından düzenlenen çalışmada sunulan bildiriden.

Biraz önce kurumlar üzerine hangi pratikten yola çıkarak konuşabileceğim sorusunu ortaya atmıştım. Bildiğiniz gibi bir­kaç psikanalist bir araya gelip bir topluluk oluştururken, aynı zamanda bir de zihniyet oluştururlar. Bu zihniyet genellikle bilinçdışı bir şekilde işler. İşte ben de bir hastayla bir kurumun karşı karşıya gelmelerinde ortaya çıkan bu bilinçdışı anlamlar üzerinden konuşmaya çalışacağım. Zira psikanaliz, insanları hasta eden şeylerin böyle bilinçdışı anlamların etrafında oluştuğunu tespit etmiştir.. Düşünme fonksiyonlarının hasara uğra­dığı durumlarda anlamların da kayıp gittiğini söyleyebiliriz. Eğer hastalarımızın yeniden düşünce fonksiyonlarına kavuş­malarım istiyorsak, onlarla yapıp ettiklerimizin anlamlarını da düşünmemiz gerekmez mi?

Burada Freud’un temel bir keşfine gönderme yapacağım. İnsan ilişkilerinde hepinizin bildiğini varsaydığım bir olgu var, adı aktarım. Freud bu olguyu şöyle tarif eder: psikanaliz tedavi­si içinde analizan analistine kendi tarihinde önemli olmuş kişile­re karşı beslediği duygu ve duygulanımların birer tıpkıbasımını ya da yeniden basımını aktarır. Bir başka deyişle, analizan ana­listini bir başka kişinin veya kişilerin yerine koyar; tabii anali­zan bunu farkında olmadan yapar, bilinçdışı bir akımın hareketiyle güdülenmiştir. Ama bu salt psikanaliz tedavisi içinde orta­ya çıkan bir durum değildir. Evrenseldir; insan ilişkilerindeki çıkmazlardan kaynaklanır. Psikanaliz tedavisinde bu durumun altı çizilir, yorumlanır ama her şeyden önce aktarımın yaşanma­sına izin verilir. Aktarım olgusunu biraz daha somutlaştırmak amacıyla benimle psikoterapiye başlayan genç bir kadından bahsetmek istiyorum: Âşık olarak evlenen bu genç kadının ko­cası evliliklerinin hemen başında yurtdışındaki bir firmada iş bulmuş ve geçici olarak yurtdışına yerleşmişti; kontratı hatırla­dığım kadarıyla altı aylık bir süre içindi. Daha sonra bu altı ay bir seneye uzamış ve bu süre bu genç çiftin arasında gittikçe üzerinde konuşulması zor, neredeyse nevrotik bir meseleye dö­nüşmüştü. Koca sanki yurtdışına yerleşmiş gibiydi ve kesin ola­rak ne zaman döneceğine dair herhangi bir bilgi vermiyordu. Genç kadın bu konu hakkında sorduğu sorulara net yanıt ala­mıyor ve geçiştirildiğini hissediyordu. Kocanın ise eşinin sergi­lediği duygulara karşı bariz bir inkâr tutumu vardı. Sonuçta bu kadın eşinden gittikçe uzaklaşıyor, öfkeleniyor ve aldatıldığını düşünüyordu. Hayattan zevk almamaya, iş yerinde öfke patla­maları yaşamaya başlamıştı. Bunun üzerine yakın çevresinden biri hipnoz tedavisinin kendisine iyi geleceğini söylemiş ve onu bir hipnoz uzmanına yönlendirmişti. İlk hipnoz seansında hip­noz uzmanı genç kadına bir ip üzerinde sallanan parlak bir taşa bakmasını ve uykuya girmesini söylemiş, genç kadın hipnoz uz­manına bakarken, bu kişinin yüzünün birden eşinin yüzüne dö­nüştüğünü görmüştü – bu optik dönüşümün kendi yanılsama­sının ürünü olduğunun farkındaydı. Bu ilk seansın akabinde hastam bu uzmanı bırakarak kendi deyimiyle daha az ürkütücü bir tedavi yolu arayışına girmiş ve bir müddet sonra da benim kapımı çalmıştı. Genç kadın bana bunları anlattığında psikoterapinin üçüncü ayındaydık. Kocasına karşı öfkesinin had safha­da olduğu ve kocasının bütün ikircikli tutumlarını bana bir bir anlattığı bir dönemdi bu. Herhalde bir aktarım olgusu bundan daha bariz bir biçimde anlatılamazdı. Ben “Hipnoz uzmanı tıpkı kocanız gibi sizi uyutmaya kalkıştı” yorumunu yaptım; hışımla bana döndü ve “artık gözlerimi açık tutmak istiyorum” karşılı­ğını verdi. Yuvalarından uğramış bu bir çift göz karşısında belli belirsiz bir irkilme yaşadığımı hatırlıyorum. Artık ben de bu ak­tarım zincirinin bir parçasıydım ve gözler bana dikilmişti; ko­laysa beni uyut der gibi bakıyorlardı.

İşte aktarım böyle bir şey: bir miras devralıyorsunuz ve bu mirası değerlendirmek sizin elinizde. Ama onu değerlendir­mek için en başta bu aktarımın nesnesi olan kişinin, yani sizin, yani sağaltıcının bu devir teslim işleminin başoyuncusu oldu­ğunu bilmesi lazım. Yani, devir aldığınız mirasa sahip çıkmak­tan söz ediyorum.

Neden bunları anlatıyorum? Bunları anlatıyorum, zira bir hasta bir kuruma başvurduğunda ya da getirildiğinde bir akta­rımla gelir. Ve bu aktarımı kaldırıldığı servisin tüm personeline dağıtır. Aktarımın nesnesi olan bu farklı kişiler-uzman hekim, hemşire, psikolog ve diğer personel- bu aktarımı en gerçek, en katıksız biçiminde yaşarlar.

Biraz önce hastanın kurum üzerine çoğul nitelikli aktarı­mından söz etmiştim ve bu aktarımın da parçalar halinde ku­rumdaki hastayla ilişki içinde olan her bir kişiye çiğ bir şekil­de fırlatıldığına değinmiştim. Bu aktarımın toparlanabilmesi ve anlamlandırılabilmesi için de bu söz konusu aktarıma muhatap olanların bir araya gelmelerinin elzem olduğuna değinmiştim.

Buradan hareketle aynı mekanizmayı kurum açısından da ele almak mümkün: yani kurumun da bir imgelemi olduğunu kabul edersek, onun da aynı zamanda bir karşıaktarıma sahip olabileceğini düşünebiliriz. Karşıaktarım kaba söylemde analistin analizanın geliştirdiği aktarıma karşı geliştirdiği aktarım şeklinde ifade edilir. Freud’un başlangıç metinlerinde karşıaktarım tıpkı aktarım gibi aşılması, nötralize edilmesi gereken za­rarlı bir olgu şeklinde ifade ediliyordu. Daha sonra Ferenczi’yle ve özellikle Anglosakson ekolünün de önemli katkılarıyla bu bakış açısı önemli bir şekilde değişti. Artık karşıaktarımın hastanın özellikle “sözel öncesi” nitelikli yaşantılarını sezmemizi, onların dillenmesinden önce onlardan haberdar olmamızı sağ­layan önemli bir işlevi olduğunu biliyoruz. Ama bir de temel bir karşıaktarım olgusu vardır ve analizanın aktarımıyla her­hangi bir şekilde bağlantısı yoktur. Bu karşıaktarım, analistin analizandan bağımsız geliştirdiği, kendi tarihini ilgilendiren, özellikle psikanalizle kurduğu ilişkiyi yakından ilgilendiren bir niteliktedir. Örneğin Melanie Klein çocuk psikozuyla ilgilenir­ken profilaksiye çok önem verirdi ve bu yüzden erken analizin önemini sık sık vurgulardı. Bu ünlü analistin psikanalizle kur­duğu ilişkiden yola çıkarak psikanalizi bir tür “hümanist” proje şeklinde okumamız mümkün, yani Klein’ın analizandan bağımsız temel bir karşıaktarım taşıdığını iddia edebiliriz. Bunun gibi, her psikanalistin de psikanalizle kurduğu ilişkide bir karşıaktarım geliştirdiğini söyleyebiliriz.

Kurumlar bu bakış açısından da değerlendirilebilir. Konuşmamın başında her kurumun pratiğini meşrulaştıracak bir tür ideolojisi olabileceğinden söz etmiştim. Hatta tam anlamını doldurmasa da, bunun için “felsefe” terimini kullanmıştım. Bu, işte hastayı temel olarak etkileyecek, hatta onun aktarımını biçimlendirecek bir karşıaktarımdan başka bir şey değildir. Bir psikiyatri kurumunun ruhsallıkla, ruhsal hastalıkla ilgili temsilleri bir tür üstbenlik şeklinde örgütlenir ve kurumun içindeki grup kültürünü biçimlendirir.

Psikanalizin İçinden, 2007

habip

Leave a comment

Filed under şey

Comments are closed.