İnsanseverin Şüpheli Masumiyeti Üzerine Psikanalitik Bir Okuma – Bella Habip

Defter 29 (1997) Metis

Freud’un psikanaliz kuramının biz pratisyenlere –psikanalizi Freud’un öğretisine göre uygulayanlara– kazandırdığı temel bilgi şu önermeyle ifade edilebilir: her gördüğüne duyduğuna inanma; ama aynı zamanda her görüp duyduğunu hiç unutmamacasına kaydet; hakikat senin önyargılarının, çocukluk senaryolarının yani yansıtmalarının, bilim diye sarılıp ezbere öğrendiklerinin içinde değil, duyup gördüklerinin yalınlığındadır; yeter ki onları öylece, oldukları gibi –gördüğün işittiğin gibi– kabul et.

Bu önermemde vurgulamak istediğim, psikanalizin uygulamada anlam arayış çabasını, genel kanının aksine, kendi kuramından çok analizanının (psikanaliz deneyiminde konuşan kişi) kullandığı sözcüklere dayanarak gerçekleştirmesidir. Psikanalist, analizanının ona anlatmak istediği bilinçli hikâyesinden çok, hikâyeyi anlatırken kullandığı kelimelere, kimi detaylara, konuşma biçimine, yani denetimin olmadığı noktalara dikkat eder: Freud bu tür dinleme biçimiyle iki bilinçdışının birbirleriyle iletişime girmesinin sağlandığını söyler ve psikanalistin dikkatinin dalgalı olmasını salık verir. Lacan’ın da imleyenin üstünlüğü‘nü ön planda tuttuğu Freud’a dönüş davasında vurguladığı, budur: konuşanın tüm bedeninin seferber olduğu bu bilgi aktarımında, sözcüklerin kendileri o sözcüklerin nereye götürdüklerinden daha önemlidir. Analizan kimi zaman “Ama ben öyle demek istememiştim,” der ama iş işten geçmiştir; zira “demek istediği” şeyi telaffuz etmiştir. Ağzından istem dışı dökülen bu kelimelerle artık yolculuk başlamıştır.

Psikanalitik bir okumanın nasıl mümkün olabileceğine ilişkin bu girişin amacı, bu makalede çözümlemeye çalışacağım insanseverin şüpheli masumiyetinin psikanalitik bir bakış açısı ve dinleme biçimiyle ele alınacak olmasındandır. Gerek gündelik hayattan gerek psikanaliz uygulamalarından vereceğim örneklerdeki kişiler –misyoner, politikacı, militan, eğitimci, kahrolan anne– sevgi ve hayranlık duyguları uyandırabildikleri gibi, bu duyguların yanında, arka planda, yarı suçlu, tarif etmekte sık sık zorlandığımız, sıkıntı hatta hiddet veren duygulara da neden olurlar. Kanımca bu duyguların sebebi insanseverin gizli sadist eğilimlerinin bilinçdışı bir yolla bir öteki bilinçdışı tarafından, yani gayri meşru bir kanaldan algılanması ve tanınmasıdır. Bu sadist eğilimler insanseverin meşru ve iyicil misyonunun ardına gizlenir.

Bu düşüncelerin çıkış noktası, trafikte kırmızı ışıkta beklerken dilenci bir kadının aniden yoluma çıkarak “Allah seni kazadan beladan korusun, şu fakire bir sadaka,” demesiyle içimde duyduğum tarifi zor, hiddetle karışık panik duygusuydu. O an ve bu anı izleyen saniyelerde, yine sebebini bilmediğim bir biçimde, ağzımdan şu kelimeler dökülüverdi: “Başıma kaza maza gelmeyecek”; ağzımdan dökülen kelimelere karşı şaşkınlığım içimdeki hiddeti yatıştıramadı ve akabinde aklımdan şimşek hızıyla bir tümce geçti: “Sanki sen beni koruyacaksın.” Dilenci kadının şaşkın ve epeyce rahatsız olmuş bakışları karşısında tekrar gerçekliğe dönüp düşüncelerimi topladığımda artık kendi kendime sorabilecek durumdaydım: Yaşadığım bu sıradışı olayın anlamı neydi? Neden bu hiddet ve panik? Alt tarafı her gün yaşayabileceğim gündelik bir olay neden beni bu bu kadar sarsmıştı? Ayrıca kadın(cağız)ın bana sarf ettiği o sihirli cümleden başka herhangi bir tecavüzkâr tutumu da olmamıştı.

Ama Başlangıçta Söz Vardı değil mi? Kimi sözler işte insanı böyle canevinden vurur, içine işler. Kendi kendime sorduğum bu sorulara cevap arama çabası içinde, ilk çağrışımlarım ağzımdan hiddetle dökülen “Başıma kaza maza gelmeyecek” tümcesi üzerinde yoğunlaştı. Sanki bilinçdışım dilenci kadının görünürde bana kazasız ve belasız günler temennisini bir tehdit gibi algılamıştı: Dilenci kadına sadaka vermeliydim ki, kazasız belasız yoluma devam edebileyim; hatta eğretilemeyi biraz zorlarsam, dilenci kadın kaderime haraç kesen bir mafya üyesini andırıyordu, diyebilirim. Bu paranoid algılayış biçiminin üzerinde yoğunlaştığım zaman o kadar da haksız olmadığımı düşündüm. Kadın(cağız) benden sadece sadaka istemekle yetinebilir, kaderime burnunu sokmayabilirdi; kazadan ve beladan söz etmek sadece onun fikriydi, her ne kadar bunların olmaması için duacı gibi görünüyor ise de işin içinde bir tuhaflık vardı: Kötü şevlerin olmaması için durup dururken dua etmek ve duacı olmakla dilenci kadın acaba ne demek istiyordu? Bu düşünceler bana araba kaskolarının ve gittikçe çoğalan sağlık ve yaşam sigortalarının sloganlarını çağrıştırdı: “İş işten geçmeden” veya “Yarın çok geç olabilir.” Bir diğer çağrışımım da, sigortacılık mesleğinin bir özelliği üzerine oldu: Sigorta şirketinin bir kişi veya kuruluşla taahhüt altına girip primleri elde ettikten sonra yapabileceği bir tek şey kalır: kazanın olmamasını temenni etmek veya dua etmek. Dilenci kadınla bu ortak özelliği taşıyan sigorta şirketlerinin bir diğer özellikleri de, tahmin edilebileceği gibi, sağladıkları hizmeti gerekli kılan malum temennilerdir. Bir su baskını veya zelzele yeni bir müşteri potansiyeli kazandıracağı gibi, eski müşterilerin de devamlılığını sağlar.

Bir diğer çağrışım silsilesiyle, anne-babasının ölmemesi için dua eden çocukları ve geceyarısı çocuklarının nefes alıp almadığını her saat başı kontrol eden ebeveynleri hatırladım. Ardından aklıma eşinden yeni ayrılmış bir dostumun sürekli –tabiri caizse beynimde boza pişirecek kadar sık olarak– evliliğin ne kadar sıkıcı bir yaşam biçimi olduğunu anlatmasından ve sürekli evlilik yaşamından bahsetmesinden (bu kadar sıkıcı olmasına rağmen) kaynaklanan başka bir çağrışım, bir zamanların ünlü reklam sloganı “Hiç aklımdan çıkmıyor ki” cümlesi geldi.

Temenni edilmeyen, düşüncelerden silinmek istenen bir şey ne hikmetse dile yapışıyor, davranışları kontrol altına alıyor. Birbirlerinin hayatından endişe duyan çocuk ve ebeveyn her ne kadar bu endişelerinde samimi gibi görünseler de aklımızda şöyle bir şüphe beliriyor: Kişinin durup dururken –hastalık, savaş, doğal afet gibi hayati tehlikeler olmaksızın– bir ötekinin ölümünü aklına getirmesi, sürekli ölmemesini temenni etmesi, olsa olsa gizli bir suçlu düşüncenin (ötekinin ölümünü arzulama) kılık değiştirip masum korkular biçiminde nihayet ortaya çıkmasına dayanıyor olabilir.

Tüm bu çağrışımların ışığında, bilinçdışının mesajını çözümlediği dilenci kadının temennileri psikanalitik bir bakış açısı ve dinleme biçimiyle aydınlanıyor: Sadist ve saldırgan eğilimleri mağduriyetinin ardında sırıtıyor.

Dilenci kadının temennilerinin ötesinde, bana tuhaf gelen şeyin ya da kendisini adeta bir peygamber yerine koyan (madem ki o beni koruyacak) herhangi birinin bende uyandırdığı –yazımın başında da sözünü ettiğim– suçlulukla karışık hiddet duygusunun, bilinçdışımın beni bir tuzaktan haberdar etmesiyle ilgili olduğu düşünülebilir: Bana iyi temennilerde bulunarak bir şeyler verir gibi görünen dilenci kadın ancak bu şekilde benden bir şeyler almak (sadaka) istediğini gizleyebilirdi.

Misyoner, politikacı, militan, eğitimci ve kahrolan anne söylemlerinde de gözlemlenen verir gibi görünürken, almayı hedefleme ustalığı, psikanalizin ilgi alanına girer. Bu saydığım kişilerin ortak özelliklerinden bir diğeri de, birilerine bir şeyi yaptırırken kendi arzularından değil de bir gereklilik, ulaşılması gereken bir ideal uğruna hareket ettiklerini ileri sürmeleridir.

Misyoner sömürgelere kendi dilini, kültürünü, dünya görüşünü götürür ve yerel halka sevgiyi, erdemi hediye ediyormuşçasına bir tutum takınır. “Ya sev ya terk et!” deme saflığında bulunmaz, “Bak ben sana neler getirdim, dile benden ne dilersen,” der. “Kendi dilini unut, benim dilimle konuş, çünkü benim dilimde anlaşamama gibi bir sorunun olmaz,” der ve yörede konuşulan dillere “barbar dili” “fakir dil” gibi sıfatlar yakıştırır. Misyonerin amacı, yerel halkın üyelerinin aralarında konuşulan gizli ve büyük olasılıkla muhalif söylemin kendi diline çevrilmesini sağlamak, dolayısıyla denetim alanını genişletmektir. Egemen bir konuma iyilikle ulaşan usta misyoner muhtemel bir direnmeyi de bertaraf etmiş olur. İyilik temenni eden iyi bir insana nasıl başkaldırılır ki?

Çocuğu için kahrolan annenin söyleminde “Senin iyiliğin için” sözleri epey tanıdıktır. Bazı anneler ise kısa yoldan “Benim hatırım için” derler. Kahrolan anne çocuğuna “Senin için babandan ayrılmadım,” veya “Senin için saçımı süpürge ettim,” der. Çocuğun yolu bir psikanaliste düştüğü zaman, yani yaptığı bütün bu iyilikler mutlu bir sonuç vermediği zaman, psikanaliste “Beni çok üzüyor,” diyerek yavaş yavaş iyilik maskesini sıyırır. Bir ikinci görüşmede “Beni kızdırıyor,” derken daha samimidir. Artık kendi yerinden konuşmaya başlayınca da (üzgün olan kendisidir), hikâyesini yeniden gözden geçirme, dolayısıyla kendi hikâyesini çocuğunun hikâyesinden ayrıştırarak yeniden yazma (o artık bir öznedir) fırsatını elde eder. Bu hikâye, birisinin iyiliği üzerinden yazılmayacağı için, hakiki olmama gibi bir olasılığı içermez.

Eğitimci ise yine egemen bir konumdan (O biliyor) hareketle çocuğa hatta onun ebeveynine de bildiklerini öğretirken, söz konusu konumundan ötürü, zamanla öğretmekten öğrenmeyi unutur (O zaten her şeyi biliyordur): En sıkıcı ve zevksiz olanlar da onlardır.

Öğrenmenin sürekliliğini (öğrenecek bir şey daha vardır hep), insan gelişiminin “yarıda kalmışlığını” yadsıyan, ideal, mükemmel ve tamamlanmış “normal” bir erişkin yanılsamasını canlı tutmaya çalışan bu “bilen” eğitimcinin tutumu çocukların öğretmencilik oyunlarını anımsatır. Çocuk “bir gün gelecek ben de büyükler gibi HER istediğimi yapacağım, HER şeyi bileceğim,” diye düşünmez mi? Ebeveyninde varsaydığı Tanrısal kadir-i mutlak gücü ve iktidarı büyüyünce ele geçireceğini düşünen çocuk, iğdiş olmadan fallik hayallerini gerçekleştirme peşindedir. Oyunlarındaki öğretmen, elinde cetveliyle mutlak itaat ister. Bilgi aktarımı ise ikinci planda kalır. Analitik jargonda ifade edildiği gibi, Oidipus Karmaşasını inkâr edip fallusun büyüsüne kapılan çocuk, iğdiş olmadan serpilip büyüyünce birilerine sürekli bir şey öğretmek arzusuyla yanıp tutuşur.

Politikacı ve militan bir madalyonun iki yüzü gibidirler: her ikisi de kendi düzenlerini kurmak isterler; bu arada bu düzenin birilerinin hoşuna gitmesi (yine iyilik) onların menfaati icabıdır.

Politikacı “Bütün bu yaptıklarım kendim içinse namerdim,” demez mi? Sürekli “benim için değil,” değillemesini yineleyerek saklı niyetini açığa vuran politikacı “Zannetmeyin ki kendimi düşünüyorum,” derken “Öyle yanlış şeyler düşünmeyin, tam tersini düşünün,” “Benim düşünmek istemediğimi siz de düşünmeyin,” demez mi?

Militan iktidardan uzak veya uzaklaştırılmış konumu gereği, politikacıdan farklı gibi görünse de, söyleminde özne yerini ustaca gözlemeyi başarır. Doğruları, gereklilikleri, yapılması gerekenleri, benim, senin, onun ne yapması gerektiğini anlatırken, “Ben böyle istiyorum,” demez, “Böyle gerekir,” der. Misyonerden farkı, daha ateşli ve tutkulu mizacıdır. Bu baştan çıkarıcı özelliğiyle hayranlık uyandırır.

Düşüncelerim ister istemez Nietzsche’nin sözünü ettiği “Kendi omuzlarına tırmanan” kişinin erdemine kayıyor. Birilerine bir şey öğretmeden, birilerinin iyiliği üzerinden geçmeden, kalabalıklara gereksinim duymadan dünya kurabilenlere…
Biliçdışım yine beni uyarıyor, acaba kurduğum bu hayal de yeni bir tuzak mı; bu sefer kendi kendime kurduğum?..

Psikanalizin İçinden, 2007, kitaptaki son yazı

habip

Leave a comment

Filed under şey

Comments are closed.