Çevirmen önsözü — Işık Barış Fidaner

Küçük Panteon, Tanıtıcı Yazı

Alain Badiou bu kitabında bize büyük bir yoğunluk sunuyor. Müthiş bir yoğunluk, ayrıca üstün ve yüksek bir yoğunluk. Badiou’nun bu nitelikleri ifade ettiği “grand” terimini elinizdeki çeviride işte bu dört sözcükle ifade ettik: büyük, müthiş, üstün, yüksek. Bu yoğunluğun Türkçeye aktarılması gerçekten zor, zorlu ve zorunlu bir görev. Ayrıca mecburi ve gerekli de bir görev. Önemli, mühim bir iş. Tek seferde bunu burada belirtmiş olalım. Olmuş bitmiş bir şeymiş gibi söylemiyoruz zira kitabın okunması da bu aktarma işine dahildir.

Yani kitabın Türkçeye aktarılması dediğimizde hem kitabın çeviri ve yayım sürecini hem de kitabın okunmasını kastediyoruz. Zira çevirmen yazdığı her cümlede, her sözcükte, her harfte, yaptığı her değişiklikte, elindeki metnin o anda uğraştığı köşesine okuyucu gözüyle bakabilmek zorundadır. Ayrıca, yayımlanacak kitabı edinecek okurların da sık sık çevirmenin kulağını çınlatmaları kesinlikle beklenmelidir. Özellikle böylesine yoğun bir metinde bu iki süreç arasındaki alışverişin çok daha belirgin olması kaçınılmazdır. İşte bu yüzden metnin Türkçeye “kazandırılması” demiyoruz, aktarılması diyoruz.

Aktarımın bu iki zamanı birbiriyle alışveriş içinde olsalar da apayrı yönlere bakarlar: Çeviri, özgün metinle işaretlenmiş bir geçmişten gelir ve çevirinin tamamlanmış olacağı bir geleceğe yönelir. Okuma ise kitabın görüp edinildiği bir yakın geçmişten kaynaklanmıştır ve cümleleri birer birer okuyup değerlendirerek, adım adım ilerleyecektir. İşte çeviri faaliyetinin yöneldiği gelecek, okuyucunun bu ardışık değerlendirme anlarıdır, ne öncesi ne de sonrası belirlenebilen bu anlık bakışlardır.

Fakat okur değerlendirmesi kendisine başka bir geçmişi zemin alacaktır: Kitap kapağında yazılmış olduğu gibi, her cümlede özgün kitabın yazarıyla yüz yüze olmak isteyecektir. Büyük bir karşılaşma yaşanmalıdır. Alain Badiou. İnsanlığın evrensel değerleri. Felsefenin vereceği güç. Tarihin sağlayacağı zemin. Kitapta sahiden bunlarla yüz yüze olunacaksa da, bu karşılaşmanın dolayımı dilsel aktarım, yani çeviri olacaktır. Yani başta sözünü ettiğimiz yoğunluk, evet, yazarın özgün metninden kaynaklanmıştır. Ama şimdi aktarım süreci yoluyla bu yoğunluk, metnin çevrildiği zaman ile okunacağı zaman arasındaki ardışık ve değerlendirici bir dolaşıklığa dönmüştür artık.

Çeviri ve okumanın iç içe geçtiği bu aktarım sürecini metnin içeriği ile sınırlandırarak, süreci oluşturan iki temel boyutu ayırt edebiliriz:

Birinci boyuta aktarımın şiirselliği diyelim. Yani metin akmalıdır, sürüklemelidir. Kendi içinde bir kuvvet taşımalıdır, cümlelerin takibine eşlik eden bir duyusal ilerleme olmalıdır. Biraz dolambaçlı bir ifadeyle, metin okuyucuyu durup dururken durdurmamalıdır. Nasıl ki paragraf başı yaptığımız yerler yazarın belirlediği yerlere birebir uymak zorundaysa, bir bağlamdan diğerine sıçrayacağımız yerler de yazarın kitapta belirttiği niyetleri takip etmelidir. Berraklıkla muğlaklık arasında metin boyunca süren bir salınım gibi de düşünebiliriz bunu. Bu salınımı ilerleten ritmi kendi dilimizde canlandırabilmek için özgün metnin atıfta bulunduğu bağlamların bizdeki karşılıklarına ihtiyaç duyarız. Ama itiraf edelim ki bu karşılıkları aslında hiçbir zaman bulamayız. Bu boyuta şiirsel dememiz de biraz bu yüzdendir, yani yürüttüğümüz çalışma bir imkansızlık üzerinedir. Zor ve zorlu görev budur. Böylece metinleri çevirirken bir bakıma bağlamları da üretmiş oluruz. Ve biliriz ki bu bağlamlar biz çevirmeyi sürdürdükçe varolacaktır. Çevirmekle bağlamlara hayat veririz. Aktarılan yoğunluğu müthiş kılan şey budur. Görevin zorunlu oluşu da buradan gelir.

Fakat aktarımda ikinci bir boyut daha bulunuyor, buna da aktarımın “felsefi etkisi” diyelim. Bununla kastettiğimiz şey, yayımlanıp okunan metnin getireceği neticedir, yani sonuçta okuyucuları aracılığıyla meydana getirmiş olacağı etkidir. Buna “psikanalitik etki” demiyoruz, çünkü çeviri faaliyetinde bir aktarım varsa da, bunun tarafları analist veya hasta değildir. Dilsel bir aktarım olmasına dayanarak “imleyen etkisi” de demek istemiyoruz, çünkü bu aktarımı mümkün kılan gerçek taraflar bulunmaktadır: en başta özgün metnin yazarı ve yayıncısı, biz Türkçeye çeviren ve yayımlayanlar, ve elbette siz okuyucular da olmazsa olmaz bir role sahipsiniz. İşte kitabın aktarılması neticesinde bu gerçek taraflar arasında cereyan etmiş olacak felsefi etki de yürüttüğümüz bu aktarımın ikinci boyutunu oluşturur. Bu etki son tahlilde okuyucuya bağlı olacağından, adını koymaktan başka herhangi bir açıklama getirmemiz doğru olmaz. Bunun önemli bir etki olduğunu, dolayısıyla mühim bir iş yaptığımızı belirtmekle yetinelim. Yani kitapta aktardığımız yoğunluk, mahiyetini önceden bilemeyeceğimiz bir üstünlük ile sonuçlanacaktır.

İşte bütün bu sebeplerle “Petit panthéon portatif’i Türkçeye kazandırdık” demiyoruz (Hele hele “Küçük Panteon’u Türkçeye kazandırdık” hiç demiyoruz). Türk ulusu olarak sahip olduğumuz bir tane Türkçe dilimiz mi var? Özgün kitabı kıymetli bir cevher parçası gibi uzak yerlerden alıp evimize mi getirdik? Hayır! Ne dilimiz tektir, ne de kitap cevherdir. Aksine, bir tekillik olarak sahip olduğumuz şey, kitaptır. Cevher gibi yoğurduğumuz, şekillendirdiğimiz şeyse, kitabı çevirirken kullandığımız dilimizdir. Bu cevher de herhangi bir Türkçe değil, Küçük Panteon’da (yeniden) üretilmiş olan Türkçedir. Çeviri faaliyetindeki aktarımın demin tarif ettiğimiz iki boyutunu birleştiren fiili varlığı da işte budur, yani bir dilin belirli bir kullanımı olmasıdır. Ve diller kullanıldıkları ölçüde varolurlar, kullanılmayan dil yok olur. Demek ki bu mecburi, gerekli bir iştir. Ayrıca kullanılan dil, varolmakla kalmaz, onu konuşanlar karşısında yüksek bir varoluş da kazanır, çünkü onlara göre onlardan başka her şeyi temsil etme rolünü üstlenmiştir.

Artık sadede gelebiliriz: Küçük Panteon’da nasıl bir Türkçe var? Kısaca yanıtlayalım: Özgün kitaptaki yoğunlukla orantılı bir Türkçe var. Yani kitabı çevirirken büyük, müthiş, üstün, yüksek bir Türkçe mi kullandık? Hayır. Şöyle diyelim: büyük, müthiş, üstün, yüksek olabilecek şeylere yönelen bir Türkçe kullandık. Bu ne demektir?

Kabul etmek gerekir ki şu anda oldukça soyut bir noktada bulunuyoruz. Her şeyden önce Türkçe konuşan insanlar olarak soyut bir noktadayız. Konuşmalarımıza anlam kazandırmak istiyoruz. Sonra, bu kitap da soyuttur, ölmüş Fransız filozoflar ardından yazılmış yazılardan oluşur. Ölüm ve felsefe zaten soyuttur. Fransızlar da soyut bir ulustur, ulus kavramının tanımlandığı tarihsel tekilliği oluştururlar. Alain Badiou da soyut bir yazardır, her türlü olayın oluş mantığını evrensel terimlerle ifade eden formüller geliştirir. Peki bu soyutluktan nereye ulaşılacak? Nasıl bir somutluğa ulaşılacak? Biliyor muyuz?

Belki siz okuyucular biliyorsunuzdur, kitabı almanızın belirli amaçları olabilir, bir plan dahilindedir, bir okuma listesi kapsamındadır. Olabilir. Fakat şunu açıkça ifade etmemiz yerinde olacak: Biz hiç bilmiyoruz. Bu kitaptan ne öğrenilebileceğini, ne işe yarayabileceğini, ne fayda sağlanabileceğini hiç mi hiç bilmiyoruz.

Bu yüzden biz bu kitabı, en yoğun ve en soyut haliyle, büyük, müthiş, üstün, yüksek olabilecek her şeye yönelmiş bir aktarım olarak, Türkçenin belirli özgül bir kullanımı olarak size teslim ediyoruz. Alain Badiou’nun “générique” dediği şey budur. Siz bu kitaptan neyi okursanız bu kitap o olacak.

Yazarımızın Enternasyonal’den aktardığı sözle bitirelim: Biz hiçiz, her şey olalım.

Işık Barış Fidaner
Eylül 2015

idefix.com

4 Comments

Filed under çeviri, kitap