Niye Açlık Grevine Gidiyorum: Açık Mektup — Nadya Tolokonnikova

23 Eylül Pazartesi günü, açlık grevimi ilan ediyorum. Bu uç bir yöntem, ama şu an bulunduğum durumda başvurulacak tek şeyin bu olduğuna kesinlikle ikna oldum.

Hapishanenin gardiyanları beni duymayı reddediyor. Ama ben taleplerimden vazgeçmeyeceğim. Sessiz kalmayacağım, mahpus arkadaşlarımın kölelik koşulları altında eriyip gitmesini teslimiyet içinde seyretmeyeceğim. Hapishanede insan haklarına uyulmasını talep ediyorum. Mordovya’nın bu kampında kanunlara itaat edilmesini talep ediyorum. Bize köle gibi değil insan gibi davranılmasını talep ediyorum.


Mordovya’nın Partsa köyündeki 15 No’lu Penal Koloni’ye [PC-14] vardığımdan beri bir yıl geçti. Kadın mahkumların dediği gibi, “Mordovya’da hapis yatmayanlar hiç de hapis yatmış sayılmazlar.” Henüz Moskova’daki 6 No’lu Duruşma Öncesi Gözaltı Merkezi’nde tutulurken Mordovya’nın hapishane kamplarından bahsedildiğini duymuştum. En sert koşullar, en uzun iş günleri ve en berbat kanunsuzluk oradadır. Mahpuslar arkadaşlarını Mordovya’ya darağacına gönderir gibi uğurlarlar. Son ana kadar umutlarını korurlar: “Belki de seni Mordovya’ya göndermeyeceklerdir? Belki de tehlike senden geçip gidecektir?” Benden geçip gitmedi, ve 2012 sonbaharında, Partsa Irmağı kıyılarındaki hapishane ülkesine vardım.

Mordovya’ya dair ilk izlenimim hapishanenin yardımcı gardiyanı olarak PC-14’ü fiilen yürüten Yarbay Kupriyanov’un sözleri oldu. “Şunu bilmelisin ki iş politikaya gelince ben Stalinciyimdir.” Öbür gardiyan Albay Kulagin (hapishane iki yerden yönetiliyor) buradaki ilk günümde beni sohbet etmeye çağırarak suçumu itiraf etmeye zorladı. “Bir şanssızlık başına gelmiş. Değil mi? Hapishanede iki yıl hüküm giymişsin. Başlarına kötü işler gelince insanlar çoğunlukla görüşlerini değiştirirler. En kısa zamanda şartlı tahliye istiyorsan, suçunu itiraf etmelisin. İtiraf etmezsen şartlı tahliyeni alamazsın.” Hemen ona Emek Kanununda belirtilen şartlarda günde sadece sekiz saat çalışabileceğimi söyledim. “Kanun kanundur. Esas önemlisi kotanı tamamlamaktır. Tamamlamazsan fazla mesai yaparsın. Ve biz burada seninkinden daha güçlü iradeleri kırmışızdır!” diye yanıtladı Kulagin.

Benim vardiyamdaki herkes günde onaltı ila onyedi saat dikiş atölyesinde çalışıyor, sabah yedi buçuktan gece oniki buçuğa kadar. Geceleri dört saat anca uyuyabiliyoruz. Bir buçuk aylık aralıklarla bir gün iznimiz var. Neredeyse her Pazar günü çalışıyoruz. Mahpuslar haftasonları çalışmak için “gönüllü” başvuru yapıyor. Aslında bunun hiç “gönüllü” bir yanı yok. Bu başvurular gardiyanların talimatıyla ve gardiyanların irade dayatmasına yardım eden diğer mahkumların baskısı altında gönülsüzce hazırlanıyor.

Kimse itaat etmemeye (yani Pazar günü imalat bölgesine gitme başvurusu yapmamaya, yani sabah bire kadar çalışma başvurusu yapmamaya) cesaret etmiyor. Bir seferinde elli yaşında bir kadın koğuş bölgesine oniki buçuk yerine akşam sekizde dönmeyi rica etti, böylece akşam onda yatabilecek ve o hafta bir kereliğine olsun sekiz saat uykusunu alabilecekti. İyi hissetmiyordu; tansiyonu yükselmişti. Yanıt olarak, koğuş birimiyle bir toplantı alındı ve orada kadın azarlandı, aşağılandı, hakarete uğradı ve parazit diye yaftalandı. “Ne yani, çok uyumak isteyen bir tek sen misin zannediyorsun? Daha sıkı çalışman gerek, at gibi kuvvetlisin!” Vardiyadakilerden biri doktor talimatıyla işe gelmediğinde de kötü muameleye uğruyor. “Ben kırk derece ateşliyken dikiş diktim, fena mı oldu. Senin arkanı kim toplayacak zannettin?”

Koğuş birimimde beni karşılayan hükümlü dokuz yıllık mahkumiyetini bitiriyordu. “Bu domuzlar seni ezecek baskıyı kendileri uygulamaya korkarlar. Mahkumlara uygulatmak isterler.” Gerçekten hapishanedeki koşullar böyle örgütlenmiş. Gardiyanlar, çalışma vardiyalarından ve koğuş birimlerinden yükümlü olan mahkumları, diğer mahkumların iradesini ezmekle, terör estirerek onları dilsiz kölelere döndürmekle görevlendirmişler.

Disiplin ve itaatin sürdürülmesi için gayrıresmi cezalardan oluşan ve çok yaygın uygulanan bir sistem var. Mahpuslar “ışıklar sönene kadar yerelde durmaya” [1] zorlanıyorlar, yani sonbahar da olsa kış da olsa barakaların içine girmeleri yasaklanmış. Engelli ve yaşlıların yaşadığı ikinci birimdeki bir kadın bir gün boyunca yerelde durmanın sonunda öyle kötü bir ayazlamaya [frostbite] tutuldu ki parmaklarının ve bir ayağının ampute edilmesi gerekti. Gardiyanlar ayrıca “sanitasyonu kapayabiliyorlar” (mahpusların yıkanmalarını ve tuvalete gitmelerini yasaklayabiliyorlar) ve “kantin ve çay odasını kapayabiliyorlar” (mahpusların kendi yiyeceklerini yemelerini ve içecek içmelerini yasaklayabiliyorlar). Kırk yaşında bir kadının size “Demek bugün cezalandırılıyoruz! Acaba yarın da cezalandırılacak mıyız.” demesi hem komik hem de korkutucu. Çiş yapmak veya çantasından bir parça şeker almak için dikiş atölyesini terk edemiyor. Yasaklanmış.

Tek bir yudum çay ve uyuyabilme hayali kuran, bitkin, yılmış ve pis hükümlüler, onları ücretsiz iş gücünden ibaret sayan yönetimin elinde uysal macuna döner. Haziran 2013’te aylık ücretim yirmidokuz ruble oldu – yirmidokuz ruble! [2] Bizim vardiyamız her gün yüzelli polis üniforması diker. Bunlardan kazanılan para nereye gider?

Teçhizatını tamamen yenilesin diye hapishaneye birkaç kez fon tahsis edildi. Fakat yönetim dikiş makinelerine boya yaptırmakla yetindi ve bu işi de hükümlüler yaptı. Eskimiş ve yıpranmış makinelerde dikiş diktik. Emek Kanununa göre, teçhizat güncel endüstri standartlarına uymuyorsa, üretim kotaları standart endüstri normlarından düşük tutulmak zorundadır. Ama kotalar sadece yükseliyor, aniden ve birdenbire. “Yüz üniforma teslim edebildiğini görmelerine müsaade edersen, asgariyi yüzyirmiye çıkarırlar!” diyor kıdemli makine operatörleri. Ve teslimatı beceremezlik edemezsin, ya teslim edersin ya da bütün birimi cezalandırırlar, vardiyanın tamamını. Mesela hepimizi tören alanında saatlerce ayakta durmaya zorlayarak cezalandırırlar. Tuvalete gitme hakkı olmadan. Bir yudum su içme hakkı olmadan.


İki hafta önce hapishanedeki bütün çalışma vardiyalarında üretim kotaları sebepsizce elli birim artırıldı. Önceden asgari günde yüz üniformaysa, şimdi yüzelli oldu. Emek Kanununa göre, üretim kotasında yapılacak her değişiklik yürürlüğe girmeden en az iki ay öncesinden işçilere haber verilmek zorundadır. PC-14’te bir gün uyandık ve yeni bir kotamız olduğunu işittik çünkü “terhane” [sweatshop] (mahpuslar penal koloniye böyle diyorlar) gardiyanlarımızın kafasına böyle esivermişti. Çalışma vardiyasındaki insanların sayısı azalır (tahliye edilirler veya sevk edilirler) ama kota artar. Sonuçta geride kalanların hep daha sıkı çalışması gerekir. Teknisyenler [mechanic] makineyi tamir edecek parçalar elimizde yok ve getirtemeyiz derler. “Yedek parça yok! Ne zaman mı gelir? Ne yani, sen Rusya’da yaşamıyor musun? Nasıl böyle sorular sorabilirsin?” İmalat bölgesindeki ilk birkaç ayım boyunca teknisyenlik mesleğinde neredeyse ustalaştım, böyle gerektiği için ve kendi kendime. Elimde tornavidayla makinama umutsuzca saldırırdım, tamir etmek için. Elin çizilir, iğneler batar, akan kanınla tezgah kaplanır ama dikmeye devam edersin. Bulunduğun seri üretim hattında deneyimli terzi kadınların yanında kendi işini yapman gerekir. Allahın belası makine de bu arada devamlı bozulur durur. Sen yeni gelmiş olduğundan ve hapishanede iyi teçhizat eksikliği olduğundan en kötü teçhizat sana düşer, hattaki en işe yaramaz makine sana düşer. Ve şimdi gene bozulmuştur, ve bir kez daha yerinden fırlayıp teknisyeni ararsın, onu da bulmak imkansızdır. Üretimi yavaşlattın diye sana bağırırlar, seni azarlarlar. Dikiş dersi de yoktur hapishanede. Yeni gelenler derhal makinenin önüne oturtulup işe başlatılır.

“Sen Tolokonnikova olmasaydın senin çoktan ağzını burnunu dağıtmışlardı,” diyor gardiyanlarla yakın bağı olan mahpus arkadaşlar. Haklı: diğer mahpusları döverler. İşe ayak uyduramadıkları için. Böbreklerine vururlar, yüzlerine vururlar. Bu dövme işini hükümlüler kendileri yaparlar ve bunların teki bile gardiyanların onayı ve bilgisi dışında olmaz. Bir yıl önce, ben buraya gelmeden önce, üçüncü birimde bir Çingene [Gypsy] kadın öldüresiye dövülmüş. (Üçüncü birim “baskı fırını”dır: gardiyanlar her gün dövülmesini istediği mahpusları buraya gönderir.) PC-14 revirinde ölmüş. Yönetim döverek öldürüldüğü gerçeğinin üstünü örtebilmiş: resmi ölüm nedeni olarak felç yazılmış. Başka bir blokta, işe ayak uyduramayan yeni terzi kadınlar soyuldu ve çıplak dikiş dikmeye zorlandılar. Kimse gardiyanlara şikayet etmeye cesaret edemez, çünkü yapacakları tek şey gülmek ve mahpusu koğuş birimine geri göndermektir, “ispiyoncu” burada aynı gardiyanların talimatıyla dövülecektir. Canından bezdirme yönetimi, hapishane gardiyanının hükümlüleri kendi kanunsuz rejimine bütünüyle itaat ettirmesine uygun bir yöntemdir.

Tehditkâr ve sinirli bir atmosfer imalat bölgesine hakimdir. Ezelden beri uykudan mahrum kalmış, insanlıkdışı yükseklikte kotaları yerine getirmenin sonu gelmez yarışı altında boğulmuş hükümlüler her zaman çöküntü sınırındadır, birbirlerine bağırırlar, en küçük şeylerden kavga çıkarırlar. Daha yakın zamanda genç bir kadın bir pantolonu vaktinde teslim etmedi diye kafasına makas saplandı. Başka birisi testereyle kendi karnını kesmeye çalıştı. İşi bitirmesi engellenmişti.

Büyük duman ve yangınlar yılı 2010’da [3] PC-14’te bulunanların dediğine göre yangın hapishane duvarlarına yaklaşırken hükümlüler imalat bölgesine gitmeye ve kotalarını yerine getirmeye devam etmişler. Duman yüzünden iki metre ötende duran birini bile göremezsin, ama yüzlerini ıslak mendillerle örterek herkes yine de çalışmaya gitmiş. Olağanüstü koşullar yüzünden mahpuslar yemekhaneye götürülmemişler. Birçok kadının anlattığına göre öyle berbat acıkmışlar ki başlarına gelen korkunç şeyleri belgelemek için günlük tutmaya başlamışlar. Yangınların nihayet söndürülmesinin ardından, hapishane güvenliği dikkatli aramalar yaparak bu günlüklerin kökünü kazımış, dış dünyaya hiçbir şey sızmasın diye.

Hapishanedeki sanitasyon koşulları mahpus kendini güçsüz pis bir hayvan gibi hissetsin diye tasarlanmış. Koğuş birimlerinde hijyen odaları olmasına rağmen, ıslah etme ve cezalandırma maksatlı bir “genel hijyen odası” kurulmuş. Bu odaya beş kişi sığabilir, ama sekizyüz mahpusun hepsi yıkanmaya buraya gönderilir. Barakamızdaki hijyen odalarında yıkanmamak zorundayız: bu fazla kolay olurdu. “Genel hijyen odası”nda her zaman izdiham olur çünkü küçük küvetleriyle kadınlar “süt anne”lerini (Mordovya’da böyle denir) çabucak yıkamaya çalışırlar, birbirlerinin tepesine tırmanarak. Haftada bir kez saç yıkama iznimiz vardır. Ama bu banyo günü bile iptal edilir. Su tesisatında ya bozukluk olur ya da tıkanıklık olur. Benim koğuş birimimin iki üç hafta yıkanamadığı zamanlar oldu.

Borular tıkandığında hijyen odalarına idrar fışkırır ve dışkı parçaları uçuşur. Borulardaki tıkanıklıkları kendi kendimize açmayı öğrendik ama uzun dayanmaz: kısa süre sonra gene tıkanırlar. Hapishanede boruları boşaltıp temizleyecek bir plumber’s snake yok. Haftada bir kez çamaşır yıkayabiliyoruz. Çamaşırhane küçük bir odadır, üç musluğundan ince birer tel soğuk su akar.

Hükümlülere hep bayat ekmek, cömertçe sulandırılmış süt, fevkalade ekşimiş darı ve sadece çürümüş patatesler verilir, belli ki gene ıslah etme maksadıyla. Bu yaz çuvallarca siyah yapış yapış patates soğanı topluca hapishaneye getirildi. Ve bize yedirildi.

PC-14’te çalışma ve yaşama koşullarındaki ihlalleri anlatsam sonu gelmez. Ama benim esas derdim başka bir şey: PC-14 koşullarına dair dilekçelerin, şikayet ve isteklerin hapishanenin dışına ulaşmasına hapishane yönetiminin olabilecek en katı yollarla engel olması. Gardiyanlar insanları sessiz kalmaya zorlarlar, bu uğurda en aşağılık, en zalimce yöntemlere kadar alçalırlar. Diğer tüm sorunların, artan çalışma kotaları, günde onaltı saat çalışma, vesairenin kaynağı budur. Gardiyanlar dokunulmaz olduklarını hissederler ve bu cüretle mahpuslara hep daha fazla yüklenirler. Bir hükümlü sesimi çıkarayım dediğinde tepesine yıkılan engeller dağıyla bizzat kendim karşılaşıncaya dek herkesin niye böyle sessiz kaldığını anlayamadım. Yapılan şikayetler hapishanenin dışına ulaşmaz ki. Tek şans avukat veya akrabalar yoluyla şikayette bulunmaktır. Yönetim bu esnada darkafalı kinciliğiyle tasarrufundaki tüm araçları kullanarak, hükümlü şikayetlerinin hiçkimseye iyilik getirmeyeceğini anlasın, sadece işleri kötüleştireceğini anlasın diye büyük bir baskı yapacaktır. Kolektif ceza uygulanır: sıcak su olmadığından şikayet edersin, suyu tamamen kapatırlar.

Mayıs 2013’te avukatım Dmitry Dinze savcılık ofisiyle birlikte PC-14’teki koşullara dair bir şikayet dosyası hazırladı. Hapishanenin yardımcı gardiyanı Yarbay Kupriyanov kamptaki koşulları derhal dayanılmaz hale getirdi. Arama üstüne arama oldu, tanıdığım herkesle ilgili disiplin raporları sel gibi aktı, kışlık kıyafetlerimize el koydular ve ayakkabıları da almakla tehdit ettiler. İşyerinde karışık dikiş ödevleri vererek, kotaları artırarak ve defolar uydurarak öc aldılar. Komşu birimin ustabaşısı, Yarbay Kupriyanov’un sağ kolu, imalat bölgesinde benim mesuliyetimdeki eşyaları sabote etsinler diye mahpusları açıkça kışkırttı, böylece “kamu mülküne” zarar verdim diye beni hücre hapsine göndermeye mazeretleri olacaktı. Ayrıca kendi birimindeki hükümlülere bana karşı kavga çıkarma talimatı da verdi.

Bir tek sizi etkilediği sürece herşeye tahammül etmeniz mümkündür. Ama bu hapishanedeki kolektif ıslah yöntemi daha başka bir şey. Buna göre sizin biriminiz, hatta hapishanenin tamamı sizin cezanıza sizinle birlikte katlanmak zorunda kalır. En berbatı da cezanıza katlananların sevip değer verdiğiniz insanları da içermesidir. Arkadaşlarımdan birine şartlı tahliyesi verilmedi, ki imalat bölgesinde kotalarını fazla fazla yerine getirerek yedi yıldır bu uğurda gayretle çalışmıştı. Benimle çay içti diye kadını azarladılar. Yarbay Kupriyanov aynı gün içinde onu başka bir birime taşıdı. Yakından tanıdığım bir başkası, çok kültürlü bir kadın, Adalet Bakanlığı’nın “Islah Tesislerinde İç Regülasyonlar” başlıklı bir belgesini benimle birlikte okuyup tartıştığı için her gün dövülsün diye baskı fırını birimine gönderildi. Benimle konuşan herkese disiplin raporları çıkarıldı. Değer verdiğim insanların acı çekmeye zorlanması canımı yaktı. O zaman Yarbay Kupriyanov gülerek “Muhtemelen hiç arkadaşın kalmamıştır!” dedi. Bunların hepsinin Dinze’nin şikayetleri nedeniyle olduğunu anlattı.

Şimdi anlıyorum ki Mayıs ayında kendimi bu halde bulduğum ilk seferinde açlık grevine gitmeliymişim. Ama ben öteki hükümlülere çok fazla baskı yapılıyor diye hapishaneyi şikayet etme sürecimi durdurdum.

Üç hafta önce, 30 Ağustos’ta, Yarbay Kupriyanov’dan benim vardiyamdaki mahpuslara sekiz saat uyku izni vermesini istedim. Aklımda günlük çalışmayı onaltı saatten oniki saate düşürmek vardı. “İyi, Pazartesiden başlayarak, vardiya sekiz saat bile çalışabilir,” diye yanıtladı. Bunun yine bir tuzak olduğunu biliyordum çünkü sekiz saatte artırılmış kotamızı tamamlamamız fiziken imkansızdı. Yani vardiyanı işleri yetişmeyecek ve cezalandırılacaktı. “Bunun arkasında senin olduğunu bir bulsalar,” diye devam etti yarbay, “bir daha asla kötü olmayacağın kesin, çünkü öbür dünyada kötü diye bir şey yoktur.” Kupriyanov duraksadı. “Ve son olarak, asla herkes için bir şey talep etme.” Taleplerin yalnızca kendin için olsun. Ben uzun yıllar bu hapishane kamplarında çalıştım, ve ne zaman ki birisi bana gelip öteki insanlar için bir şey talep ettiyse, benim ofisimden doğrudan doğruya hücre hapsine gönderildi. Bunun başına gelmeyeceği ilk kişi sensin.”

Takip eden haftalar boyunca koğuş birimim ve çalışma vardiyamda hayat tahammül edilmez kılındı. Gardiyanlara yakın olan hükümlüler birimde şiddet kışkırttılar. “Çay, yemek, banyo molalarınız ve sigara içmeniz yasaklanmıştır, bir hafta cezalısınız. Ve yeni gelenlere, özellikle Tolokonnikova’ya daha farklı davranmaya başlamazsanız artık sürekli cezalandırılacaksınız. Onlara eskilerin ilk geldiğiniz günlerde size davrandıkları gibi davranın. Onlar sizi dövdüler mi? Tabii ki dövdüler. Ağzınızı yırttılar mı? Yırttılar. Ağızlarına sıçın. Bu yüzden ceza görmeyeceksiniz.”

Çatışma ve kavgalara gireyim diye tekrar tekrar kışkırtıldım, ama kendi iradeleri olmayan ve yalnızca gardiyanların emrine göre davranan bu insanlarla kavga etmenin ne yararı var?

Mordovyalı hükümlüler kendi gölgelerinden korkuyor. Tamamen sindirilmişler. Bir gün evvel bana nezaketle gelip günde onaltı saat çalışmaya karşı bir şey yap diye yalvarmış olsalar da, yönetim bana ağır azar çektikten sonra benimle konuşmaya bile korkuyorlar.

Gardiyanlara bu çatışmanın çözdürülmesi için bir öneri sundum. Kendi kendilerine imal ederek denetimlerindeki mahpuslara uygulattıkları bu suni baskıdan beni çıkarmalarını, ve çalışma günü uzunluğunu azaltıp kotaları düşürüp kanuna uygun hale getirerek hapishanedeki köle emeğini kaldırmalarını istedim. Fakat buna yanıt olarak baskılar sadece yoğunlaştı. Bu nedenle 23 Eylül itibariyle bir açlık grevi ilan ediyorum ve yönetim kanunlara uyana kadar, hükümlü kadınlara, giyecek endüstrisinin ihtiyaçları için yasal dünyadan sürgün edilmiş bir hayvan sürüsü gibi değil, insan gibi davranana kadar, hapishanedeki köle emeğine dahil olmayı reddediyorum.

Nadya Tolokonnikova
23 Eylül 2013

[1] “Yerel” kamptaki iki alanı bağlayan çitle ayrılmış bir koridor.

[2] Avro cinsinden yaklaşık altmışyedi kuruş.

[3] 2010’da Rusya’nın her yanında yüzlerce büyük yangın çıktı.

Türkçesi: Işık Barış Fidaner

2 Comments

Filed under çeviri

2 responses to “Niye Açlık Grevine Gidiyorum: Açık Mektup — Nadya Tolokonnikova

  1. Pingback: Niye Açlık Grevine Gidiyorum: Açık Mektup (2) — Nadya Tolokonnikova | YERSİZ ŞEYLER

  2. Pingback: NE DOLAPLAR PEŞİNDESİN — çeviri derlemesi | YERSİZ ŞEYLER