Utanç yahut Ötekinin Var Olmayışının Kanıtı Üzerine — Daniel Tutt

Son zamanlarda sosyal medyada “Utan!” buyruğuna giderek daha fazla maruz kalır olduk. Bu buyruk ona zemin oluşturan, çeşitli gerekçelerle destekleyip yaygınlaştıran ve şiddetini arttıran somut olaylardan (son örneği “Vahşet Bodrumu”) bağımsız olarak, kendi imleyici işlevi bakımından ne anlama gelir?

Bunu anlayabilmek için ~Viyanalı Psikanalistler~ facebook grubuna bir soru sorduk: “Utanç acaba genel olarak (bilinçli veya bilinçdışı) bir aktarımdan kaçınma hali olarak tanımlanabilir mi? Ben karşısına Biz’i koyan paradoksal bir Ben karşıtı savunma mekanizması sayılabilir mi?”

Chris Oliver Schulz, fikirlerimizi doğrulayacağını düşündüğü bu Daniel Tutt gönderisini [post] bize iletti, biz de Türkçeye çevirdik. Adam John Ost’un da katıldığı tartışma şöyle ilerledi: “Bütün sosyal etkileşimlerde aktarım vardır ve aktarımlardan kaçınılamaz,” “ama burada imgesel bağlamı olan politik bir çerçeve sözkonusu olduğundan,” “buna aktarımdan kaçınma değilse bile karşı-aktarım denilebilir. Aktarım hiç olmadığında şeyler işlenmeden kalırlar, yani Şey [das Ding] olarak kalırlar. Karşı-aktarım olduğundaysa inşa edilen belirli simgelerde kendi ifadelerini bulabilirler.”

~Çevirmenler~

Daniel Tutt — 7 Mart 2013 — danieltutt.com
Türkçesi: Işık Barış Fidaner, Canan Coşkan

Analizde analistin sorabileceği en sinir bozucu sorulardan birisi şu: “Evet, siz böyle diyorsunuz biliyorum, ama gerçekten böyle mi, yoksa bu dediğiniz daha çok bir istek/dilek gibi mi?” Veya, biliyorum ki onu aştığınızı düşünüyorsunuz, veya onun size hissettirdiğini özdeştirmiş olduğunuzu düşünüyorsunuz, ama gerçekten onu ardınızda bırakmak, onun ötesine geçmek istiyor musunuz? Analistin söylediklerinin çevirisi şudur: kendi belirtinizle [symptom] karşılaşıp onu tanımış olabilirsiniz, ama şimdi esas zor iş geliyor: bu belirtiyi derinlemesine çalışmanız, akla gelebilecek tüm açılardan onu ele almanız ve ona yönelik bütünüyle yeni bir ilişki içine girmeniz.

Fakat her belirtide sosyal bir boyut vardır. Freud’a göre belirtinin sosyal boyutu kalıcı bir Ötekine dayanırdı, sıklıkla “nevrotik özne” denen şeyi üretmiş, suç, görev, yasaklama vb. üretmiş bir Ötekine dayanırdı, demek ki Lacan’ın terimleriyle Öteki, belirtiyi ortaya çıkaracak bağlantıyı sağlardı. Gerçek’in korkunçluğunun üstünü örtmeye yarayan suret Ötekiydi. Suret Lacan’ın başvurduğu karmaşık bir terimdir, şunu dememiz yetsin: sureti burada hakikatten ayrılan şey olarak tanımlayacağız – gerçek’i savuşturmak için zemin alınan şey olarak tanımlayacağız.

Bu gönderide [post] utanç duygulanımını incelemek istiyorum, çünkü görünen o ki utanç, “Öteki var olmaz” formülünü mantıksal sonucuna kadar izlersek ortaya çıkan başlıca duygulanımdır. Bize delik deşik olmuş bir Öteki sunulur, bir sahtekârdır, hayal kırıklığına uğratır, ve bizim için artık hiçbir şeyi güvence altına alamaz. Utanç aynı zamanda bizi, Öteki boşa çıktığı için, kendi kendimize koyduğumuz istisnaların da bizi hayal kırıklığına uğratabileceği hissiyle doldurur, çünkü bunlar kısmen Ötekinin bizden beklentileriyle dolayımlanmıştır.

Jacques-Alain Miller ve Eric Laurent “Var olmayan Öteki ve onun etik komiteleri” seminerinde günümüzde belirtilerin Ötekinin var olmayışı savına hiçbir zıtlık oluşturmadığını öne sürerler. Çağdaş simgesel, eskiden Lacan’ın analitik deneyimi endekslediği –Ötekinin ekseni boyunca– diyalektik geçişmeyi artık yerine getirmez. Aksine simgesel imgeye adanmıştır, Freud’un zamanında bulduğumuz Ötekine değil. Ötekinin var olmayışı sosyal bağı açarak teşvik eder ve Ötekinin kendi tutarsızlığı içinde sunulmasıyla birlikte üzerimizde sıklıkla bir utanç hissi kalır.

Psikanalizin utanç üstüne tartışmamızda önem taşıyan başka bir formül ile bize sunduğu, asıl düşlemi katetmek için büyük Ötekine bağımlılığın ötesine geçmemiz gerektiği, yani büyük Ötekinin var olmadığıdır. Lacan’ın ilk zamanlarında ünlü “büyük Öteki yoktur” bildirisini buluruz ve bunda imletilene göre, büyük Öteki yine de işlev gösterebilir ve simgeselde var olmamasına rağmen kişinin eylemlerine anlam sağlayabilir. Ama Lacan gerçek’e dair sonraki çalışmalarında büyük Ötekinin salt bir suretlik olduğu fikrini geliştirdi. Lacan’ın kuramsal çalışmasının bu aşamasında, simgesel düzende denetleyici bir düzen bulunmaz, ve buradaki sorun büyük Ötekinin bu halde var olması etrafında oluşur. Çalışmanın bu aşamasında, simgeselin bizzat kendisi yabancılaşmıştır ve Kanunları da anonimce işlev gösterir. Žižek büyük Ötekinin, özellikle de postmodern ve post-totaliter sosyetelerimiz bağlamında, işte bu anonim düzen olduğunu belirtir.

Utanç konusuna dönelim. Eğer simgeselin büyük Öteki desteğinden yoksun olduğunu açığa çıkaran çatlaklar utanç duygulanımına yol açıyorsa bunun sebebi utançta bağımlı olduğumuz bu Ötekinin desteğinden mahrum, çıplak kalmamızdır. Joan Copjec’in belirttiği gibi:

“Utanç, kendimize veya değer verdiğimiz insanlara başka birinin gözünden baktığımızda değil, Öteki’nde aniden bir eksiklik algıladığımızda uyanır. O anda özne kendisini, dünyanın merkezi olan bir Öteki’nin arzusunun gerçekleşmesi olarak deneyimlemez artık; o merkez şimdi ondan hafifçe kayar, öznenin kendi içinde bir mesafe açılmasına yol açar. Bu mesafe, suçluluk duygusu doğuran ve kendimizi Öteki’ne iptal edilemez bir borç hissetmemize yol açan o “üstbenlik” mesafe değil, tam aksine borcu silip temizleyen mesafedir. Suçluluk duygusunun aksine utançta görünürlüğümüzü deneyimleriz; ama gören dışsal bir Öteki yoktur burada, zira utanç Öteki’nin var olmadığının kanıtıdır.” (Imagine There’s No Woman: Ethics and Sublimation, Joan Copjec, p. 128, Tut ki Kadın Yok: Etik ve Yüceltim, çev. Barış Engin Aksoy [değiştirildi], s. 136)

Suçun aksine utanç o kadar öznelerarası bir duygulanımdır ki, tam da bu yüzden Ötekiyle, Ötekinin çıplaklığıyla karşı karşıya gelmeyi, dolayısıyla da kişinin kendi çıplaklığıyla yüzleşmesini gerektirir. Utancın tetiklediği belli bir kırılganlık, bir güvencesizlik [precarity] vardır ve utancın politik rolündeki büyük güç ve potansiyel buradan gelir. Fakat görürüz ki utanç, neoliberalizmin birçok sayısız yolla kentsel ve politik hayatı politik faaliyetlerden daha da mahrum etmekte kullandığı bir alettir. Utanç yoksul insanlara, durumlarını bir tercih meselesine indirgeyerek kendi yenilgilerinden ve boşa çıkmalarından kısmen sorumlu hissetmeleri gerektiğini söyler: sen yeterince sıkı çalışmadın ki. Hatta daha bile acımasız bir buyruk: elinden geldiğince sıkı çalışabilirsin, ama hiçbir güvence yok, şanslı olmayabilirsin. Büyük Ötekinin başarıyı teminat altına alabileceği bütün yolların boşa çıkmasıyla birlikte, utanç içine düşeriz.

shame

Şimdi, hepimizin tecrübe ettiği, ikisi de doktor yeni bir çiftin bile “bir maaş gününden öteki maaş gününe” yaşamasına yol açan tipteki bu vahşi yatırımcı kapitalizmi düşünüyorum. Bu yeni vahşilikte utancı savuşturmak için neler yaparız? Ve Lacan’ın dediği gibi, sosyetenin kalbine ulaşmanızla birlikte fark edersiniz ki orada utanç o kadar fazladır ki onunla ne yapacağınızı bilmezsiniz. Kapitalizmin vahşi vahşi batısı böyle dimdik ayaktayken, İhanet (The Edge) filminden alıntı yapmak pek uygun olacaktır. Anthony Hopkins ve Alec Baldwin’in oynadığı film ormanda kaybolan üç adamı anlatır:

the-edgeCharles Morse: Bilirsin, bir seferinde okuduğum ilginç bir kitapta diyordu ki, yabanda kaybolan insanların çoğu, çoğu, utançtan ölürler.

Stephen: Ne?

Charles Morse: Evet, işte, utançtan ölürler. “Ben neyi yanlış yaptım? Nasıl kendimi bu hale sokabildim?” Ve öylece orada oturur ve… ölürler. Çünkü hayatlarını kurtarabilecek tek şeyi yapmamışlardır.

Robert Green: Peki nedir o şey, Charles?

Charles Morse: Düşünmek.

Utancın politik yedeklenişi tabii ki Amerikan rüyasının boşa çıkmasıyla örtüşür. Analist arkadaşlarımdan duyduğuma göre günümüzde psikanaliz esnasında genç insanların getirdiği ortak bir deneyim –ki taşıdıkları belirtiler sıklıkla büyük Ötekinin boşa çıkma sahasında yerlendirilir– sosyetenin onlardan istediği bütün meziyet hamlelerini yerine getirmiş olmalarıdır. Teknik anlamda, pazar yoluyla vesaire nesnel olarak “başarıya” ulaşmışlardır, ama yine de üzerlerinde bir boşluk duyusu kalmıştır. Fakat, kurdukları hayallerin işe yarayacağını teminat altına alan büyük Öteki –hayatlarındaki kuvvet, kişinin yaptığı çalışmanın anlamlı olmasını teminat altına alan kuvvet–şimdi ortadan kaybolmuştur. Azıcık başarıyı güvence altına alabilmiş bu yenik Ötekine destek nereden bulunacaktır? Ötekinin var olmaması, meziyetler edinmeye dönük daha bile gaddar bir üstben buyruğuna yol açar, ve burada özne Ötekinin yokluğu içinde artı-keyif arayışına girer.

Utanç ve Efendi Meselesi

Yakın zamanlı bir metin olan Psikanalizin Hayatı ve Ölümü: Bilinçdışı Arzu ve Yüceltime Dair (2011) kitabında Jamieson Webster, Lacan’ın bütün pratik ve öğretisinin merkezindeki utanca temellendirilmiş yeni bir Lacancı psikanaliz okuması sunar bize. Lacan’ın herhangi bir erdeme inanç beslediğini düşünmek garip gelse de, Jamieson’ın [*] savına göre eğer Lacan’da tek bir erdem yerleştirecek olsaydık Fransızcadaki terimiyle “pudeur” olurdu. Ar, utanç veya alçakgönüllülük diye çevrilebilir. Riskin getirdiği cesaretle ilişkilidir, kendimizi başarısızlığa, boşa çıkmaya, zayıflığa, vb. açık tutmamızdaki cesarete ilişkindir. Jamieson, Badiou ve Lacan’ı ilginç yollardan bağlıyor. Bu yollar psikanalizin geleceğine güç verme potansiyeli taşıdığı gibi, utançla nasıl baş edebileceğimiz hatta belki utançtan nasıl arınabileceğimiz sorusuna da ilişkin. Lacan’dan alıntı yapıyor:

“Dürüst olanların utançtan ölmesi imkansızdır… bunun gerçek demek olduğunu biliyorsunuz. Şimdi olmuşsa, o halde demek ki bunu haketmenin tek yolu buydu… Şanslısınız.”

Lacan utanç hakkında bize şunu öğretir: altüst olmak [subversion] istiyorsanız, imkansızlığın kendisinden (yani utançtan) asla ölememenin imkansızlığını (yani utancını) sevmelisiniz.

Utanç psikanalizin “zayıflık ile güçlü olmak” yaklaşımı yoluyla keşfettiği şeydir, oluşun nüvesinde utanç duygulanımının ortaya çıkışını gören bir yaklaşımdır bu.

Webster’in Badiou’da bulduğu Efendi, Efendi konumunu elinde tutarak psikanalizi utancın derinlemesine çalışılması olarak sunabilen bir Efendidir:

“Badiou, denebilir ki, Lacan’ın kimsenin anlamayı beceremediği gerçek efendi dediği şeydir – ilksel insan sürüsünün babası. Babanın tuttuğu ebedi yeri taşıdığı birçok boyut içinde özetleyen odur. O, eğer sürmekte olan bir petit hysterie’yi derinlemesine çalışacaksak, psikanalizin anlamaya başlayacağı en önemli figürdür.” (Jamieson, 2011 s.99)

Webster’in belirttiğine göre Badiou psikanaliz hakkında hiçbir şey bilmek istemez ve böylece bir efendi imleyen konumuna gelir, bunun sebebi de psikanalitik bilgiye yönelik arzuyla olan ilişkisini kaydırmış olmasıdır (Jamieson, s.133).

Jamieson’un savına göre utanç, Badiou’nun kendi dört söylemiyle (bilim, aşk, sanat ve politika) dışarıda işleyen felsefeyi, “hakikat altında emek, aşk olarak emek”ten ayıran bir takoz koymasını sağlayan şeydir.

Felsefe bu sava göre asla mütevazı bir gayret olamaz çünkü söylemlerin dışındaki beşinci koşul olarak işler – hakikatlerin bir tür dolayımcısı olarak işler, ama hakikat üzerinde kendine tekel kurarak değil.

Nihayetinde histeriğin hakikati her zaman Efendinin iğdiş edilmiş olduğudur ve histerik utanç karşısında belli bir rahatlık duyabilir – en azından ona belli bir aşinalığı vardır. Jamieson kendisini Badiou’nun histeriği konumuna koyuyor, ve müstakbel bir psikanalist olarak, Badiou onun için mümkün olan son Efendi oluyor çünkü dediğine göre Badiou “suretliğin değerini inkâr etmiştir,” bu da onun “ilksel insan sürüsünün son efendisi” işlevi göstermesini sağlamıştır.

Efendi, Jamieson’un anlatımına göre, kurala istisna oluşturan bir uzamda ikamet eden figürdür. “Kural” Jamieson’un metninde arzu ve aşk arasındaki kördüğümdür, ve ona göre bu sorun, Freud’un Uygarlık ve Huzursuzluğu üstüne çalışmasından beri psikanalizin inherent bir sorunudur, ki Freud bu çalışmasında sosyetenin her tarafında arzu ve aşk kuvvetlerini birbirinden ayırmıştır – bu asla çözdürülemeyecek bir gerilimdir. Jamieson’un bu kördüğümü aşk tarafında çözdüren filozof Badiou’da bulduğu Efendi figürü, bunun devası olur. Analistin arzusunun içine çekilmeyi reddeden filozof (Badiou), çıkmazın bulunduğu konuma yerleşerek Efendilik yerini işgal eder.

O halde elimizde kalan mefhuma göre, vahşiliğin en ücra köşelerinde artık hiçbir desteğimizin kalmadığı yerlerde – bir Efendiye mi gerek duyarız? Analist söyleminin gösterdiği şey kısmen budur – aslında Efendi olmadan da hayatta kalabiliriz ama bu iş pratik ister ve bunu yapabilmek utanç denen erdemi gerektirir.

[*] ç.n. Jamieson Webster paragraf başlarında soyadıyla diğer yerlerde adıyla anılırken öteki yazarlar her yerde soyadlarıyla anılmışlar. Jamieson’un kadın olmasıyla ve konunun utanç olmasıyla belirtisel bağı olabileceğini düşünerek Daniel’in dokuduğu bu örüntüye dokunmadık.

1 Comment

Filed under çeviri

One response to “Utanç yahut Ötekinin Var Olmayışının Kanıtı Üzerine — Daniel Tutt

  1. Pingback: NE DOLAPLAR PEŞİNDESİN — çeviri derlemesi | YERSİZ ŞEYLER