Boş ve anlamdışı — Slavoj Žižek

Aşkınsal genesisin beri yüzündeki ‘gerçek genesis’ sorunsalını ilk formülleştiren Schelling oldu: Weltalter fragmanlarında (1811-15) uyguladığı program, ‘Tanrıdaki gerçek’ uçurumundan, yani dünya yaratılmadan önceki Tanrı olan dürtüler [Triebe] girdabından, Sözün, Logosun belirişinin türetilmesidir. Schelling Tanrının varoluşu ile Varoluşun müphem ve yarılamaz Zeminini, yani ‘Tanrıda olup henüz Tanrı olmayan’ korkunç ön-simgesel Şeyi birbirinden ayırt eder. Bu Zemin, ‘çelişki [Zusammziehung , contractio]’ –benliğe geri çekilme, bencilce öfke, hep yokeden delilik– ile ‘uzanma’ –Tanrının Sevgisini hibe etmesi, taşırması– arasındaki çatışık gerilimden oluşur. (Bu çatışkıda Freud’un libido ve ölüm dürtüsü ikilisini önceleyen ben dürtüleri ve sevgi dürtüleri ikilisini nasıl fark etmeyiz?) Bu dayanılmaz çatışkı, vakitsizce geçmiştir, asla ‘mevcut’ olmamış bir geçmiştir, çünkü mevcutluk Logosu imletir, konuşulan Sözdeki açıklığı, dürtülerin çatışık nabız atışının simgesel farklılığa çevrilmesini imletir.

Demek ki Tanrı ilkin ‘mutlak umursamazlık’ uçurumudur, hiçbir şey istemeyen iradedir, huzur [peace] ve güzelliğin hükmüdür; Lacancı terimlerle: saf dişil keyfiyettir [feminine jouissance], herhangi bir bağdaşımdan yoksun boşluğa doğru saf genişlemedir, hiçliğin bir arada tuttuğu ‘hibe etme’dir. Tanrının asıl ‘tarih-öncesi’, ilksel bir daralma [contraction] eylemiyle Tanrının kendine sağlam bir Zemin bulmasıyla, kendisini Bir olarak, bir özne, pozitif bir varlık [entity] olarak teşkil etmesiyle başlar. Hastalığa kapılır gibi oluş [being] ile ‘darlanan’ [contract] Tanrı, daralma ve genişlemenin deli, ‘psikotik’ dönüşümüne yakalanır; sonra bu delilikten kaçmak için dünyayı yaratır, Sözü söyler, Çocuğu doğurur. Sözün belirişinden önce Tanrı ‘depresif manik’tir ve bu da Tanrının evreni neden yarattığı muammasının en açık yanıtını verir – onu delilikten çekip çıkaracak bir tür yaratıcı terapi olarak . . . . [1] Sonraki Schelling ‘vahiy felsefesi’yle Tanrının evvelce kendi varoluşuna sahip olduğunu kabullenerek önceki radikalliğinden vazgeçti: bu haliyle artık daralma Tanrının kendisini bağlamaz; Tanrının yaratıklar evrenine biçim verecek maddeyi yaratma eylemini adlandırmakla kalır. Böyle olunca Tanrının kendisi artık ‘genesis’ sürecine karışmaz: genesis sadece yaratılışla ilgilidir, Tanrı ise tarihsel süreci tarihin dışındaki emniyetli bir yerden yönetir ve sevinçli neticeyi güvence altına alır. Bu geri çekilişle birlikte, Weltalter’den ‘vahiy felsefesi’ne doğru kayma ile, Weltalter’deki sorunsal geleneksel Aristocu ontolojik terimlere çevrilmiş olur: Varoluş ile Zemini arasındaki karşıtlık artık Öz ile Varoluş arasındaki karşıtlığa döner – buna göre ilahi Öz olarak Logos, etkililiğe ulaşabilmek için pozitif bir Varoluşa ihtiyaç duyar, vesaire. [2]

Deleuze ile Lacan’daki maddeci ‘bahis’ burada yatar: ‘cinsiyetsizleme’, Anlam-Olayının nötr-cinsiyetsizlenmiş yüzeyinin getirilmesi, aşkın, bedendışı bir kuvvetin yapacağı müdahaleye yaslanmaz; cinsiyetlenmiş bedenin kendi inherent çıkmazından türetilebilir. Bu kesin anlamda –vülger maddecilerle müphemcilere kabullenmedikleri dayanışmaları içinde ne kadar sarsıcı gelebilse de– fallus, ‘iğdiş’in imleyeni olan fallik öğe, diyalektik maddeciliğin aslî kategorisidir. ‘İğdiş’ imleyeni olarak fallus, Anlam-Olayının saf yüzeyinin belirişine aracı olur; bu halde o, ‘aşkınsal imleyen’dir –Anlam sahasındaki anlamdışı olarak Anlam dizisinde dağıtım ve regülasyon yapar. ‘Aşkınsal’ statüsü, onda ‘cevhersel’ hiçbir şey yok demektir: fallus tam anlamıyla [par excellence] surettir. Fallusun ‘sebep olduğu’ şey, yüzey olayını bedensel derişimden [density] ayrı tutan ayırıdır [gap]: kendi true, etkili, bedensel sebebi bakımından Anlam sahasının otonomluğunu sürdüren ‘sanki-sebep’tir [pseudo-cause]. Burada Adorno’nun gözlemi anımsanmalıdır: aşkınsal teşkil edilme mefhumu bir tür perspektif tersyüzün sonucudur; öznenin kendi teşkil edici kudreti olarak (hatalı) algıladığı şey aslında onun kudretsizliğidir, kendi ufkuna dayatılmış sınırlamaların ötesine geçmekten aciz oluşudur – aşkınsal teşkil edici kudret, öznenin true bedensel sebeplere kör kalmasının beri yüzü olan bir sanki-kudrettir. Sebep olarak fallus, bir sebebin saf suretidir. [3]

Hiçbir yapı yoktur ki, iki dizinin (imleyen ve imlenen dizilerinin) kesişme noktası olan, –Lacan’ın çok kesin ifadesiyle– ‘imleyenin imlenenin içine düştüğü’ kısa devre noktası olan bu ‘fallik’ momenti içermesin. Anlam sahasındaki anlamdışı noktası, imleyenin sebebinin Anlam sahasına işlendiği noktadır – bu kısa devre olmasaydı imleyenin yapısı dış bir bedensel sebep gibi eylem göstermiş ve Anlam etkisini üretememiş olacaktı. Dolayısıyla da bu iki dizi (imleyen ve imlenen dizileri) hep ‘çifte işlenmiş’ paradoksal bir varlığı içerir – bu varlık aynı anda hem fazlalık hem noksanlıktır – imleyenin imlenen üzerindeki fazlalığıdır (imleneni olmayan boş imleyendir) ve imlenenin noksanlığıdır (Anlam sahasındaki anlamdışı noktasıdır). Dolayısıyla da, simgesel düzen belirdiğinden itibaren, yapısal bir yer ile bu yeri işgal eden, dolduran öğe arasındaki asgari farkla uğraşırız: bir öğeyi yapıda doldurduğu yer hep mantıken önceler. Dolayısıyla da bu iki dizi, ‘boş’ biçimsel yapı (imleyen) ve yapıdaki boş yerleri dolduran öğelerin dizisi (imlenen) olarak tarif edilebilir.

Bu perspektife göre paradoks bu iki dizinin asla örtüşmemesi olgusundan ibarettir: aynı anda hem –yapı bakımından– boş, işgal edilmemiş bir yer olan hem de –öğeler bakımından– hızla giden, kaçan bir nesne, yersiz bir işgalci olan bir varlık ile hep karşılaşırız. [4] Böylece Lacan’ın düşlem formülünü ($◇a) üretmiş olduk, çünkü yapıdaki boş yer, atlanmış bir imleyen olan öznenin mathemi $’dir, objet a ise tanımı itibariyle aşırı bir nesnedir, yapıdaki yerinden yoksun bir nesnedir. Dolayısıyla da mesele, bir öğenin yapıdaki elverişli yerlerin üzerindeki fazlalığından ya da kendisini dolduracak öğesi olmayan bir yerin fazlalığından ibaret değildir – yapıdaki boş bir yer, gene, belirip bu yeri dolduracak bir öğeye dair düşlemi sürdürmüş olacaktı; yerinden yoksun aşırı bir öğe, gene, onu bekleyen henüz bilinmeyen bir yere dair düşlemi sürdürmüş olacaktı. Mesele daha çok, yapıdaki boş yerin, yerinden yoksun başıboş [errant] öğeyle sıkıca ilintili olmasıdır: onlar iki farklı varlık değil, bir ve aynı varlığın arka ve beri yüzüdürler – bir Möbius şeridinin iki yüzeyine işlenmiş bir ve aynı varlıktırlar. Kısacası, $ olan özne, derinliğe ait değildir: yüzeyin kendi topolojik bükülmesiyle belirir.

Slavoj Žižek 1994 Keyfin Metastazları: Kadınlar ve Sebepsellik Üzerine Altı Deneme, s. 129

[1] Bu sorunsalın eşsiz bir sunumu için bkz. Jean-Franois Marquet, Liberté et existence. Étude sur la formation de la philosophie de Schelling, Paris: Gallimard 1973.

[2] Bu geri çekilme ayrıca politik tutumda radikal bir değişim getirir: Weltalter fragmanlarında Devlet, cisimlenmiş Kötülük olarak, Kudretin dış makinesinin bireyler üstündeki tiranlığı olarak kınanır (bu haliyle ortadan kaldırılmalıdır), sonraki Schelling ise Devleti insanın Günahının vücut bulması sayar – tam da insan kendini onda tanıyamadığı ölçüde (Devlet bireyleri ezen dış, yabancılaşmış bir kuvvet halinde kaldığı ölçüde) o insanın hilekarlığının ilahi cezasıdır, insanın günahkar kaynaklarının anımsatıcısıdır (bu haliyle ona koşulsuzca itaat edilmelidir). Bkz. Jürgen Habermas ‘Dialektischer Idealismus im Übergang zum Materialismus – Geschichtphilosophische Folgerungen aus Schellings Idee einer Contraction Gottes’, Theorie und Praxis, Frankfurt: Suhrkamp 1966, s. l08-61.

[3] (Simgesel) negatiflikle beden arasındaki bu ‘imkansız’ kesişimi formülleştirme çabası Jacqueline Rose’un ‘Melanie Klein’a dönüş’ünü de güdüleyen kuvvet gibi görünür (bkz. Why War?, Oxford: Blackwell 1993). Bu nedenle şu satırların yazarı kendisini saf ‘dogmatik’ bir Lacancı saysa da bu teşebbüsle derin dayanışma hissi taşımaktadır.

[4] Deleuze, The Logic of Sense, New York: Columbia University Press 1990, s. 41.

Türkçesi: Işık Barış Fidaner

2 Comments

Filed under çeviri