Psikoloji nedir? — Georges Canguilhem

1958, EN: R. Groome, TR: Işık Barış Fidaner

Psikologun “psikoloji nedir” sorusuyla olan derdi, filozofun “felsefe nedir” sorusuyla olan derdinden daha fazla gibidir. Zira felsefede anlam ve öz sorusu felsefeye bir yanıt sağlamaktan çok felsefeyi oluşturur. Dahası, kendini filozof sayacaklar açısından, bu sorunun bitimsizce yeniden doğuşu, tatmin edici bir yanıttan yoksun kalışı, alçakgönüllülük sebebidir, alçalma sebebi değildir. Ama psikoloji açısından, onun özüne dair bu soru, ya da mütevazı olursak onun kavramına dair bu soru, psikologun varoluşunu da sorgulanır kılar. Böyledir, çünkü eğer psikolojinin ne olduğu sorusuna tam bir yanıt verilemezse, psikologun ne yaptığı sorusunu yanıtlamak da zor olur. Psikologun bir uzman olarak kendi taşıdığı önemin gerekçesini araması ancak belirsiz bir yararla olur, ki bu önemin verilmesi elbette hiçbir psikologu gücendirmeyecekse de, bir filozoftan geldiği takdirde, aşağılık kompleksine neden olacaktır.

Psikologun yararının tartışılır sayılmasından, bunun yanılsamalı olduğu anlaşılmamalıdır: bununla kastedilen sadece bu yararın pek iyi saptanmamış oluşudur kuşkusuz, bir bilimin uygulanmasıyla sağlanan hiçbir kanıtı olmamasıdır. Demek ki psikolojinin statüsü sabitlenmemiştir, kompozit bir ampirisizmden, harfiyen kendi öğretilme gayesi bakımından kodlanmış bir ampirisizmden daha fazlası veya daha iyisi sayılması gerektiği söylenemez.

Aslında, bir sürü psikoloji çalışmasında, özensiz felsefe, lüzumsuz etik ve denetimsiz tıbbın bir karışımının bulunduğu izlenimi edinilebilir. Böyle çalışmalar özensiz birer felsefedir, çünkü psikoloji nesnellik bahanesi altında eklektiktir. Bunlar lüzumsuz birer etiktir, çünkü psikoloji etnolojik deneylerle itirafçı, eğitimci, şef, yargıç, vb. arasında eleştirmeksizin eşleştirme yapar. Bunlar denetimsiz birer tıptır, çünkü en akıl almaz ve en iyileştirilemez üç çeşit hastalığın çalışılması ve tedavisi düşünülürse deri hastalıkları, sinir hastalıkları ve zihin hastalıkları, bunların son iki tanesi her zaman psikolojiyi gözlem ve hipotezlerle donatmıştır.

Dolayısıyla da görülebilir ki bu talep, “Psikoloji nedir?” diye öne sürülen bu soru, ne yersizdir ne de boştur.

Not: Çok kısa bir başlangıç oldu ama çevrilen parçaların kısa kalması konunun derinliğiyle orantılı sayılsın. Ayrıca yarın doktora tez savunmamı yapacağım. İsteyenler bunu da çevrilen parçanın kısa kalmasına gerekçe sayabilirler.,

***

1958, EN: R. Groome, TR: Işık Barış Fidaner

Bilim kavramının karakter birliği uzun zamandır bilim nesnesi yönünde arandı. Nesne, özelliklerinin çalışılmasında faydalanılacak yöntemi dikte edecekti. Ama sonuçta bu, bilimi, keşfettiği sahadaki bir verinin [donné] araştırılmasıyla sınırlamak demekti. Bilim kavramı, kendi sahasını edinen her bilimin az çok kendi verilerini [donné] yonttuğu görüldükçe, giderek bilimin nesnesinden çok yöntemine dayanır oldu. Daha kesin olarak, “bilim nesnesi” ifadesi yeni bir anlam kazandı. Bilim nesnesi artık çözülecek problem ve engellerin özgül sahasından ibaret değildi, aynı zamanda bilim öznesinin niyeti ve amacıydı. Demek ki o bizzat kuramsal bilinci teşkil eden özgül projeydi.

“Psikoloji nedir?” sorusu, psikolojideki yöntembilimsel projelerin çokluğu karşısında, psikoloji sahasının birliğini ortaya çıkararak yanıtlanabilir. Bu türde harika bir yanıtı Prof. Daniel Lagache 1947’de vermişti, Edouard Claparède’nin 1936’da getirdiği bir soru üzerine [1]. Burada psikolojinin birliği, genel bir icra [conduite] kuramı tanımlamakta aranır: deneysel psikoloji, klinik psikoloji, psikanaliz, sosyal psikoloji ve etnolojinin bir sentezinde aranır.

Ama belki yakından bakınca denebilir ki bu birlik daha çok profesyoneller arası bir eş-varolma paktına benzer, bir dizi vakada açığa çıkan bir tutarlılıkla elde edilen mantıksal bir öze benzemez. Lagache’ın sağlam uyum arayışı iki eğilim arasındadır: doğalcı (deneysel psikoloji) ve hümanist (klinik psikoloji) arasında, ki ona göre ikincisinin daha çok ağırlık taşıdığı hissedilir. Bu da kuşkusuz incelemenin en tartışmalı kısımlarında hayvan psikolojisinin noksanlığını açıklar. Elbette klinik, deneysel psikolojiye -ki çoğunlukla hayvanlara dair bir psikolojidir- dahildir, fakat bu klinik, deneysel psikoloji yönteminin uygulanacağı bir madde olarak kapatılmıştır. Aslında bir psikoloji, nesnesine bağlı kalmadan, yalnızca yöntemine bakılarak deneysel sayılamaz. Öyle görünmese bile, psikolojiye klinik, psikanalitik, sosyal ya da etnolojik denilmesi, yönteminden çok nesnesi yoluyla olur. Bütün bu sıfatlar tek ve aynı çalışma nesnesini belirtir: İnsan, konuşkan veya suskun, sosyal veya asosyal insan. Acaba burada genel bir icra kuramından özenle bahsedilmesi mümkün müdür, insan diliyle hayvan dili arasında, insan sosyetesiyle hayvan sosyetesi arasında bir süreklilik mi yoksa bir kopuş mu olduğu sorusunu çözmemişken? Bu noktadaki kararın filozoftan gelmeyip bilimle bulunması, aslında psikoloji de dahil birçok bilimle bulunması mümkündür. Ama kendini tanımlamak üzere, psikoloji, yargı bildirmeye çağrıldığı bu şeye önyargı bildiremez. Aksi halde genel bir icra kuramı olarak kendisini öneren bu psikolojinin kendi insan fikrini imal etmesi kaçınılmaz olur. Demek ki filozofun psikologa bu fikrin nereden geldiğini sormasına, acaba yoksa bu fikrin aslında bir felsefeden mi geldiğini sormasına müsaade edilmesi gerekir.

[1] L’unite de la psychologie, P.U.F., Paris, 1949.

Not: Artık doktor sayılmam mümkün olabilse dahi hâlâ Fransızca bilmediğim göz önünde tutulsa da tutulmasa da bu makalenin çevirisi önümüzdeki günlerde devam edecektir.

***

1958, EN: R. Groome, TR: Işık Barış Fidaner

Bu temel soruya, psikolog olmadığımız için, karşıt bir yoldan ulaşmayı denemek isteriz. Yani sormayı önerdiğimiz şey, psikolojik denen çeşitli farklı disiplinlere potansiyel birlik sağlayan şeyin bir proje birliği olup olmadığıdır. Fakat araştırma yordamımız belli bir mesafeyi gerektirmekte. Farklı sahaları ayrı ayrı keşfedebiliriz ve kesişimlerini bularak (Prof. Lagache örneğinde bu onlarca yıl sürdü) bugünkü hallerini kıyaslayabiliriz. Bu projelerin örtüşüp örtüşmediklerinin araştırılması, her birindeki anlamların ayırt edilmesini gerektirmekte – sadece psikologun yürütücü otomatizm içinde kaybolduğu zamanlarda değil, psikologun kışkırttığı bir durumdan proje çıktığı hallerde de.

“Psikoloji nedir?” sorusuna yanıt aramak, bizim için, o halde, psikolojinin kendi yönelimleri içinde, yani felsefe ve bilim tarihiyle ilişkisi içinde ele alındığı bir psikoloji tarihi çıkarılması mecburiyetine döner. Böyle bir tarih ister istemez teleolojik olacaktır, çünkü sorduğu sorunun anlamını psikolojinin kaynağındaki muhtelif disiplin, yöntem ve girişimlerde farzedildiği haliyle iletmek durumundadır – bunlar arasında süregiden ihtilaf da bu soruyu fiilen meşrulaştırır.

***

1958, EN: R. Groome, TR: Işık Barış Fidaner

1) Doğa Bilimi Olan Psikoloji

Psikoloji can bilimini belirtse de, bağımsız bir psikolojiye dair herhangi bir fikir ya da olgunun antik felsefi sistemlerde bulunmaması dikkate değerdir, ki bu sistemlerde psişe veya can doğal bir oluş sayılmıştır. Can üzerine çalışmalar, metafizik, mantık ve fizik arasında bölünmüş halde kalırlar. Aristo’nun eseri Cana Dair aslında genel biyoloji üstüne bir eserdir ve fiziğe adanmış yazılarından birisidir. Aristo’dan sonra ve skolastik Okullular geleneğinin ardından 17’nci yüzyıl başındaki felsefe, canı hâlâ bir fizik meselesi gibi ele alıyordu. Fiziğin nesnesi, canlılık potansiyeliyle örgütlenmiş doğal bedendi. Bu yüzden fizik, canı, canlı bedenin biçimi gibi [*] ele aldı, maddeden ayrı tutulan bir cevher gibi değil. Bu bakış açısına göre, bilgi organlarını çalışan fizik, yani harici duyu organlarıyla (olağan beş duyu) dahilî duyu organlarını (ortak duyu, düşlem ve bellek) çalışan fizik, solunum veya sindirim organlarını çalışmaktan farklı değildi. Can doğal bir çalışma nesnesiydi, biçimler hiyerarşisinde bir biçimdi, fakat canın öz işlevi biçimler bilgisiydi. Doğa kuramında ilk [original] ve evrensel anlamıyla can bilimi, fizyolojinin bir alanıydı.

Kopuş olmaksızın bu antik kavrayış modern psikolojinin bir tarafına kadar gelir: Nöro-fizyolojiye, ki uzun zaman psiko-fizyolojiye özgü sayılmıştır (bugünse diğer şeylerin yanısıra psiko-endokrinolojiye özgü sayılmaktadır), ve tıbbi bir disiplin sayılan psiko-patolojiye kadar gelir. Modern fizyolojinin başarısına olanak veren iki devrimi, Harvey’in dolaşım kuramı ve Lavoisier’in solunum kuramını, aynı önemdeki bir başka kuram önceledi: Bu devrim ise, Galien’in klinik ve deneysel olarak duyumsama ve hareket organının can değil beyin olduğunu, canın beyne dayandığını saptamasıydı. Aristocu doktrinin aksini gösteren ve Alkmaion, Hipokrat ve Plato’nun öngörülerine uygun olan Galien devrimi, İskenderiye, Herophile ve Erasistrate Okulu doktorlarının çizgisine uygundu. Bu gelenek içinde Galien hakiki ve kesintisiz bir araştırma kuşağı kurdu: Yüzyıllarca süren bu ampirik pnömatolojinin temelindeki hayvan ruhu kuramı, 18’inci yüzyıl sonunda elektro-nörolojinin gelmesiyle birlikte bir kenara süpürüldü. Psişik işlevlerle ansefalik organlar arasındaki ilişkileri kavrayışında kesinlikle çoğulcu olsa da, Gall, doğrudan Galien’i takip etmiştir. Ayrıca Gall, taşkınlıklarına rağmen, 19’uncu yüzyılın Broca’ya kadarki ilk altmış yılı boyunca serebral yerelleştirmelere ilişkin tüm araştırmaların kapsamına egemen olmuştur.

Özetle, psiko-fizyoloji ve psiko-patoloji gibi günümüz psikolojisi de 2’nci yüzyıla kadar gider.

[*] ç.n. Burada “X gibi”yi “X’e benzeyerek” anlamında değil, “as X” “qua X” “X olarak” “X diye” “X halinde” alternatifi olarak kullanıyoruz. Yani “X gibi” deyince X’in kendisine nazaran bir küçültme veya alçaltma olmadığı bilinsin. X gibi olan şey X’ten aşağı değildir. Hatta bilakis “X gibi olmak” bizzat X’in taşıdığı en ağır yükü oluşturur.
X bir adlandırma olduğuna göre ve tüm adlandırmalar (dar kapsamlı da olsa) bir mutlaklaştırmaya dayandığına göre, “X gibi” ile “X” arasındaki mesafe, izafiyetle mutlaklık arasındaki mesafedir. X’in kendisi mutlaklık tarafında olsa bile, X’in taşıdığı ve taşıyabileceği tüm özellikler [attribute] izafiyet tarafında, yani X gibilik tarafında kalır.
İzafiyetle mutlaklık arasındaki bu mesafe, varlık ile mevcudiyet arasındadır.
Mutlaklık olan X, “X gibi”yi mevcut kılar: X’in kendi varlığı kaybedilirse, X gibilik, varlığı silinen bir mevcudiyet olacaktır. Kavramsal düzeyde “ölüm” tam olarak budur. Psikanalizdeki “ölüm dürtüsü” mutlaklık-izafiyet diyalektiğinde izafiyetin hakim olmasını belirtir, izafiyetin mutlaklığı sürekli zorlamasını, tekrar tekrar ortadan kaldırmasını belirtir, yani ölüm dürtüsü, mutlaklığın izafiyet karşısında çaresiz kalmasını belirtir. Bunu belirten temel bir terim “inconsistency” yani bağdaşmazlıktır (inconsistency’ye bağdaşmazlık, incoherence’a tutarsızlık diyoruz, bkz. şu yazıdaki dipnot).
Öte yandan, X gibi olmak, X’in izafi bir belirtisidir. Yani X gibi olan mevcudiyet, X’in varlığını ancak izafi olarak ortaya çıkarabilir. Demek ki mutlaklığı çaresiz bırakan izafiyetin kendisi de mutlaklığı belirtmekte yetersiz kalmaktadır. Bu yetersizlik bir gizleme biçimi alır, izafiyet mutlaklığı gizler, ama mutlaklığın yokluğunu gizler. “Gizem” ve “sır” budur. X gibilik sürekli kendisinden uzaklaşarak X’in yokluğunu gizler. Varlık böylece gizlenen yokluğun gölgesi olarak sürdürülür. Böylece mutlaklık izafiyete dayanır: İzafi tutarsızlıklar mutlak bağdaşmazlıkları perdeler. Dönüşümle dönekliği ayırt etmenin zorluğu buradan gelir.
Mesafenin mutlaklıkla izafiyet arasında olması, asimetrik olması anlamına gelir. Bu asimetrik mesafenin kendisi uzamsızdır. Uzama yansıtılabilen ve böylece ölçüm yapılabilen simetrik mesafe, iki asimetrik mesafenin karşı karşıya konmasıyla inşa edilir. Çember ve küre denklemlerinde yarıçapın karesi alınmasının sebebi budur. Gaussian vb. dağılımlarda bulunan varyans, standart sapma vb. parametreler işte bu simetrik mesafe inşasına dayanır. Resmi gerekçeleri azami entropi ilkesi olsa da bu inşaların gerçek işlevi mesafelerdeki asimetriyi simeriye indirgeyerek uzamlandırmak ve ölçülebilir kılmaktır. İstatistiksel belirginlik, tolerans, tahammül gibi bütün eşiklendirici yaklaşımların altyapısında böyle simetrikleştirici inşalar bulunduğu saptanabilir. Gereklilik-olumsallık diyalektiğinin ötesinde mutlaklık-izafiyet diyalektiğinin açığa çıkarılması için tüm bu inşaların yeniden gözden geçirilmesi ve perdeledikleri asimetrik mesafelerin açık halde formülleştirilmesi gerekir.

***

1958, EN: R. Groome, TR: Işık Barış Fidaner

2) Öznellik Bilimi Olan Psikoloji

17’nci yüzyılda Aristo fiziğinin düşüşüyle birlikte para-fizik olan psikoloji sona erdi, yani doğal nesnesiyle can bilimi sona erdi, ve bununla ilinti içinde, öznellik bilimi olan psikoloji doğdu.

Düşünen öznenin bilimi olan modern psikolojinin doğuşunun esas sorumluları 17’nci yüzyılın mekanik fizikçileridir.

Eğer dünyanın gerçekliği artık algı içeriğiyle karıştırılamıyorsa, gerçeklik eğer duyusal deneyimdeki yanılsamaların indirgenmesiyle elde ediliyor ve ortaya konuluyorsa, o halde bu deneyimin nitel kalıntısı, gerçeği fol kılar gibi mümkün olması yüzünden [du fait qu’il est possible comme falsification du réel], zihne özgü bir sorumluluğu devreye sokar.

Yani bu nitel kalıntı, matematikçi ve mekanikçinin aklıyla, onların vérité [truth] enstrümanı ve gerçeklik ölçüsüyle kendini özdeştirmediği ölçüde, deneyim öznesini devreye sokar. Fakat bu sorumluluk, fizikçinin gözünde, kusurdur. Dolayısıyla da psikoloji, zihni suçtan arındıran bir girişim gibi kurgulanır. Fizik karşısında onun projesi, doğanın zihni gerçeklik muhakemesinde hata işlemeye neden mecbur bıraktığını açıklayan bir bilim olmaktır. Psikoloji, mekanik fizikçinin bilgilenme işlevini uygularken kusurlandırdığı karşıduyuyu hesaba çeken bir dışsal duyu fiziği işletir.

A) Dışsal Duyu Fiziği

Öznellik bilimi olan psikoloji demek ki başlangıçta psikofiziktir, iki nedenle: Birincisi, çünkü fizikçilerce ciddiye alınacaksa bir fizikten aşağısı olamaz. İkincisi, çünkü bir doğa içinde, yani insan bedeninin yapısı içinde, insan varoluşunun gerçekdışı tortularının varolma nedenlerini aramak zorundadır.

Böyle olsa da, fiziğin dalı olan antik can bilimi kavrayışına dönmek burada söz konusu değildir. Yeni fizik bir hesaplamadır. Psikoloji duyumsamanın nicel sabitlerini ve bu sabitler arasındaki ilişkileri belirlemeye uğraşarak fiziği taklit etme eğilimindedir.

Descartes ve Malebranche bunun ön cephesindedir. Règles pour la direction de l’esprit (XII)‘de Descartes, duyumsal veriler arası nitel farklılıkları geometrik figürler arası bir farklılığa indirgemeyi önerir. Duyumsal veriler, terime özgü anlamda, bir bedeni başka bedenlerce inform ettikleri ölçüde bu meseleye konu edilirler; dışsal duyumun inform ettiği, içsel bir duyumdur: “düşlemdir, gerçek ve figürlü bir bedenden başka hiçbir şey değil”. Règles XIV‘te Descartes özellikle Kant’ın duyumsamaların yoğunluk boyutu dediği şeyi ele alır (Saf Aklın Eleştirisi, Aşkınsal Analitik ve Algının Öngörülmesi): Işıklar, sesler, vb. arasında yapılan kıyaslamalar, figürlü bedenin uzanımıyla analoji içinde kesin [exact] ilişkilere çevrilemezler. Descartes’ın refleks terimi ve kavramını aslında icat etmemiş olsa da uyarılma ve tepki arasındaki ilişkinin sabitliğini onaylamış olduğu da buna eklenirse, dışsal duyumun matematiksel fiziği gibi anlaşılan bir psikolojinin onunla başlayıp Fechner’e kadar geldiği görülür. Bu da Hermann Helmholtz gibi fizyologların çalışması sayesindedir – ve Kantçı çekinceler karşısındadır. Bu çekinceleri eleştiren de Herbart olmuştur.

Wundt bu türdeki psikolojiyi genişleterek deneysel psikoloji boyutuna vardırdı. Bu çalışmalar, mekanikten ve fizikten beklenecek türde evrensel geçerlilik taşıyan analitik bir belirlenimciliğin yasalarıyla “bilinç olgularının” açığa çıkarılması beklentisiyle desteklendi.

Fechner 1887’de öldü, Bergson’un Essai sur les donnees immediates de la conscience (1889) tezinden iki yıl önce. Wundt 1920’de öldüğünde çok iyi eğitilmiş [formé] bazı öğrencileri hâlâ hayattaydı. Bu öğrenciler Biçim [Forme] psikologlarına dışsal duyumun analitik fiziği –aynı zamanda deneysel ve matematiksel– karşısındaki ilk saldırılarda yardımcı oldular. Bu da Ehrenfels’in biçimin niteliklerine dair gözlemlerine uygundur (Ueber Gestaltqualitaten, 1890): Bergson’un algılanan bütünlükler analizinde açığa çıkan gözlemlerdir, varsayılan parçalarına baskın gelen organik biçimlerdir (Essai, Ch. II).

***

1958, EN: R. Groome, TR: Işık Barış Fidaner

B) İçsel Duyu Bilimi

Fakat öznellik bilimi dışsal duyu fiziğinin detaylandırılmasına indirgenmez; benlik [Soi] bilincinin bilimi gibi ya da içsel duyunun bilimi gibi sunulur ve önerilir. Psikoloji teriminin Ben [Ego] bilimi anlamını taşıması 17’nci yüzyıldan itibarendir (Wolff). Bu psikolojiye dair her tarih Descartes’ın Tefekkürler‘iyle başlatığı işin karşı anlamı gibi yazılabilse de ondaki sorumluluğu taşımayacaktır.

Descartes’ın Tefekkürler 3’ün başlangıcında “dahilî”yi ele alarak daha bilinir, daha tanıdık kılmaya uğraşması, Düşünceye yöneliktir. Kartezyen dahilî, Ego Cogito [Düşünen Ben] bilinci, canın kendisini saf anlayış anlamında doğrudan bilmesidir [connaissance]. Descartes’ın Tefekkürler‘ine metafizik denmiştir çünkü ‘Düşünüyorum’un varoluşunu dolaysızca yakalayarak doğasını ve özünü doğrudan elde etme iddiası taşırlar. Kartezyen tefekkür kişisel bir güvenirlik değildir. Ben bilgisine matematikteki özeni ve kişiseldışılığı veren yansıma, benliğin [Soi] gözlemlenmesi değildir, ki 18’inci yüzyıl başında ruhsalcılar bu savı Sokrat’a öyle tereddütsüzce atfettiler ki Pierre-Paul Royer-Collard Napoleon’u yokedilemez taht ve sunağının Kendini-Bil, ‘Cogito’ ve İçebakış [Introspection] taşlarıyla döşendiğine temin edebilmişti.

Kartezyen dahilî’nin Aristo’nun “nesneleri dahilî olarak kafada tasarlayan” içsel duyusuyla hiçbir alakası yoktu, ve görmüş olduğumuz gibi Descartes bunu bedenin bir tarafı saymıştır (Règle XIII). İşte bu yüzden Descartes’a göre can kendisini doğrudan bilir ve bedene kıyasla daha kolayca bilir. Bu olumlamada açıkça ve bilerek yapılan polemik sıklıkla gözardı edilir, Aristocuya göre can kendisini doğrudan bilmez: “Canın bilinmesi doğrudan değil, ancak yansımayla olur. Zira can herşeyi görürken kendini ancak aynadaki yansımasıyla görebilen göze benzer … can da kendini aynen böyle görür ve kendini ancak yansımayla ve etkilerini tanıyarak bilir.” Bu sav Descartes’ı öfkelendirir, Gassendi Tefekkürler 3‘e yaptığı itirazlarda bu savı ele aldığında Descartes onu şöyle yanıtlar: “Ne göz kendini görür ne de ayna, ruh ise aynayı da, gözü de, kendini de çok iyi bilir.”

Bu kararlı yanıt skolastik savı ortadan kaldırmaz, ki Maine de Biran “Düşüncenin Bileşimbozumu Üstüne Hatıra”da [Memoire sur la decomposition de la pensée] bunu bir kez daha Descartes’ın aleyhine çevirir. Onun gibi Auguste Comte Descartes’ı içebakış imkanına karşı çıkmaya çağırır, yani Pierre-Raul Royer-Collard’ın Reid’den ödünç aldığı benlik-bilgisi yöntemine karşı çıkmaya çağırır, ki bu yöntemle o psikolojiyi ruhsal Cevhercilerin deneyci geleneksel savlarını destekleyen bilimsel bir metafizik propedötiğine çevirmiştir. Bizzat Cournot, dirayetiyle, bu savı tekrar ele alarak şu fikre uygulamaktan çekinmez: Psikolojik gözlem gözlemcinin Ben’inden çok başkasının icrasıyla ilgilidir, psikoloji bilimden çok bilgelikle ittifak kurar, ve “Teoremden ziyade aforizmaya çevrilmeleri psikolojik olguların doğasında vardır.”

Descartes’ın öğretisi iki yoldan hatalı tanınır: Birincisi, ona karşı Ben’in doğal tarihi gibi bir ampirik psikoloji kurgulamaktır — Locke’dan Ribot’ya, ve Condillac yoluyla, Fransız İdeologlar ve İngiliz Faydacılar gibi; ikincisi, onunla birlikte cevhersel Ben sezgisi temelinde bir rasyonel psikoloji kurgulamak ya da bunu kurguladığına inanmaktır.

Bugün halen Kant’ın şu tespitindeki görkem korunur: Wolff, yeni doğanları ‘Kartezyen-sonrası’ (Psychologica Empirica, 1732; Psychologica Rationalis, 1734) diye vaftiz edebilmişse de, onların meşruiyet iddialarını temellendirememişti. Kant’ın gösterdiği gibi, bir yandan, görüngülerin içsel duyumu ampirik sezginin bir biçiminden ibarettir, zaman ile karıştırılmaya meyillidir; öbür yandan, Ben, tüm idrak muhakemelerinin öznesi, deneyim örgütlenmesinin bir işlevidir, ama bunun bir bilimi olması imkansızdır çünkü bilimlerin aşkınsal koşulu budur. Doğa Biliminin İlk Metafizik İlkeleri (1786) psikolojinin matematik ya da fizik imgesi altında bir bilim olabileceğine karşı çıkar. Matematiksel fiziğin varolabilmesiyle aynı anlamda bir matematiksel psikoloji mümkün değildir. Yoğunluk genlikleri altında algıların öngörülmesi için, içsel duyum değişimlerine sürem matematiği uygulansa bile, düz doğrusal çizginin özelliklerine sınırlayıcı bir geometri uygulamaktan daha önemli bir şey elde edilmez. Kimyanın analiz ve sentez işleriyle kurgulanmasıyla aynı anlamda bir deneysel psikoloji yoktur. Ne kendi üzerimizde ne de başkası üzerinde deneyler yürütebiliriz. Ve içsel gözlem nesnesini başkalaştırır. Kendi kendini gözlemleyerek şaşırma isteği yabancılaşmaya yol açar. Dolayısıyla da psikoloji ancak tarif edici olabilir. Onun asıl yeri, antropoloji içinde bir yetkinlik kuramı için propedötik olmak ve bilgelik kuramıyla taçlanmış bir ihtiyat olmaktır.

***

1958, EN: R. Groome, TR: Işık Barış Fidaner

C) Yakından Duyu [sens intime] Bilimi

Eğer çürütülmesi istenecek psikolojiye klasik denilecekse, belirtmek gerekir ki psikolojide klasikler hep birilerine göredir. Duyumsalcıların varisi olan İdeologlar, İskoç psikolojisini klasik sayabilirler, ki o da onlar gibi inductive bir yöntem telkin eder, amacıysa onların aksine ruhun cevherliğini daha iyi onaylayabilmektir. Fakat Duyumsalcılarla İdeologların atomcu ve analitik psikolojileri, Gestalt Psikolojisi kuramcıları onları klasik psikoloji diye reddetmezden önce, çoktan [déjà] Maine de Biran’ın romantik psikolojisine sayılmışlardı. Ona göre psikoloji Günlük Defterin [Journal intime: yakından defter] tekniği ve yakından duyunun [sens intime] bilimi olur. Descartes’ın yalnızlığı matematikçinin özdisipliniydi [ascèse]. Maine de Biran’ın yalnızlığı bir kaymakamın boşbeleşliğidir [l’oisiveté d’un sous-préfet]. Kartezyen ‘Düşünüyorum’ düşünceyi kendi içinde kurar. Birancı ‘İstiyorum’ bilinci kendine göre, hariciyet karşısında kurar. Ofisine kapanarak, Maine de Biran, psikolojik analizde yapılanın basitleştirme değil karmaşıklaştırma olduğunu keşfetti, ilkel psişik olgunun bir öğe olmadığını, zaten [déjà] bir ilişki olduğunu, bu ilişkinin de çaba içinde yaşandığını keşfetti. Onun gibi yetke işlevleri taşıyan, emir veren bir adamdan pek beklenmeyecek iki sonuca ulaştı: Birincisi, bilinç bir kudretle bir direnişin çatışmasını gerektirir; ikincisi, insan, Bonald’ın düşündüğü gibi, organların hizmet verdiği bir zeka değil, zekanın hizmet verdiği canlı bir organizmadır. Canın bedenlenmesi gereklidir, dolayısıyla da biyolojisi olmayan psikoloji olmaz. Benliğin gözlemlenişi ne iradî hareketin fizyolojisinden, ne de hisselliğin patolojisinden vazgeçer. Maine de Biran’ın iki Royer-Collard arasındaki hali eşsizdir. Doktriner (Pierre Paul) ile görüştü ve psikiyatrist (Antoine-Athanase) onu muhakeme etti. Maine de Biran’dan M. Royer-Collard ile Lüksemburg Bahçesi’nde bir Gezinti‘miz [Promenade] var, onun küçük kardeşi olan Antoine-Athanase Royer-Collard’dansa, Maine de Biran’ın Doktrininin İncelenmesi var. Eğer Maine de Biran Cabinis’i (İnsanın Fiziki ve Manevi İlişkileri, 1798) okuyup tartışmamış olsaydı, Bichat’ı (Hayat ve Ölüme Dair Araştırma, 1800) okuyup tartışmamış olsaydı, patolojik psikolojinin tarihi onun adını bile anmazdı. İkinci Royer-Collard, Pinel’den sonra ve Esquiol ile birlikte, Fransız Psikiyatri okulunun kurucularından birisidir.

Pinel ‘deliler’in [alienés] hem diğerleri gibi hasta olduğunu, cin çarpmış ya da suçlu olmadıklarını, hem de diğerlerinden farklı olduklarını ve özelleşmiş hastane hizmetlerinde olduğu gibi, ayrı tutularak bakım görmeleri gerektiği fikrini savunmuştu. Bicetre ve Salpêtrière’de, Pinel, delilerin terapik tecridinden bağımsız bir disiplin olarak mental tıbbı kurdu. Royer-Collard 1805’te başhekim olduğu Maison Nationale de Charenton’da Pinel’i taklit etti. Aynı yıl Esquirol, Tutkuların Mental Yabancılaşmada Sebep, Belirti ve İyileştirici Araç Gibi Ele Alınması konulu tıp tezini savundu. Royer-Collard 1816’da Paris Tıp Fakültesi’nde adlî tıp profesörü oldu, sonra 1821’de mental tıbbın ilk ünvanını aldı. Royer-Collard ve Esquirol’in, delilerde paraliz çalışan Calmeil gibi, genel paralizi tanıyıp yalıtan Bayle gibi, çocuklarda mental gerilik çalışmasını başlatan Felix Voisin gibi öğrencileri oldu. Salpêtrière’de, başkalarının yanısıra Pinel, Esquirol, Lelut, Baillarger ve Falret’nin ardından 1862’de Charcot’nun başına geçtiği bu hizmete dair çalışmaları Theodule Ribot, Pierre Janet, Cardinal Mercier ve Sigmund Freud izleyecekti.

Psikopatolojinin pozitif anlamda Galien’le başladığını görmüştük; 1896’da psikanaliz terimini yaratan Freud’la tamamlandığını görüyoruz. Psikopatolojideki gelişim diğer psikolojik disiplinlerle ilişkisiz değildi. En az bir yüzyıl boyunca Biran’ın araştırmaları sonucunda psikopatoloji felsefeyi şu soruyu kendine sormaya zorladı: Psikolojiye dair fikrini iki Royer-Collard’ın hangisinden almalıydı? Psikopatoloji bu kesintisiz tartışmadaki metafiziğin psikolojiye yönünü miras bırakmasında hem yargıç hem de taraf oldu, ama fizik ve psişik arasındaki ilişkilere dair sözünden de vazgeçmedi. Bu ilişki uzun zaman somato-psişik diye formülleştirildi, sonra psiko-somatik oldu. Bu ters dönüş, başka yerde bilinçdışının taşıdığı anlamı etkileyenin aynısıdır. Eğer psişizm –Descartes’ın haklı ya da haksızca yetkilendirdiği– bilinçle özdeştirilirse, bilinçdışı fizikî bir düzene aittir. Psişiğin bilinçdışı olabileceği düşünüldüğünde, psikoloji artık kendisini bilincin bilimine indirgemez. Psişik artık saklı olan değil, kendini saklayandır (saklanandır); artık yakından [intime] olmakla kalmaz, –Bousset’den alınıp Mistiklere taşınmış bir terimle– dipsizdir [abyssal] de. Psikoloji yakınlığın bilimi olmakla kalmaz, canın derinliklerinin de bilimidir.

Bkz. “Sana  Tahammül Ediyorum”

***

1958, EN: R. Groome, TR: Işık Barış Fidaner

3) Tepki ve Davranış Bilimi Olan Psikoloji

İnsanı bir zekanın hizmet verdiği örgütlü bir oluş gibi tanımlamayı önererek, Maine de Biran, yeni psikolojiyi biçimleyebilecek araziyi en baştan belirtti. Gall’dan çok daha iyisini yapmış gibiydi, ki Letut’ya göre Gall’den sonra “İnsan artık bir zeka değil, organların hizmet verdiği bir niyet” idi. Ama o aynı zamanda İnsana sınırlar da tayin etti, çünkü Antropoloji‘sinde insan hayatını hayvan hayatı ile ruhsal hayat arasında konumladı.

Psikolojiyi mental ve sinirsel patoloji gibi, ya da dışsal duyunun fiziği gibi, ya da içsel ve yakından duyunun bilimi gibi belirlemenin yanısıra 19’uncu yüzyıl onun oluşumunu insan davranışının biyolojisi gibi gördü. Bize göre bu olayın nedenleri şunlar olabilir. Birincisi, bilimsel nedenlerle, organizmalarla çevre (milieu) arasındaki ilişkilerin genel kuramı olan biyolojinin oluşumu, ayrıca varolan bir insanlık alemi inancının sona ermesini belirtir. İkincisi, teknik ve ekonomiye dair nedenlerle, insan türünün endüstriyel karakterine dikkat çeken bir endüstriyel sistemin gelişimi, spekülatif düşüncenin haysiyetine olan inancın sona ermesini belirtir. Sonuncular politik nedenlerdir, ve sonunda bunlar sosyal ayrıcalık değerlerine inanç ve egalitarizmin yayılması içinde çözünürler. Orada kamu hizmeti ve eğitim bir devlet işine döner, askeri görevler ve sivil işlevler (herkese kendi çalışması, veya kendi külliyatı, veya kendi meziyetleri) karşısında eşitliğin tekrar doğrulanışı, modern sosyetelere özgü bir görüngünün, algılanmasa bile, gerçek temelidir: yetkinlikleri belirlemek ve simülasyonla test etmek gibi, geniş anlamda, genelleşmiş uzmanlık pratiği.

Davranış psikolojisine karakterini veren şey, bize göre, öbür psikolojik çalışmalara kıyasla, temellendirici projesinin berraklığını kavramak ve sergilemekteki oluşumsal yetersizliğidir. Önceki belli psikoloji türlerinin temellendirici projelerinden bazıları felsefenin karşı-anlamı sayılabilirken, burada aksine, önceki bir felsefeyle her türlü ilişki reddedildiği için, böyle bir psikolojik araştırmanın desteklerini nereden alacağı meselesi ortaya çıkar.

Biyolojinin himayesinde, yani eğilimlere, tepkiye ve davranışa dair nesnel bir bilim olmayı kabullenerek, bu bilim ve onun psikologları, tarihsel koşullarla ilişkili, kendi yöntem veya tekniklerini öne sürüp hizmetlerini kabul ettirmeye yöneldikleri sosyal ortamla ilişkili özgül bir tavır tutturmayı tamamen unuturlar.

Nietzsche, 19’uncu yüzyılın psikologunun psikolojisini çizerek şöyle yazar: “Biz geleceğin psikologları … bir yozlaşma işareti gibi kendini bilmek isteyen enstrümanı düşünürüz. Biz bilginin enstrümanlarıyız ve bir enstrümandaki naiflik ve isabetliliğin hepsine sahip olmak isteriz, bu nedenle ne kendimizi analiz etmeliyiz, ne de kendimizi bilmeliyiz”. Şaşırtıcı bir yanlış anlama, ama ne açıklayıcı! Psikolog, kimin ya da neyin enstrümanı olduğu bilgisini aramadan, bir enstrüman olmak ister.

Nietzsche

(…)

Bu çeviri bu haliyle askıda bırakılmıştır.

7 Comments

Filed under çeviri, makale