Tutuklanan akademisyenlerle görüşmeler

Avukat Ümit Altaş, Hukuk Politik dergisi için Silivri Cezaevi’nde Muzaffer Kaya ve Kıvanç Ersoy ile görüştü.

muzaffer

ÜA: Sulh Ceza Hakiminin tutuklama kararını okuduğu o an ile başlayalım.

MK: “Kaçma şüpheleri var, tutuklanmalarına karar verdim” dedi ve mahkeme salonundan ayrıldı hakim. Salondaki herkeste derin bir sessizlik oldu. Her ne kadar “tutuklanma” bu ülkede olağan bir uygulama haline gelse de, yine de böyle bir karar beklemiyordum. Kendi ayağıyla Emniyete giden biz “kaçma şüphesi” gerekçe gösterilerek tutuklanmıştık.

ÜA: Kararı duyduğunuzda aklınıza ilk gelen ne oldu?

MK: Dört yaşındaki oğlum Can. Onu göremeyecek olmam ve bunun nedeninin ona nasıl anlatılacağı sorusu.

ÜA: O günden bu güne hiç görebildiniz mi?

MK: Hayır. Psikologlarına sorulacak, eğer uygun görürlerse annesi açık görüşe getirecek.

ÜA: Sizi görememesinin nedenini nasıl anlatmışlar?

MK: Annesi, “Baban yurtdışına gitti, yakında dönecek” demiş. Her gün, “Bak baban sana ne göndermiş” diyerek farklı farklı çikolata ve oyuncak hediyeler veriyormuş. Fakat çocuk her sabah “Babam uzakta, yakında gelecek ama ne kadar yakın? ” şeklinde sorular soruyormuş. Neyse ki ailem, arkadaşlarım eşime destek oluyorlar.

ÜA: Emniyetten adliyeye, adliyeden cezaevine götürülmeniz esnasında herhangi bir kötü muamele ile karşılaştınız mı?

MK: Hayır. Aynı polisler tüm bu süreç içerisinde bizimle beraberlerdi. Özellikle adliyeye getirilene kadar olan süreçte bize karşı çok saygılı ve nazik davrandılar. Diyaloğa girdiler, “Hocam” şeklinde hitap ederek sorularımızı cevapladılar, ihtiyaçlarımızı karşıladılar. Fakat tutuklanma kararının verilmesi ile birlikte o polisler bir anda değişti, nötrleşti, görevini yapan bir makineye dönüştü. “Hocam” kelimesi yok oldu. “Allah kurtarsın, geçmiş olsun vb” insani hiçbir sözlü ifadede bulunmadan sanki bir eşyanın teslimatını yapar gibi bizi cezaevine teslim edip ayrıldılar.

ÜA: Dosya savcısı İrfan Fidan’ı görebildiniz mi?

MK: Hayır. Ne emniyet, ne de savcılıkta kendisini hiç göremedik. Fakat tutuklanma sonrası sanırım kendi evinin bulunduğu sitenin önünde misafir edildik (gülüyor).

ÜA: Bir dakika kafam karıştı, anlayamadım. Tutuklanma sonrası direkt cezaevine götürülmediniz mi?

MK: (Gülüyor) Tutuklanma kararı ile birlikte polisler üçümüzü aşağıya indirdiler. Esra Hoca’yı ayrı arabaya, benimle Kıvanç’ı da ayrı bir arabaya bindirdiler. Savcının cezaevine teslimimizden önce imzalaması gereken evrak varmış. Gün boyu adliyede olmadığından mı, yoksa polislerin unutkanlığı mı bilemiyorum, bu evrak imzalanmamış. Polisler bu evrakı imzalatmak üzere içinde bizim olduğumuz araçla saat gece 12.00’ye yaklaşırken savcının evine gittiler. Bir polis imzalatmak için arabadan indi ve binaya girdi. Biz de diğer polislerle birlikte arabada bekledik. O sırada polisin savcıya o kağıdı imzalattığı anın görüntüsü belirdi aklımda. Düşünsenize; savcı pijama ve terlikleriyle kapıyı açıyor, uykusu bölündüğü için homurdanıyor ve hızlı bir imza atıp sonrasında kapıyı kapatıp yatağına geri dönüyor. Bu, kendisi için uykusunu bölen ve ona yalnızca saniyelik rahatsızlık veren bir an iken, bizim için kapatılacağımız ve günlerimizi geçireceğimiz ve sevdiklerimizden uzak kalacağımız cezaevi sürecinin başlangıcıydı.

ÜA: Metris Cezaevine götürüldünüz değil mi?

MK: Evet. Metris’e geldiğimizde saat gece 12’yi geçmişti. Normal ve rencide edici olmayan bir aramadan geçirildikten sonra ayrı ayrı müşahade odalarına alındık. Ertesi gün de tek kişilik ayrı hücrelere alındık.

ÜA: Koşullarınız nasıldı?

MK: İyiydi. Tek kişilik hücrelerde kalmamıza rağmen, sabahtan akşama kadar ortak avluya Kıvanç’la beraber çıkabiliyorduk. Gardiyanların bize yaklaşımı da çok iyiydi. Ayrıca cezaevinin kütüphanesi de çok zengindi. Marks, Troçki kitaplarından Evrim Alataş’ın romanlarına kadar geniş bir liste vardı. Her gelen mahkum tahliye olduktan sonra kendisine gelen kitabı cezaevi kütüphanesine bırakıyormuş, bu gelenek sayesinde zengin bir liste oluşmuş.

ÜA: Metris’te ne kadar kaldınız?

MK: Beş gün. Gardiyanlardan biri , “Artık burada kalırsınız, başka yere gönderilmezsiniz” dedi. Ben de temizlik malzemeleri satın alıp neredeyse her köşeyi silecek şekilde ayrıntılı bir temizlik yaptım. Kendime bir de yeni, temiz bir nevresim aldım. Sonra ertesi gün, aynı gardiyan gelip “Çabuk toparlanın, Silivri’ye gidiyorsunuz!” dedi. Bir sürü alışveriş yapmıştık, kitaplarımız vardı. Eşyalarımızı hızlı bir şekilde çöp torbalarına doldurdular ve gardiyanın aceleciliğiyle beş dakika içinde toparlandık.

ÜA: Neden Silivri’ye gönderilmenize karar verilmiş, bir açıklama yapıldı mı?

MK: Yok hayır. Sadece gardiyanın biri, “CHP’li milletvekiller sizin tecritte olduğunuzu söylemiş, bu nedenle Silivri’ye gönderiliyorsunuz” dedi. Tabii ki inanmadım buna.

ÜA: Silivri Cezaevine götürülmeniz esnasında neler yaşadınız?

MK: Gardiyanlar bizi jandarmaya teslim ettiler. Jandarma mesafeli ve soğuk davrandı. Ellerimize kelepçe takıp araca bindirdiler ve Silivri Cezaevine götürdüler. Cezaevi girişinde avlu şeklinde bir karşılama alanı vardı. Jandarma bizi burada gardiyanlara teslim etti. Uzun yolculuktan, jandarmanın o soğuk mesafesinden sonra gardiyan görünce rahatladım, ama erken rahatlamışım.

ÜA: Neden?

MK: Çünkü tam bir arama terörüne maruz kaldık. Bütün eşyalarımızı yere yığdılar. Önce bizi arama odasına aldılar. Daha önce zaten elle aramışlardı. Üstümüzdekileri yalnızca iç çamaşırlarımız kalacak şekilde çıkarttırdılar. Çıkardığımız elbiseleri bir kaç kez x-ray’den geçirdiler. Daha sonra ellerimizi ensemize koyup çömelmemizi ve öksürmemizi istediler. Cihazı anüsümüze tutup tarama yaptılar. Çok utanç vericiydi. Tüm itirazlarımıza rağmen bunun rutin, herkese yapılan işlem olduğunu belirterek devam ettiler. Sonra eşya aramasına geçildi. İki plastik masa yan yana getirildi. Eşyalar o masalara koyuldu. Sonrasında o eşyalar iki gardiyan tarafından ayrı ayrı tek tek sıkılmak suretiyle tekrar arandı ve sonrasında da x-ray’dan geçirildi. Diş macununu, içinde bir şey olabilir diye kapağını açmadan iki kez sıkarak aramadan geçirdiler.

ÜA: Tüm bu arama işlemlerinde görüntü kaydı yapıldı mı?

MK: Aramanın yapıldığı alan tahminimce zaten kamera ile görüntüleniyordu. Bunu gardiyanlar da birkaç kez söylediler. Mesela, eşyalarım arasında not aldığım kağıtlarım vardı. Onları atabileceklerini söyledim. Kamera ile tüm işlemlerin izlendiğini, bunun sonradan sorun olabileceğini söyleyip notları benim çöpe atmamı istediler. Bu arama -yanlış hatırlamıyorsam- bir saatten fazla sürdü. Paketi açılmış tüm eşyaları çöpe attılar. Öylesine detaylı ve tekrar içeren bir arama ki, emin olun biz onları izlerken sıkıldık.

ÜA: Arama bitti. Peki sonrası?

MK: Aramanın bittiğini düşünme. Hücrenin kapısında bir daha aradılar. Atılmayan eşyalarımız poşetin içine konmuştu. Bunlar da yine tek tek gardiyanlar tarafından aranıp bana verildi. Bir an için kendimi Kuzuların Sessizliği filmindeki Hannibal karakteri derecesinde tehlikeli bir mahkum gibi hissettim (Gülüyor). Burada her şey için dilekçe yazmanız gerekiyor

ÜA: Peki hücreye ilk girdiğiniz an?

MK: İlk dikkatimi çeken çelik tezgah oldu, çok sevindim. Metris’te tezgah yoktu ve bulaşıklarımızı tuvalet/banyoda yıkamak zorunda kalıyordum. Şimdi artık tezgahım var (Gülüyor). Metris’te kaldığımız hücreye göre daha yeniydi, fakat Metris’te yaptığım son temizliği düşündüğümde burası oraya göre daha pisti. Fakat karar vermiştim, bu kez ayrıntılı temizlik yok. Geçen sefer yaptığımın ertesi günü Silivri’ye getirdiler ve o temizliğin keyfini süremedim. Şimdi o temizliği artık Kıvanç ile beraber aynı hücreye alındığımızda yaparım.

ÜA: Ayrı hücrelerde mi kalıyorsunuz?

MK: Evet. Bu kez aynı avluya da çıkamıyoruz. Yanımdaki hücrede tutulmadığını biliyorum. Öyle olsaydı, en azından bağırarak da olsa arada konuşabilme imkanımız olurdu belki.

ÜA: Kitap ve gazete konusunda durum nedir? Televizyonunuz var mı?

MK: Televizyon talebinde bulunmadım, düşünmüyorum. İlk üç gün kitaplarım verilmedi. Üçüncü günün sonrasında Metris’ten getirdiğim kitapları teslim ettiler. Birkaç kez dilekçe ile talep etmeme rağmen hala gazete vermediler, bekliyorum. Su ısıtıcısı, terlik, kupa ve radyo talep ettim. Onlara da henüz cevap verilmedi.

ÜA: Yoğun bir dilekçe yazma sürecine girmiş görünüyorsunuz.

MK: Evet, burada her şey için dilekçe yazmanız ve talep etmeniz gerekiyor. Yazmak problem değil fakat her dilekçeyi de öyle canınızın istediği an veremiyorsunuz. Hepsinin günü, saati var. Yine cevap da öyle aynı günde gelmiyor. Cevap gelse bile bu kez de talep ettiğiniz her şeyin günü var. Mesela gazete için ”Salı gününden başlayarak verilmeye başlanır” dendi. Şimdi de, “Ayın ilk Salısı verilir” deniyor. “Neden?” diye sorduğunuzda cevap hep aynı: “Genel uygulama”. Buradaki her “genel uygulama” aslında insansızlaştırılmanın, yabancılaştırılmanın, rutin altında makineleştirilmenin yani tecritin bir parçası. Emin olun ki bu tecrit ne kadar yoğun olursa olsun bir mektupla, duvar arkasında gelen bir insan sesiyle ve dışarıdaki dayanışmanın sıcaklığıyla her seferinde kırılıyor ve umutlanıyor insan.

ÜA: Cezaevinde bir gününüz nasıl geçiyor?

MK: Sabah 06.00 gibi uyanıyorum. Buraya özel bir durum değil, dışarıdayken de bu saatte uyanırdım. Sabah sayımında ve sonra da sabah 08.00’de avlu kapısını açıyorlar. Kahvaltımı yapıyorum. Sonrasında kitap okuyorum, avluya çıkıyorum, volta atıyorum. Eşim tespih getirdi. Çekip volta atıyorum, iyi oluyor (Gülüyor). Öğle ve akşam yemekleri var. Akşam 07:00’de de sayım var ve sonrasında da avluyu kapatıyorlar. Hergün en az bir avukat ziyaretimize geliyor. Bu muazzam bir dayanışma ve çok iyi geliyor.

ÜA: Müzik?

MK: Talep ettiğim radyoyu henüz alamadım. Hücremde tek kanal -TRT FM- yayın dinleyebildiğimiz duvara sabit radyo var. Haber dinlemek için genelde açıyorum. O da çok kısa veriyor. Fakat geçenlerde yine haber için açtığım bir ara Edip Akbayram’ın “Başın Öne Eğilmesin” şarkısını çaldılar, çok güzeldi ve iyi geldi. Geçenlerde yine açtığımda bu kez de Candan Erçetin, Sezen Aksu çaldılar ama genelde frekansımız pek tutmuyor (Gülüyor). Bir de TRT FM’i arayanlar var, Türkiye’nin her yerinden telefon geliyor, onlar da çok ilginç, sorulan sorular ve cevaplar tam bir tez konusu. Acaba bu konuya çalışmış olan var mıdır?

ÜA: Mektuplarınız düzenli ulaşıyor mu?

MK: Silivri’ye geldiğimden bugüne elime ulaşan mektup olmadı.

ÜA: Dışarıdaki dayanışmaya ve nöbetlere ilişkin ne söylersiniz?

MK: Tüm arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. Bu tecrit koşullarında dışarıdaki dayanışmanın haberi inanılmaz bir sıcaklık ve güç veriyor bize. Cezaevinde vegan bir arkadaş varmış, ismi yanlış bilmiyorsam Osman Evcan. Cezaevi yemekleriyle ilgili sorun yaşıyor ve uzun süredir yemek yiyemiyormuş. Onun sorununun da dışarıda konuşulmasını isterim.

ÜA: Tutuklanmanıza, iktidarın tehditlerine ve idari soruşturmalarına rağmen dışarıdaki dayanışmanın azalması beklenirken daha fazla arttığını görüyoruz. Sizce bunun nedeni nedir?

MK: Bence herkes artık bir uçurumun kenarına geldiğimizin farkında. Bu ülkede ifade özgürlüğünü savunamazsak, insanlar ölmesin diyemezsek, daha yapılacak ne kalır ki? İşte tam da bu cesaretin, imzacı sayısının artmasının ve dışarıdaki dayanışmanın büyümesinin sebebinin uçurum kenarında olmamız duygusunun net olarak hissedilmesinden kaynaklandığını düşünüyorum. Bulunduğumuz bu pozisyon, korku yerine daha sıkı bir kenetlenmeyi doğuruyor. Çünkü korkmanın, en temel haklarımızı savunamamanın bir adım ötesi yok. Biz suçsusuz ve haklıyız ve kimse de buna dokunamayacak.

ÜA: Son olarak ne söylemek istersiniz?

MK: Son söz Tevfik Fikret’in şiiri olsun:
Kimseden ümmid-i feyz etmem, dilenmem perr-ü-bâl
Kendi cevvim, kendi eflâkimde kendim tâirim,
İnhinâ tavk-ı esâretten girandır boynuma
Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim (akademisyenleriz)

kivanc

ÜA: Tutuklanma sonrasını, Metris’i ve Silivri’de maruz kaldığınız arama terörünü Muzaffer Kaya ile konuştuk. Ben bunların dışında başka bir şey sormak istiyorum: Bir matematikçi ile uzun süredir cezaevinde karşılaşmamıştım. Matematikçi olmanın cezaevinde bir yararını gördünüz mü?

KE: (Gülüyor) Yan hücrede kim olduğunu öğrenmek için top atmaya çalıştım. Fakat duvarlar çok yüksek olduğundan beceremedim. Sonrasında kinetik enerji, uzaklık, açı hesaplamaları yaparak yeniden denedim. Bir hayli yaklaştım. Bir iki ufak hesap hatasını giderebilirsem becerebileceğime inanıyorum.

ÜA: Yan hücrelerinizde kimler kalıyor?

KE: Müebbet hapis cezası almış kişiler var. Bana “Hocam” diye hitap ediyorlar. Ben de onlara aynı şekilde sesleniyorum. “Hoca sizsiniz” diye cevap veriyorlar ve hemen arkasında da “Allah kurtarsın” dileğinde bulunuyorlar. Burada hoca onlar, biz burada daha yeni bir haftalık olduk. Ben ODTÜ’lüyüm. “Hocam” bizde Sinan Cemgil’den yadigâr ve bir eşitlik ifadesi olarak kullanılır. Ben de burada buna sahip çıkıyorum ve birbirimize “Hocam” şeklinde sesleniyoruz (gülüyor).

ÜA: Tutuklanmanız sonrasında en çok endişe ettiğiniz konu ne oldu?

KE: Elbette oğlum. Sonrasında da, “Maillerimi kim cevaplayacak?” endişesine kapıldım(gülüyor). Ortak yazdığımız makaleler, yurt dışı konferansları, tez danışmanı olduğum kişiler sebebiyle birçok cevaplanması gereken mail vardı. Sağ olsun arkadaşlar bu konuyu dayanışma ile çözdüler. Bir diğer endişem de derslerim ve öğrencilerim oldu.

ÜA: Hakkınızda yazılan yazılarda en genç doçent unvanı alan kişi olduğunuz vurgulanıyor?

KE: (Gülüyor) Bu konu ilginç bir şekilde Metris Cezaevi girişinde karşıma çıktı. Cezaevindeki astsubay, “Zonguldaklı mısın?” diye sordu. Ben de, “Annem Zonguldak, babam Sivas doğumlu” dedim. “Nerede okudun matematiği?” şeklinde yeni bir soru sordu. “ODTÜ” dedim. Acıyarak baktı. “Ne zaman aldın doçentliği?”, “Geçen sene” dedim. Sonra başka soru sormadan gitti. Lisans ve üstü kariyerimi merak eden bir astsubay, hala da anlamış değilim merakını (gülüyor).

ÜA: Muzaffer Kaya gazete ve su ısıtıcısına ilişkin dilekçe vermiş olmasına rağmen hala alamadığını söyledi. Sizde durum nedir?

KE: Ben de verdim dilekçe, hala bekliyorum. Ayrıca Metris’te babam saat getirmişti. Silivri’ye gidişte elimden aldılar. Bana verilmesi için dilekçe verdim. “Saatin kontrolünün ücretinin hesabımdan karşılanması” şeklinde dilekçe vermem gerektiğini söylediler.

ÜA: Neden?

KE: Saatin içinde bir şey saklanıp saklanmadığını kontrol etmeleri gerekiyormuş. Fakat bu kontrol de bir ücrete tabi. Bunu da benim karşılamam gerekiyormuş. Aksi durumda vermiyorlar.

ÜA: Ücret ne kadar?

KE: 2 TL. Kabul ettim ve dilekçeyi istedikleri şekilde verdim.

ÜA: Geldiğinizden bugüne hiç mektup aldınız mı?

KE: Hayır. Metris’teyken çok güzel ve anlamlı üç mektup almıştım. Biri Erzurum Cezaevinde tutuklu Mimar Sinan öğrencisi, diğeri Mimar Sinan’dan meslektaşım ve diğeri de Hikmet Kıvılcımlı’nın avukatı Nizamettin Üstündağ’dan. Üçünü de Silivri’ye girişte aldılar.

ÜA: Cezaevinde bir gününüz nasıl geçiyor?

KE: Mecburen bir rutine bağlanıyor. Sabah sayımı, kahvaltı, kitap okuma, yazı, öğle yemeği, volta, kitap, yazı, akşam yemeği, kitap, arada avukat görüşleri.

ÜA: Kitaplarınızı alabildiniz mi?

KE: Evet, aldım. Beşi matematik olmak üzere toplam on kitabım var. Kütüphane listesini de istedim. Fakat buradaki kütüphane Metris’teki kadar zengin değil. Burada daha çok dini içerikli kitaplar var.

ÜA: Tutuklanmaya kadar olan yargı sürecini matematik disiplini üzerinden değerlendirebilir misiniz?

KE: Aslında matematik ve hukuk birbirinden çok uzak alanlar değil. Unutmayalım ki tarihte en meşhur matematikçilerden biri asıl işi yargıçlık olan Pierre De Fermat’dır. Fakat örneklem günümüz Türkiye yargı sistemi olduğunda bağlantı kurmak zorlaşıyor (gülüyor). Matematikte değişkenler vardır. Denklemler bu değişkenlere göre her seferinde farklı değerler alır. Bu matematiğin temel kurallarındandır. Hukukta da her davayı bir denklem olarak değerlendirirseniz değişkenlere göre farklı değerlendirmeler alması gerekir. Bu değişkenler kişinin ifadesi, içtihatlar, deliller vb. birçok husus olabilir. Bir fonksiyona, denkleme değişik değerler verdiğinde değiştirebilirsin. Fakat bizim davamızda gördük ki, avukatlarımız savunma, bizler ifade adı altında ne hukuki değer verirsek verelim, mahkemenin çok önceden belirlenmiş kararını değiştirmek mümkün değildi.

ÜA: Tecriti anlatır mısınız?

KE: F tipine ilk günden beri karşı çıktım. Ama tecrit denince ne denmek istendiğini buraya gelince daha iyi anladım. Burada tecrit altında yapılan uygulamaların hepsinin temel hedefi sizi kendinize yabancılaştırmak ve insan olmak iradesini kırmak. İki kişinin yan yana gelmesinden bile korkuyorlar. Bir anlamda insanın insanı unutmasını dayatıyorlar. Böylece mahkeme hakkınızda ne karar verirse versin, buradaki tecrit uygulamaları o cezalar dışında ayrı bir cezaya dönüşüyor. Fakat her ne kadar tek başına kalsan da insan olma, insana ihtiyaç duyma isteği ve bilinci duvarları aşıyor ve engel tanımıyor. Bunun için yalnızca gökyüzünü bile görmek yeterli.

ÜA: Dışarıda en çok özledikleriniz?

KE: Rutin olan hiçbir şeyi bir süre yapmak istemiyorum (gülüyor). Oğlumu, nişanlımı, öğrencilerimi ve elbette arkadaşlarımı çok özledim.

ÜA: İddianameyi okudunuz mu?

KE: Evet. Hukuk eğitimi almış bir insan nasıl böyle bir metin yazar, anlamakta zorlanıyorum.

ÜA: Dışarıdaki dayanışma ile ilgili düşünceleriniz?

KE: Kelimelerle anlatılmayacak kadar bize güç veriyor. Her duyduğumda içim ısınıyor ve heyecanlanıyorum. Herkese teşekkür ediyorum.

ÜA: Dayanışmanın gün geçtikçe büyümesinin nedeninin ne olduğunu düşünüyorsunuz?

KE: İktidarın söylemi, tavırları ve onunla beraber hareket eden kurumların tavırları. Nazi subayı ile Picasso arasında Guernicia tablosuna ilişkin geçen diyaloğu bilirsiniz. Subay Picasso’ya “Bunu siz mi yaptınız?” diye sorduğunda Picasso, “Hayır, siz yaptınız” cevabını vermiştir. Her şeyi iktidar olan kişiler yaptı. Bildiriyi de onlar yazdı, Barış İçin Akademisyenleri de onlar kurdu, bu dayanışmayı da onlar örgütledi. Tabloya bakmaları yeterli.

ÜA: Yaşadığınız tutukluluğu geçmişten bir örnekle kıyaslamanızı istesek, aklınıza ne gelir?

KE: 12 Mart mahkemeleri ve Sakıncalı Piyade. Fakat orada bile daha insani bir durum var. En azından oradaki ‘sakıncalılar” koğuşta kalıyor ve gardiyanlar “Allah kurtarsın” diyor. Şimdiki robotlaştırılmış gardiyanlar ve tecrit yok.

ÜA: Son söz olarak ne söylemek istersiniz?

KE: Tevfik Fikret’ten, “Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür akademisyenleriz”

ÜA: Onu Muzaffer Kaya son söz olarak söyledi (gülüşüyoruz)

KE: Gerçekten mi? Demek aynı anda aynı şeyi düşünmüşüz. Bu konu üzerine de inanın daha önce hiç konuşmamıştık. Demek ki tecrit altında tutulsak da, yine de aynı şeyleri düşünüyor ve duyumsuyormuşuz (gülüyor). O vakit ben de, “Konuşma yasağına da söyleme mecburiyetine de nefesimiz yettiği sürece karşı duracağız. Bilim itaatsiz olana ihtiyaç duyar” diyorum. Bak şimdi merak ettim, acaba bu söylediklerim de Muzaffer’in aklına gelmiş midir?

***

Selin Ongun Esra Mungan’la görüştü, Hilal Köse Meral Camcı’yla görüştü, Kaynak: Cumhuriyet.

5

Barış İçin Akademisyenler inisiyatifinin Güneydoğu’daki operasyonlar ve sokağa çıkma yasakları sırasında yaşanan hak ihlalleriyle ilgili olarak “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildirisine imza attığı için tutuklanan dört akademisyenden biri Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Esra Mungan.

Bildiriye attığı imzanın ardından İstanbul Yeni Yüzyıl Üniversitesi İngilizce Mütercim-Tercümanlık bölümündeki görevine son verilen Yrd. Doç Meral Camcı ile birlikte Bakırköy Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda aynı koğuşu paylaşıyorlar şimdi. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Muzaffer Kaya ve Nişantaşı Üniversitesi’ndeki görevine son verilen Doç. Dr. Kıvanç Ersoy ise Silivri’deler.

“Türkiye ceza infaz sisteminin ve uygulamasının içyüzüne, bizim araştırma metotlarında ‘katılımcı gözlem’ dediğimiz yöntemle tanık olma imkânı oldu” deyişiyle bardakta “dolu” taraf bulma hasletini yine de koruyan Esra Hoca’nın sorularımıza gönderdiği yanıtlar için buyrun.

SO: Orada bir gününüzün içinde en çok ne var?

EM: Kitap okuyarak, buradaki kadınların hikâyelerini ve mesleklerini dinleyerek çünkü çıktığımda bu meselelere yönelik çalışmak isterim, aklımda içinde müzik de olan birkaç fikir var ve buranın “üst yönetimiyle” mücadele ederek geçiyor.

SO: Öğrencilerinizden o kısmı sık duyduk: “Esra Hoca bu! Kendisini iyileştirecek bir şeyler yine de bulacaktır!” Bardağınızın dolu tarafında vaziyet nedir?

EM: Bir bakıma Türkiye ceza infaz sisteminin ve uygulamasının içyüzüne, bizim araştırma metotlarında “katılımcı gözlem/ perticipant observation” dediğimiz yöntemle tanık olma imkânı oldu. Normalde ömrümde deneyimleyemeyeceğim şeyler gördüm. Kimileri olumlu anlamda şaşırttı, ki bu daha çok infaz koruma memurları açısından oldu. Kimileri ise sanki bir cezaevi müdürlüğünün talimat temelli kendi kurallarını bile ihlal etmeye iten durum, vaziyetin hazin görüntüsü, karar metinlerindeki o iç çelişkilerle dolu, nereden tutsanız elinizde kalacak tuhaf tuhaf cümleler… Bir felsefe mantık dersinde bu metinler ele alınsa nefis olur aslında. Hepsi bende saklı duruyor.

SO: Ya Türkiye’nin bardağının dolu tarafı?

EM: O bardağın dolu tarafı, on yıllardır ezmeye çalışan egemenlere inat, tüm kırımlara, korkutmalara, sindirme denemelerine karşın dimdik safları sıklaşmış, barıştan, demokrasiden, hak, hukuk, adaletten yana olanlarımızın sayısının giderek artması. Bu köklü ve inatçı mücadele (inat sözcüğünü her kullandığımda çok sevdiğim bir arkadaşımın bana hediye ettiği, sevgili Birhan Keskin’in ‘fakir kene’sini referans vermek istiyorum) ise bizi bulunduğumuz coğrafyada çoğu ülkeden ayıran ve bana her şeye rağmen muazzam umut veren bir şey. Bu ülke, bu zorla giydirilmeye çalışılan deli gömleğinden kurtarıldığı an onu kimse tutamaz, sezgilerim bu yönde. Müzikte bir rönesans yaşanıyor, bilimde de ilginç kıpırdanmalar var, mesela bizim müzik kognisyonu alanında ve tüm diğer alanlarda da. Tabii bu ülkenin iki bin küsur akademisyenini tasfiye ederse bedeli ağır olur ama bunu görüp kavrayabilmek için de öncelikle üniversitenin ne olduğunu kavrayabilmek lazım. Dolayısıyla Türkiye’de bir de bunun mücadelesini sıkı bir şekilde sürdürmek lazım. Çünkü iyi bilim ancak özgür bir ortamda yapılabilir.

SO: Nezarethanede geçirdiğiniz geceden itibaren, bu süreç, bilmediğiniz ne öğretti size?

EM: Devletin ceberutluğunu şahsen deneyimleme ve o konuda zaten varolan kanaatimizi pekiştirme “imkânı”nı tanıdı.

SO: Pek çok akıldan geçiyor: “Bildiriyi iki bin 200 öğretim üyesi imzaladı. Neden Kıvanç Ersoy, Muzaffer Kaya, Esra Mungan, Meral Camcı tutuklandı?” Bu sorunun sizdeki karşılığı nedir?

EM: İstanbul yerelinin “Barış İçin Akademisyenler”i olarak 11 Ocak’tan bu yana neler yaşadığımıza ve tüm bu sindirme operasyonlarına karşı, o tekmeyle devrilen barış masasının tekrar ayağa kalkması için neler yapacağımızı kamuoyuna iletmek üzere 10 Mart’ta bir basın toplantısı yaptık, özellikle de dışarıdaki dezenformasyona karşı. Dört akademisyen metni paylaşarak okumaya gönüllü olduk. Bunun üzerine o hafta izinli olduğunu öğrendiğimiz savcı İrfan Fidan’ın 13 Mart Pazar günü dördümüz hakkında yakalama-gözaltı talimatı yazıp başka bir savcıya ifademizi aldırttıktan sonra meşhur sulh ceza mahkemesine sevk ve tutuklama döngüsünün işletildiğini bizzat deneyimlemiş olduk.

SO: “Tutuklanma” şıkkı aklınızdan hiç geçmiş miydi?

EM: Hedef haline getirildik. İmza sayısı 12 Ocak itibarıyla, hele de mafya liderinin tehditleri ve Cumhurbaşkanı’nın ağır suçlamaları ve hedef göstermelerine rağmen katlanarak arttı ve bir anda 11 Ocak’ta 1128 olan imza sayısı 21 Ocak’a kadar TBMM Başkanlığı’na da sunduğumuz gibi 2212’ye yükseldi. Bu esnada imzasını ortadaki tehdit ve hedef gösterme ortamı içinde çekenler, şaşırtıcı ve sevindirici derecede tek tük kaldı eklenen artı bin 500 üzeri imzayı düşündüğümüzde. Barış İçin Akademisyenler’in İstanbul yereli olarak 10 Mart Perşembe günü Türkiye kamuoyunun bu uğradığımız baskıyı (soruşturmalar, işten atmalar, kapılara yapılan çarpı işaretleri vb.) görünür kılmak ve buna rağmen barış talebimizde ısrarlı olduğumuzu, bundan sonra bu uğurda ne gibi uğraşlarda bulunacağımızı aktarmak için bir basın toplantısı yaptık. Aramızda metni paylaşarak okumak üzere dört kişi gönüllü olduk, güzel de bir duygu oldu kolektifimizi yansıtması açısından: İkimiz kadın ikimiz erkek, ikimiz devlet ikimiz vakıf üniversiteli. 14 Mart’ta dersimi verdim, telefonum kapalıydı. Ders sonrası yemeğe gittiğimde akademisyen arkadaşlarım kaygıyla iyi olup olmadığımı, polisin bu sabah evime geldiğini öğrendiklerini söylediler. Türkiye’de bulunan üç akademisyen arkadaş olarak kendi ayağımızla Vatan Emniyet’e gittik. Anladık ki savcı İrfan Fidan yememiş içmemiş 13 Mart Pazar (!) günü hakkımızda “yok yok” tipi bir yakalama ve gözaltı kararı çıkartmış!

Böylece normal prosedürde kimlik tespiti sonrası ertesi gün adliyeye gidebilecekken geceyi nezarethanede geçirdik. Ertesi gün adliyeye götürüldük ve öğlen İrfan Fidan önümüze çıkmadı. Faruk Söker diye adını hatırladığım bir savcı çıktı. Hepimiz ifademizi verdik ve uzun bir günün gecesinde 5. Sulh Ceza Hâkimliği’nin önüne çıktık, o hâkimin ismini de ömür boyu unutmayacağım, Cevdet Özcan, o inanılmaz kararı verdi: “Tutukluluğuna…” Nuri Bilge Ceylan “benim güzel yalnız ülkem” demişti, ülkenin neden yalnız olduğunu bir kere daha anladık… Ömrümde ilk defa bu ülkenin yargı sistemi önüne geldim, ne ben ne de oldukça büyük anne tarafı ve baba tarafı ailemde kimse bu devletin yargısıyla karşı karşıya gelmemiştir ve tabii kendimi her şeye hazırlamama rağmen olduğum yerde kalakaldım.

SO: Geçirdiğiniz sürede yaşadıklarınız nedeniyle aklınıza düşüyor mu, böyle neticeleneceğini bilseniz yine imzalar mıydınız?

EM: Kimi yayın organlarında da çıkan o 14 soru dışında başka soru sorulmadı. Emile Zola 19. yüzyılda “j’accuse” demişti ve doğru demişti, biz de “bu suça ortak olamayacağız!” dedik ve doğru dedik. Hiçbir pişmanlık duymuyorum, yine olsa yine imzalardım, ne de olsa bizler kendi aklı, muhakemesi ve vicdanı olan insanlarız ve hepimiz devlet istediğinde örneğin 2013’teki barış sürecinde olduğu gibi karşılıklı ölümlerin olmayabileceğini gördük! Bizler yurttaş olmamız sebebiyle devlete hitap ettik. Eleştireceğimiz, talep edeceğimiz yer doğal olarak sadece devlettir.

SO: Aklınızda en çok neler var şimdi?

EM: En çok öğrencilerimin yarım kalan derslerini, tez öğrencilerimin yarım kalan tezlerini düşünüyorum. Haftada 55 bazen 60 saatimi üniversitede çalışarak geçiren biri olarak aslında ilginç bir şekilde ilk defa bedenen olağanüstü dinlendim. Meğer okulda ne kadar yoruluyormuşum, en titizlikle yürütmeye çalıştığımız dersler, araştırmalar ve bitmez tükenmez cevaplandırılması gereken e-postalar dünyası ne kadar yorucuymuş. Burada e-postasız olmak ve güzel kitaplar okuyabilmek bütün kötülüklerin içinde güzel bir şey oldu. Demek benim dinlenmem için içeriye atılmam gerekiyordu! Ama yine de patolojik derecede yüksek sorumluluk hissim nedeniyle, en çok öğrencilerime verebileceklerimden uzak tutulduğum için üzülüyorum.

SO: Yayın Yönetmenimiz Can Dündar ve Ankara Temsilcimiz Erdem Gül’e, “Esra Hoca’ya ne sorardınız” dedik. Dündar’ın sorusu çok sevdiğiniz kısımdan: “Sinemaya ilginizden haberdarız. Akademisyenler bildirisine imza atmanızla başlayan sürecin filmi çekilecek olsaydı nasıl bir film hayal ederdiniz?”

EM: Bunun filminin yapılmasını istemezdim ama olup biteni sembolize edebilecek olağanüstü filmler var, onlardan biri mesela Andrey Zvyagintsev’in “Leviathan” filmi, “büyük yüce devlet erki” karşısında elinde haklılığı dışında hiçbir şeyi olmayan sade yurttaş.

SO: Erdem Gül’ün sorusu da oradan: “İçeride ilk okuduğunuz kitap?”

EM: Nezaretle başlayan ve resmi adıyla Bakırköy Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nun kabul kısmındaki geçici koğuşta geçirdiğim ikinci gecenin sabahı olduğunda ömrümde ilk defa tam 50 saat bir şey okumadan geçirmiştim. En katlanılması zor kısım buydu. Sabah memura bana kitap vermelerini rica ettiğimde, cezaevinin kütüphane kitap listesiyle geri geldi. Cılız bir liste beklerken ilk defa ezber bozucu bir şey oldu, liste enfesti! “A” harfinde Amin Maalouf’u görür görmez seçimimi yapmış oldum. 90’ların sonları ve 2000’lerin başlarında bolca okuduğum Maalouf’ları tekrar okumanın olağanüstü olacağını biliyordum. “Doğu’nun Limanları” ile başladım ve okurken bulunduğum durum ile ilgili paralellikleri hissettikçe gülümsedim. Tüm Maalouf’ları tekrar okuyorum. Laf kitaptan açılmışken buranın öylesi güzel bir kütüphanesi var ki, sakın kimse bana kitap yollamasın, hazır üniversitedeki aşırı yoğun çalışma tempomdan kurtulmuşken okumak istediğim kitapları o listeden seçerek belirlemek istiyorum, zaten daracık tek kişilik hücrede kalıyoruz iki kişi olarak, yer de yok. (Esra Hoca şu anda cezaevine girdiği ilk günden bu yana dilekçe vererek geçmek istediği koğuşta kalıyor. 13 kişinin olduğu koğuşta Boğaziçi Üniversitesi’nden bir öğrencisi ve Yeni Yüzyıl Üniversitesi’ndeki görevine son verilen Yrd. Doç. Meral Camcı bulunuyor- S.O)

9

Barış bildirisini imzaladığı için yargılanan Yrd. Doç. Dr. Meral Camcı, “O metinde ifade edilen, talep edilen her bir adımın gerçekleşmesini yürekten istiyorum. Bu artık olmazsa olmaz” diyor. Mahkemenin, 301. maddeden yargılama izni için davayı durdurmasını ise şöyle değerlendiriyor: “İlk celsede beraat etmeliydik. Beraat veremedikleri için böyle bir yola başvurdular diye düşünüyorum.”

Yargılanan akademisyenlerden Doç. Dr. Kıvanç Ersoy’un Silivri Cezaevi’nde yazdığı “Voltada Yazılmış Gerçek Üstü Öykü”sü geçen günlerde Cumhuriyet’te yayımlanmıştı. Ersoy’un öyküsünün sonunda uğur böceği Vergilius, “Tutuklu akademisyenlere özgürlük” yazılı pankartın köşesine konuyordu. Meral Camcı ve Yrd. Doç. Dr. Esra Mungan’a tahliyeyi işte o uğur böceği haber vermiş: “O hikayeyi okuduğumuz gün havalandırmada kolumuza uğur böceği kondu. ‘Kıvanç’ın uğur böceği bize geldi’ dedik. Ve kolumuzdan uçtu. Herhalde tahliye olacağız diye yorumladık…” Camcı ve Mungan, cezaevinden getirildiklerinde adliye önündeki şölene de tanık olmuşlar. “Onlar bizi göremedemi ama duruşma öncesi o renk ve coşku bizi de umutlandırdı” diyor.

Camcı ile tahliye sonrası ilk gününde yani dün bir araya geldik. Ailesiyle, dostlarıyla hasret giderirken, aklında öğrencileri vardı. 14 yıllık akademisyen Camcı, İstanbul Yeni Yüzyıl Üniversitesi İngilizce Mütercim Tercümanlık Bölümü’nde görev yapıyordu. 4 sınıfı vardı. 15 saat, 5 ayrı derse giriyordu. Hepsi de bölümün temeli olan dersler… Disiplin soruşturması tamamlanmadan finalleri ve bütünlemeleri yaptığına seviniyor. “İmzanı çek ya da istifa et” dediklerinde de “öğrenciler ne yapacak?“ diye sormuş. Alanda o dersleri verecek uzman sayısının oldukça az olduğunu dile getiriyor. İlişiği kesildiği 27 Şubat’ta, öğretim elemanlarının ERASMUS programı kapsamında başvurduğu Paris’teki Marne la Vallee Üniversitesi’nden kabul almış. Orada master öğrencilerine 8 saatlik ders vermesi beklenen günlerde hakkında yakalama kararı çıkarılmış. Camcı’nın sekteye uğrayan pek çok araştırması var. En azından şimdilik. Kadın çevirmenlerin sosyolojik koşullarıyla ilgili çalışmasını yayın haline getirmek, Mayıs ayında yapılacak bir sempozyum için Gülten Akın şiirlerini İngilizce’ye çevirme hazırlığı yarım kalan işlerinden bazıları… O yine konuyu öğrencilerine getiriyor: “En önemlisi öğrencilerim açıkta kaldı. Birini koyar doldurursunuz ama o dersleri olması gerektiği yapabilecek insan sayısı çok az.”

Camcı’ya, “imzanı çek” diyen kişi, rektörün bizzat kendisiymiş. Bu konudaki şaşkınlığını hala giderebilmiş değil: “Bizler için bu olacak şey değil. Bir yetişkine, ‘imza at ya da imza çek’ demek… Rektör bey de bunun söylenmemesi gerektiğini arka planda biliyordur. Ama şöyle bir algı var; yıllardır emek verdiğin pozisyonu kaybetmemek adına bu yapılabilir… Bizim için artık o imzanın anlamı başka bir şey. Artık insan kalma mücadelesi o. Hepimiz için öyle değil mi? İşimi kaybettim, tutukladılar ama çekmiyorum imzamı… O metinde yazılanların gerçekleşmesini yürekten istiyorum. Olmazsa olmaz. Çünkü varoluşumuz içinde bir sürü şey anlamını yitiriyor. Bir sürü şeyin içi boşalıyor. Aslında özgür değiliz. Bu tanıklığın vebalini sırtımızda taşırken özgür değiliz. Buna ‘dur’ demek, mücadeleye karar vermek, mücadelenin içine girmek özgürleştirici. Bunu kesinlikle söyleyebilirim.”

Cezaevindeki bir arkadaşının sözleriyle devam ediyor Camcı: “O ‘özellikle ülkenin Batı’sında bir buzlanma var. Gündelik hayatı sürdürmek için görmeme, duymama hali var. Bildiri buz kıran işlevi gördü’ demişti. Çok doğru. Bu ülkede, gerçekten nefes alabilmemiz için, bilim üretebilmemiz için, sofrada birlikte oturabilmek için, sinema ve tiyatro için, şarkılar söyleyebilmek için yani bütün herkes için o bildiride yazılanların olması gerekli. Olabilir. Mümkün…”

Camcı, mahpusluk günlerinden ise mutlulukla bahsediyor. Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi’ne ilk girdiğinde orayı yapı olarak bir okula benzetmiş. Kapatılmanın insanlık dışı olduğunun altını çizerek, “Kapatılan insan sayısı, 500 kapasiteden binlere ulaşmış… En çarpıcı olan bana göre kapılar üstünüze kapanıp kilitleniyor. Dışarda ne yapıyoruz? Kapıları biz kapatıp, içerden kilitliyoruz” diyor. Cezaevindeki ‘can yoldaşlarından’ söz ediyor. ‘Çok güzel kadınlarla’ bir araya geldiklerini, zenginleştiklerini vurguluyor. İlk girişte çok sıcak bir karşılama olmuş: “O süreci bizim için kolaylaştırıp, insanileştirecek her şeyi yaptılar. Orada yaşamı kuramazsanız, kapıları, duvarları yumruklarsınız. Yaşama sevinci, yaşamı tekrar üretme direncini görüyorsunuz. Gazeteler en ince ayrıntısına kadar takip ediliyor. Yaşam her şeye rağmen üretiliyor. Ayrılık zor oldu. Birkaç saat daha zaman geçirelim istedik ama izin verilmedi. Bizim için hazırladıkları iki tane şarkıyı beş dakikada söyleyip çıktık.”

Camcı’ya göre, Türkiye’de şu an uzlaşmaz bazı çelişkiler çok ön plana çıkarılarak çok çeşitli kesimler birbirlerinden ayrıştırılıyor. Mesela, milliyetçilik, kimlik kavramları üzerinden bu yapılıyor. Camcı, “İnsan kimliğini seçmiyor. Seçimle oluşmamış bu fiili durum bir ayrıştırma malzemesi olarak kullanılıyor. Bu çok tehlikeli. Birlikte yaşamamızın mümkünatını ortadan kaldıran mesele. Birlikte yaşayamayacaksak birliğin bütünlüğün vurgusunun anlamı kalmıyor. Birlik ve bütünlük vurgusu bir ötekini yok sayma sonucunu doğuruyor. Bunu aşmamız gerektiğini düşünüyorum” diyor.

Camcı, her bireyin hangi kimlik ya da sosyal çevre içinde olursa olsun eşit ve özgür yaşama hakkının olduğunu vurguluyor. “Yaralar var. Çok hızla sarmamız lazım” diyor ve ekliyor: “Bizden farklı olanın özgürlüğünü görmemiz, içselleştirmemiz lazım. Eşit ve birlikte yaşama hakkını görmemiz, tanımamız lazım. Bunu yaparak onarmaya başlayabiliriz diye düşünüyorum. Onara onara tarihi de tekrar yazmak gerekiyor. Yüzleşme cesaretini göstermek, kabul etmek… Ötekini de içeren bir özgürlük tanımını önce zihnimizde kabul ettiğimiz gün umut olduğunu görüyorum.”

Camcı’nın üniversiteden uzaklaştırma kararına karşı açtığı dava henüz sonuçlanmadı. Peki bundan sonra nasıl bir yol çizecek? Bu soruya verdiği yanıt ise şöyle: “Bizi işsiz bırakarak, öğrencilerimizden ayırarak, konumsuz bırakarak cezalandırıyorlar. Böyle bir nedenden dolayı ilişiğimizin kesilmesi bizim için onurdur. Ama görmüyorlar. Dünyanın her yerinde kullanabileceğimiz bir birikimimiz var. Yurt dışından pek çok üniversite ile yazışmalar yapılıyor. BAK olarak bir dayanışma ağımız var. İşin başında olan doktora öğrencileri için durum daha kritik. Burda kendinizi var etme şansınız kalmazsa ne yapacaksınız? Tahakküm kuran, muhalif sese tahammül edemeyen, eleştirel düşünceyi kabul edemeyen bu sistem sizi zaten dışarıda bırakıyor.” Buradaki mücadeleden kopmadan, bilimsel çalışmalara yurt dışında bir üniversitede devam etme fikri Camcı’nın da aklına yatmış. “Burada bırakın araştırmanıza finans bulmayı, bir masa ve bilgisayar verecek kurum yok. Avrupa’dan bir kurum, ‘gelin size ders açalım, araştırmanızı yapın, kütüphane olanaklarımızdan yararlanın’ diyor. Belki ben de böyle bir sürece dahil olabilirim. Ama buraya dair umudu ve mücadele azmini hiç yitirmeden. Asıl olarak bu topraklarda bir şeylerin değişmesini istiyoruz. Burada birlikte ve farklı olarak yaşayabileceğimizin mümkün olduğunu biliyoruz” diyor.

4 Comments

Filed under şey