Tutuklanan akademisyenlerle görüşmeler (1)

Avukat Ümit Altaş, Hukuk Politik dergisi için Silivri Cezaevi’nde Muzaffer Kaya ve Kıvanç Ersoy ile görüştü. (2)

muzaffer

ÜA: Sulh Ceza Hakiminin tutuklama kararını okuduğu o an ile başlayalım.

MK: “Kaçma şüpheleri var, tutuklanmalarına karar verdim” dedi ve mahkeme salonundan ayrıldı hakim. Salondaki herkeste derin bir sessizlik oldu. Her ne kadar “tutuklanma” bu ülkede olağan bir uygulama haline gelse de, yine de böyle bir karar beklemiyordum. Kendi ayağıyla Emniyete giden biz “kaçma şüphesi” gerekçe gösterilerek tutuklanmıştık.

ÜA: Kararı duyduğunuzda aklınıza ilk gelen ne oldu?

MK: Dört yaşındaki oğlum Can. Onu göremeyecek olmam ve bunun nedeninin ona nasıl anlatılacağı sorusu.

ÜA: O günden bu güne hiç görebildiniz mi?

MK: Hayır. Psikologlarına sorulacak, eğer uygun görürlerse annesi açık görüşe getirecek.

ÜA: Sizi görememesinin nedenini nasıl anlatmışlar?

MK: Annesi, “Baban yurtdışına gitti, yakında dönecek” demiş. Her gün, “Bak baban sana ne göndermiş” diyerek farklı farklı çikolata ve oyuncak hediyeler veriyormuş. Fakat çocuk her sabah “Babam uzakta, yakında gelecek ama ne kadar yakın? ” şeklinde sorular soruyormuş. Neyse ki ailem, arkadaşlarım eşime destek oluyorlar.

ÜA: Emniyetten adliyeye, adliyeden cezaevine götürülmeniz esnasında herhangi bir kötü muamele ile karşılaştınız mı?

MK: Hayır. Aynı polisler tüm bu süreç içerisinde bizimle beraberlerdi. Özellikle adliyeye getirilene kadar olan süreçte bize karşı çok saygılı ve nazik davrandılar. Diyaloğa girdiler, “Hocam” şeklinde hitap ederek sorularımızı cevapladılar, ihtiyaçlarımızı karşıladılar. Fakat tutuklanma kararının verilmesi ile birlikte o polisler bir anda değişti, nötrleşti, görevini yapan bir makineye dönüştü. “Hocam” kelimesi yok oldu. “Allah kurtarsın, geçmiş olsun vb” insani hiçbir sözlü ifadede bulunmadan sanki bir eşyanın teslimatını yapar gibi bizi cezaevine teslim edip ayrıldılar.

ÜA: Dosya savcısı İrfan Fidan’ı görebildiniz mi?

MK: Hayır. Ne emniyet, ne de savcılıkta kendisini hiç göremedik. Fakat tutuklanma sonrası sanırım kendi evinin bulunduğu sitenin önünde misafir edildik (gülüyor).

ÜA: Bir dakika kafam karıştı, anlayamadım. Tutuklanma sonrası direkt cezaevine götürülmediniz mi?

MK: (Gülüyor) Tutuklanma kararı ile birlikte polisler üçümüzü aşağıya indirdiler. Esra Hoca’yı ayrı arabaya, benimle Kıvanç’ı da ayrı bir arabaya bindirdiler. Savcının cezaevine teslimimizden önce imzalaması gereken evrak varmış. Gün boyu adliyede olmadığından mı, yoksa polislerin unutkanlığı mı bilemiyorum, bu evrak imzalanmamış. Polisler bu evrakı imzalatmak üzere içinde bizim olduğumuz araçla saat gece 12.00’ye yaklaşırken savcının evine gittiler. Bir polis imzalatmak için arabadan indi ve binaya girdi. Biz de diğer polislerle birlikte arabada bekledik. O sırada polisin savcıya o kağıdı imzalattığı anın görüntüsü belirdi aklımda. Düşünsenize; savcı pijama ve terlikleriyle kapıyı açıyor, uykusu bölündüğü için homurdanıyor ve hızlı bir imza atıp sonrasında kapıyı kapatıp yatağına geri dönüyor. Bu, kendisi için uykusunu bölen ve ona yalnızca saniyelik rahatsızlık veren bir an iken, bizim için kapatılacağımız ve günlerimizi geçireceğimiz ve sevdiklerimizden uzak kalacağımız cezaevi sürecinin başlangıcıydı.

ÜA: Metris Cezaevine götürüldünüz değil mi?

MK: Evet. Metris’e geldiğimizde saat gece 12’yi geçmişti. Normal ve rencide edici olmayan bir aramadan geçirildikten sonra ayrı ayrı müşahade odalarına alındık. Ertesi gün de tek kişilik ayrı hücrelere alındık.

ÜA: Koşullarınız nasıldı?

MK: İyiydi. Tek kişilik hücrelerde kalmamıza rağmen, sabahtan akşama kadar ortak avluya Kıvanç’la beraber çıkabiliyorduk. Gardiyanların bize yaklaşımı da çok iyiydi. Ayrıca cezaevinin kütüphanesi de çok zengindi. Marks, Troçki kitaplarından Evrim Alataş’ın romanlarına kadar geniş bir liste vardı. Her gelen mahkum tahliye olduktan sonra kendisine gelen kitabı cezaevi kütüphanesine bırakıyormuş, bu gelenek sayesinde zengin bir liste oluşmuş.

ÜA: Metris’te ne kadar kaldınız?

MK: Beş gün. Gardiyanlardan biri , “Artık burada kalırsınız, başka yere gönderilmezsiniz” dedi. Ben de temizlik malzemeleri satın alıp neredeyse her köşeyi silecek şekilde ayrıntılı bir temizlik yaptım. Kendime bir de yeni, temiz bir nevresim aldım. Sonra ertesi gün, aynı gardiyan gelip “Çabuk toparlanın, Silivri’ye gidiyorsunuz!” dedi. Bir sürü alışveriş yapmıştık, kitaplarımız vardı. Eşyalarımızı hızlı bir şekilde çöp torbalarına doldurdular ve gardiyanın aceleciliğiyle beş dakika içinde toparlandık.

ÜA: Neden Silivri’ye gönderilmenize karar verilmiş, bir açıklama yapıldı mı?

MK: Yok hayır. Sadece gardiyanın biri, “CHP’li milletvekiller sizin tecritte olduğunuzu söylemiş, bu nedenle Silivri’ye gönderiliyorsunuz” dedi. Tabii ki inanmadım buna.

ÜA: Silivri Cezaevine götürülmeniz esnasında neler yaşadınız?

MK: Gardiyanlar bizi jandarmaya teslim ettiler. Jandarma mesafeli ve soğuk davrandı. Ellerimize kelepçe takıp araca bindirdiler ve Silivri Cezaevine götürdüler. Cezaevi girişinde avlu şeklinde bir karşılama alanı vardı. Jandarma bizi burada gardiyanlara teslim etti. Uzun yolculuktan, jandarmanın o soğuk mesafesinden sonra gardiyan görünce rahatladım, ama erken rahatlamışım.

ÜA: Neden?

MK: Çünkü tam bir arama terörüne maruz kaldık. Bütün eşyalarımızı yere yığdılar. Önce bizi arama odasına aldılar. Daha önce zaten elle aramışlardı. Üstümüzdekileri yalnızca iç çamaşırlarımız kalacak şekilde çıkarttırdılar. Çıkardığımız elbiseleri bir kaç kez x-ray’den geçirdiler. Daha sonra ellerimizi ensemize koyup çömelmemizi ve öksürmemizi istediler. Cihazı anüsümüze tutup tarama yaptılar. Çok utanç vericiydi. Tüm itirazlarımıza rağmen bunun rutin, herkese yapılan işlem olduğunu belirterek devam ettiler. Sonra eşya aramasına geçildi. İki plastik masa yan yana getirildi. Eşyalar o masalara koyuldu. Sonrasında o eşyalar iki gardiyan tarafından ayrı ayrı tek tek sıkılmak suretiyle tekrar arandı ve sonrasında da x-ray’dan geçirildi. Diş macununu, içinde bir şey olabilir diye kapağını açmadan iki kez sıkarak aramadan geçirdiler.

ÜA: Tüm bu arama işlemlerinde görüntü kaydı yapıldı mı?

MK: Aramanın yapıldığı alan tahminimce zaten kamera ile görüntüleniyordu. Bunu gardiyanlar da birkaç kez söylediler. Mesela, eşyalarım arasında not aldığım kağıtlarım vardı. Onları atabileceklerini söyledim. Kamera ile tüm işlemlerin izlendiğini, bunun sonradan sorun olabileceğini söyleyip notları benim çöpe atmamı istediler. Bu arama -yanlış hatırlamıyorsam- bir saatten fazla sürdü. Paketi açılmış tüm eşyaları çöpe attılar. Öylesine detaylı ve tekrar içeren bir arama ki, emin olun biz onları izlerken sıkıldık.

ÜA: Arama bitti. Peki sonrası?

MK: Aramanın bittiğini düşünme. Hücrenin kapısında bir daha aradılar. Atılmayan eşyalarımız poşetin içine konmuştu. Bunlar da yine tek tek gardiyanlar tarafından aranıp bana verildi. Bir an için kendimi Kuzuların Sessizliği filmindeki Hannibal karakteri derecesinde tehlikeli bir mahkum gibi hissettim (Gülüyor). Burada her şey için dilekçe yazmanız gerekiyor

ÜA: Peki hücreye ilk girdiğiniz an?

MK: İlk dikkatimi çeken çelik tezgah oldu, çok sevindim. Metris’te tezgah yoktu ve bulaşıklarımızı tuvalet/banyoda yıkamak zorunda kalıyordum. Şimdi artık tezgahım var (Gülüyor). Metris’te kaldığımız hücreye göre daha yeniydi, fakat Metris’te yaptığım son temizliği düşündüğümde burası oraya göre daha pisti. Fakat karar vermiştim, bu kez ayrıntılı temizlik yok. Geçen sefer yaptığımın ertesi günü Silivri’ye getirdiler ve o temizliğin keyfini süremedim. Şimdi o temizliği artık Kıvanç ile beraber aynı hücreye alındığımızda yaparım.

ÜA: Ayrı hücrelerde mi kalıyorsunuz?

MK: Evet. Bu kez aynı avluya da çıkamıyoruz. Yanımdaki hücrede tutulmadığını biliyorum. Öyle olsaydı, en azından bağırarak da olsa arada konuşabilme imkanımız olurdu belki.

ÜA: Kitap ve gazete konusunda durum nedir? Televizyonunuz var mı?

MK: Televizyon talebinde bulunmadım, düşünmüyorum. İlk üç gün kitaplarım verilmedi. Üçüncü günün sonrasında Metris’ten getirdiğim kitapları teslim ettiler. Birkaç kez dilekçe ile talep etmeme rağmen hala gazete vermediler, bekliyorum. Su ısıtıcısı, terlik, kupa ve radyo talep ettim. Onlara da henüz cevap verilmedi.

ÜA: Yoğun bir dilekçe yazma sürecine girmiş görünüyorsunuz.

MK: Evet, burada her şey için dilekçe yazmanız ve talep etmeniz gerekiyor. Yazmak problem değil fakat her dilekçeyi de öyle canınızın istediği an veremiyorsunuz. Hepsinin günü, saati var. Yine cevap da öyle aynı günde gelmiyor. Cevap gelse bile bu kez de talep ettiğiniz her şeyin günü var. Mesela gazete için ”Salı gününden başlayarak verilmeye başlanır” dendi. Şimdi de, “Ayın ilk Salısı verilir” deniyor. “Neden?” diye sorduğunuzda cevap hep aynı: “Genel uygulama”. Buradaki her “genel uygulama” aslında insansızlaştırılmanın, yabancılaştırılmanın, rutin altında makineleştirilmenin yani tecritin bir parçası. Emin olun ki bu tecrit ne kadar yoğun olursa olsun bir mektupla, duvar arkasında gelen bir insan sesiyle ve dışarıdaki dayanışmanın sıcaklığıyla her seferinde kırılıyor ve umutlanıyor insan.

ÜA: Cezaevinde bir gününüz nasıl geçiyor?

MK: Sabah 06.00 gibi uyanıyorum. Buraya özel bir durum değil, dışarıdayken de bu saatte uyanırdım. Sabah sayımında ve sonra da sabah 08.00’de avlu kapısını açıyorlar. Kahvaltımı yapıyorum. Sonrasında kitap okuyorum, avluya çıkıyorum, volta atıyorum. Eşim tespih getirdi. Çekip volta atıyorum, iyi oluyor (Gülüyor). Öğle ve akşam yemekleri var. Akşam 07:00’de de sayım var ve sonrasında da avluyu kapatıyorlar. Hergün en az bir avukat ziyaretimize geliyor. Bu muazzam bir dayanışma ve çok iyi geliyor.

ÜA: Müzik?

MK: Talep ettiğim radyoyu henüz alamadım. Hücremde tek kanal -TRT FM- yayın dinleyebildiğimiz duvara sabit radyo var. Haber dinlemek için genelde açıyorum. O da çok kısa veriyor. Fakat geçenlerde yine haber için açtığım bir ara Edip Akbayram’ın “Başın Öne Eğilmesin” şarkısını çaldılar, çok güzeldi ve iyi geldi. Geçenlerde yine açtığımda bu kez de Candan Erçetin, Sezen Aksu çaldılar ama genelde frekansımız pek tutmuyor (Gülüyor). Bir de TRT FM’i arayanlar var, Türkiye’nin her yerinden telefon geliyor, onlar da çok ilginç, sorulan sorular ve cevaplar tam bir tez konusu. Acaba bu konuya çalışmış olan var mıdır?

ÜA: Mektuplarınız düzenli ulaşıyor mu?

MK: Silivri’ye geldiğimden bugüne elime ulaşan mektup olmadı.

ÜA: Dışarıdaki dayanışmaya ve nöbetlere ilişkin ne söylersiniz?

MK: Tüm arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. Bu tecrit koşullarında dışarıdaki dayanışmanın haberi inanılmaz bir sıcaklık ve güç veriyor bize. Cezaevinde vegan bir arkadaş varmış, ismi yanlış bilmiyorsam Osman Evcan. Cezaevi yemekleriyle ilgili sorun yaşıyor ve uzun süredir yemek yiyemiyormuş. Onun sorununun da dışarıda konuşulmasını isterim.

ÜA: Tutuklanmanıza, iktidarın tehditlerine ve idari soruşturmalarına rağmen dışarıdaki dayanışmanın azalması beklenirken daha fazla arttığını görüyoruz. Sizce bunun nedeni nedir?

MK: Bence herkes artık bir uçurumun kenarına geldiğimizin farkında. Bu ülkede ifade özgürlüğünü savunamazsak, insanlar ölmesin diyemezsek, daha yapılacak ne kalır ki? İşte tam da bu cesaretin, imzacı sayısının artmasının ve dışarıdaki dayanışmanın büyümesinin sebebinin uçurum kenarında olmamız duygusunun net olarak hissedilmesinden kaynaklandığını düşünüyorum. Bulunduğumuz bu pozisyon, korku yerine daha sıkı bir kenetlenmeyi doğuruyor. Çünkü korkmanın, en temel haklarımızı savunamamanın bir adım ötesi yok. Biz suçsusuz ve haklıyız ve kimse de buna dokunamayacak.

ÜA: Son olarak ne söylemek istersiniz?

MK: Son söz Tevfik Fikret’in şiiri olsun:
Kimseden ümmid-i feyz etmem, dilenmem perr-ü-bâl
Kendi cevvim, kendi eflâkimde kendim tâirim,
İnhinâ tavk-ı esâretten girandır boynuma
Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim (akademisyenleriz)

kivanc

ÜA: Tutuklanma sonrasını, Metris’i ve Silivri’de maruz kaldığınız arama terörünü Muzaffer Kaya ile konuştuk. Ben bunların dışında başka bir şey sormak istiyorum: Bir matematikçi ile uzun süredir cezaevinde karşılaşmamıştım. Matematikçi olmanın cezaevinde bir yararını gördünüz mü?

KE: (Gülüyor) Yan hücrede kim olduğunu öğrenmek için top atmaya çalıştım. Fakat duvarlar çok yüksek olduğundan beceremedim. Sonrasında kinetik enerji, uzaklık, açı hesaplamaları yaparak yeniden denedim. Bir hayli yaklaştım. Bir iki ufak hesap hatasını giderebilirsem becerebileceğime inanıyorum.

ÜA: Yan hücrelerinizde kimler kalıyor?

KE: Müebbet hapis cezası almış kişiler var. Bana “Hocam” diye hitap ediyorlar. Ben de onlara aynı şekilde sesleniyorum. “Hoca sizsiniz” diye cevap veriyorlar ve hemen arkasında da “Allah kurtarsın” dileğinde bulunuyorlar. Burada hoca onlar, biz burada daha yeni bir haftalık olduk. Ben ODTÜ’lüyüm. “Hocam” bizde Sinan Cemgil’den yadigâr ve bir eşitlik ifadesi olarak kullanılır. Ben de burada buna sahip çıkıyorum ve birbirimize “Hocam” şeklinde sesleniyoruz (gülüyor).

ÜA: Tutuklanmanız sonrasında en çok endişe ettiğiniz konu ne oldu?

KE: Elbette oğlum. Sonrasında da, “Maillerimi kim cevaplayacak?” endişesine kapıldım(gülüyor). Ortak yazdığımız makaleler, yurt dışı konferansları, tez danışmanı olduğum kişiler sebebiyle birçok cevaplanması gereken mail vardı. Sağ olsun arkadaşlar bu konuyu dayanışma ile çözdüler. Bir diğer endişem de derslerim ve öğrencilerim oldu.

ÜA: Hakkınızda yazılan yazılarda en genç doçent unvanı alan kişi olduğunuz vurgulanıyor?

KE: (Gülüyor) Bu konu ilginç bir şekilde Metris Cezaevi girişinde karşıma çıktı. Cezaevindeki astsubay, “Zonguldaklı mısın?” diye sordu. Ben de, “Annem Zonguldak, babam Sivas doğumlu” dedim. “Nerede okudun matematiği?” şeklinde yeni bir soru sordu. “ODTÜ” dedim. Acıyarak baktı. “Ne zaman aldın doçentliği?”, “Geçen sene” dedim. Sonra başka soru sormadan gitti. Lisans ve üstü kariyerimi merak eden bir astsubay, hala da anlamış değilim merakını (gülüyor).

ÜA: Muzaffer Kaya gazete ve su ısıtıcısına ilişkin dilekçe vermiş olmasına rağmen hala alamadığını söyledi. Sizde durum nedir?

KE: Ben de verdim dilekçe, hala bekliyorum. Ayrıca Metris’te babam saat getirmişti. Silivri’ye gidişte elimden aldılar. Bana verilmesi için dilekçe verdim. “Saatin kontrolünün ücretinin hesabımdan karşılanması” şeklinde dilekçe vermem gerektiğini söylediler.

ÜA: Neden?

KE: Saatin içinde bir şey saklanıp saklanmadığını kontrol etmeleri gerekiyormuş. Fakat bu kontrol de bir ücrete tabi. Bunu da benim karşılamam gerekiyormuş. Aksi durumda vermiyorlar.

ÜA: Ücret ne kadar?

KE: 2 TL. Kabul ettim ve dilekçeyi istedikleri şekilde verdim.

ÜA: Geldiğinizden bugüne hiç mektup aldınız mı?

KE: Hayır. Metris’teyken çok güzel ve anlamlı üç mektup almıştım. Biri Erzurum Cezaevinde tutuklu Mimar Sinan öğrencisi, diğeri Mimar Sinan’dan meslektaşım ve diğeri de Hikmet Kıvılcımlı’nın avukatı Nizamettin Üstündağ’dan. Üçünü de Silivri’ye girişte aldılar.

ÜA: Cezaevinde bir gününüz nasıl geçiyor?

KE: Mecburen bir rutine bağlanıyor. Sabah sayımı, kahvaltı, kitap okuma, yazı, öğle yemeği, volta, kitap, yazı, akşam yemeği, kitap, arada avukat görüşleri.

ÜA: Kitaplarınızı alabildiniz mi?

KE: Evet, aldım. Beşi matematik olmak üzere toplam on kitabım var. Kütüphane listesini de istedim. Fakat buradaki kütüphane Metris’teki kadar zengin değil. Burada daha çok dini içerikli kitaplar var.

ÜA: Tutuklanmaya kadar olan yargı sürecini matematik disiplini üzerinden değerlendirebilir misiniz?

KE: Aslında matematik ve hukuk birbirinden çok uzak alanlar değil. Unutmayalım ki tarihte en meşhur matematikçilerden biri asıl işi yargıçlık olan Pierre De Fermat’dır. Fakat örneklem günümüz Türkiye yargı sistemi olduğunda bağlantı kurmak zorlaşıyor (gülüyor). Matematikte değişkenler vardır. Denklemler bu değişkenlere göre her seferinde farklı değerler alır. Bu matematiğin temel kurallarındandır. Hukukta da her davayı bir denklem olarak değerlendirirseniz değişkenlere göre farklı değerlendirmeler alması gerekir. Bu değişkenler kişinin ifadesi, içtihatlar, deliller vb. birçok husus olabilir. Bir fonksiyona, denkleme değişik değerler verdiğinde değiştirebilirsin. Fakat bizim davamızda gördük ki, avukatlarımız savunma, bizler ifade adı altında ne hukuki değer verirsek verelim, mahkemenin çok önceden belirlenmiş kararını değiştirmek mümkün değildi.

ÜA: Tecriti anlatır mısınız?

KE: F tipine ilk günden beri karşı çıktım. Ama tecrit denince ne denmek istendiğini buraya gelince daha iyi anladım. Burada tecrit altında yapılan uygulamaların hepsinin temel hedefi sizi kendinize yabancılaştırmak ve insan olmak iradesini kırmak. İki kişinin yan yana gelmesinden bile korkuyorlar. Bir anlamda insanın insanı unutmasını dayatıyorlar. Böylece mahkeme hakkınızda ne karar verirse versin, buradaki tecrit uygulamaları o cezalar dışında ayrı bir cezaya dönüşüyor. Fakat her ne kadar tek başına kalsan da insan olma, insana ihtiyaç duyma isteği ve bilinci duvarları aşıyor ve engel tanımıyor. Bunun için yalnızca gökyüzünü bile görmek yeterli.

ÜA: Dışarıda en çok özledikleriniz?

KE: Rutin olan hiçbir şeyi bir süre yapmak istemiyorum (gülüyor). Oğlumu, nişanlımı, öğrencilerimi ve elbette arkadaşlarımı çok özledim.

ÜA: İddianameyi okudunuz mu?

KE: Evet. Hukuk eğitimi almış bir insan nasıl böyle bir metin yazar, anlamakta zorlanıyorum.

ÜA: Dışarıdaki dayanışma ile ilgili düşünceleriniz?

KE: Kelimelerle anlatılmayacak kadar bize güç veriyor. Her duyduğumda içim ısınıyor ve heyecanlanıyorum. Herkese teşekkür ediyorum.

ÜA: Dayanışmanın gün geçtikçe büyümesinin nedeninin ne olduğunu düşünüyorsunuz?

KE: İktidarın söylemi, tavırları ve onunla beraber hareket eden kurumların tavırları. Nazi subayı ile Picasso arasında Guernicia tablosuna ilişkin geçen diyaloğu bilirsiniz. Subay Picasso’ya “Bunu siz mi yaptınız?” diye sorduğunda Picasso, “Hayır, siz yaptınız” cevabını vermiştir. Her şeyi iktidar olan kişiler yaptı. Bildiriyi de onlar yazdı, Barış İçin Akademisyenleri de onlar kurdu, bu dayanışmayı da onlar örgütledi. Tabloya bakmaları yeterli.

ÜA: Yaşadığınız tutukluluğu geçmişten bir örnekle kıyaslamanızı istesek, aklınıza ne gelir?

KE: 12 Mart mahkemeleri ve Sakıncalı Piyade. Fakat orada bile daha insani bir durum var. En azından oradaki ‘sakıncalılar” koğuşta kalıyor ve gardiyanlar “Allah kurtarsın” diyor. Şimdiki robotlaştırılmış gardiyanlar ve tecrit yok.

ÜA: Son söz olarak ne söylemek istersiniz?

KE: Tevfik Fikret’ten, “Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür akademisyenleriz”

ÜA: Onu Muzaffer Kaya son söz olarak söyledi (gülüşüyoruz)

KE: Gerçekten mi? Demek aynı anda aynı şeyi düşünmüşüz. Bu konu üzerine de inanın daha önce hiç konuşmamıştık. Demek ki tecrit altında tutulsak da, yine de aynı şeyleri düşünüyor ve duyumsuyormuşuz (gülüyor). O vakit ben de, “Konuşma yasağına da söyleme mecburiyetine de nefesimiz yettiği sürece karşı duracağız. Bilim itaatsiz olana ihtiyaç duyar” diyorum. Bak şimdi merak ettim, acaba bu söylediklerim de Muzaffer’in aklına gelmiş midir?

4 Comments

Filed under şey