Kıvanç Ersoy’un Voltada Yazdığı Fantastik Öykü’nün Tamamı Bir Arada

voltada

Floransalı bir şair olarak geçirdiği majör yaşamını çoktan tamamlamış olmasına rağmen, dünyaya bir defa daha insan olarak dönmek isteyen, majör yaşamındaki adıyla Dante Alighieri, Reenkarnasyon Moderatörü ile uzun yıllardır, tahmin edilen ısrarcılığıyla sürdürdüğü müzakereler sonucunda, insan olarak olmasa da, dünyaya tekrar dönebilme hakkını elde ettiği için mutluydu. Aslında bu şansı biraz da – kendi de amatörce şiir yazdığı için- şairleri çok seven, onlara iyi davranan Moderatör şairlerin bir dediğini iki etmez, ne zaman isteseler, reenkarnasyon sırasını bekleyen bütün talepkâr ruhların önüne geçmelerine de göz yumarak genelde ilk tercihlerinde belirttikleri şekilde dünyaya dönmelerini sağlardı. Ancak Dante, majör yaşamındaki ölümünden itibaren neredeyse yedi yüz yıl geçmesine ve sürekli reenkarnasyon başvurunda bulunmasına rağmen henüz hiç dünyaya dönmemişti.

Moderatör yıllardır Dante’yi “dilekçesinin henüz kurula sunulmadığı”, “imzada beklediği”, “teknik aksaklıktan dolayı ellerine ulaşmadığı gibi gerekçelerle oyalıyor, diğer taraftan da kendisini “başkaları asırlarca beklerken Alem’in reenkarnasyon olanaklarını şair dostlarına peşkeş çekmekle” suçlayarak Yukarı’ya şikâyet eden talepkâr ruhlara da kendisine haksızlık ettikleri, Dante’nin de üstelik de şair olduğu halde yedi yüzyıldır beklediğini söyleyebiliyordu. Âlem’in şairlere ayrılan kısmı, şairler sıkça dünyaya döndüğünden, tenha olabiliyordu. “Maddeden ayrı ruha inanmadığı için” ilk anda Âlem’e adaptasyon sorunu çekse de bir süre sonra oranın da en büyük şairi olan, “bana yeter bu yüzyılda olduğum safta olmak” diyerek 20. yüzyıldan sonra reenkarne olmayı reddeden Nâzım Hikmet ve neredeyse yedi yüzyıldır bütün reenkarnasyon talepleri reddedilen Dante, Âlem’in şairlere ayrılan kısmında yan yana iki evde kalıyorlardı.

Sabırlı bir ruh olan Dante, yıllardır Moderatör’ün uydurduğu bütün bahanelere inanırken yaklaşık elli yıl önce, yetenekli bir ajitatör olan yeni komşusunun taşınmasından sonra daha isyankâr bir ruh haline sürüklenmiştir. Buraya gelmesinden beri geçen yedi yüzyılda Vergilius on defa, Shakespeare sekiz defa, Puşkin üç defa reenkarne olmuşlardı. İntihar etmek gibi, Moderatör’ün mavi gezegende görmek istemediği hareketlerin başında bir edimle majör yaşamlarına son verdikleri halde Yesenin ve Mayakovski’ye bile bir şans vermiş olan Moderatör, kendince haksız bulduğu bu duruma itiraz eden Dante’yi “öyle deme, onların hayal kırıklığının yanında seninki hiç kalır” diyerek empati yapmaya davet etmiş. Bu sözden hiçbir şey anlamayan Dante’ye “İhanete Uğrayan Devrim” diye bir kitap tavsiye etmişti.

Bütün dilekçelerinin reddedilmesini kendi kafasında, dünyadayken yazdığı kitapta Âlem’in gerçeğe çok yakın bir tasvirini yapmış olmasına bağlayan Dante, yetenekli ajitatör komşusunun da etkisiyle giderek daha sert dilekçeler yazıyordu ama sonuç alamıyordu. Çünkü bütün başvurularının reddedilmesinin Dante’nin hayal bile edemeyeceği bir nedeni vardı ki, ajitatör komşusu Nâzım, bir ara Beatrice ile aynı kentte reenkarne olmuş eski arkadaşı şair Silva Gabudikyan’dan duymuş ve üzmemek için Dante’ye asla söylememeye yemin etmişti. Gerçek neden gerçekten acıydı: Platonik ve ilahi aşkı Beatrice yaşarken sadece birkaç defa karşılaştığı halde hakkında olmadık sözler söylendiğini duyduğu, ısrarcı tavırlarından daha hayattayken tiksindiği bu “psikopat” ve “ezik” hayranı (ki bunlar Beatrice’nin son yıllarda duyduğu sözcüklerdi) bir daha görmek istemiyordu. Genç yaşında majör yaşamı sona erdiğinde, genç ölen talihsizlere verilen o tek dilek hakkı ona da verilmiş ve o da “o durante midir nedir” diye adını bile anmamaya çalışarak söz ettiği “ezik tiple” bir daha karşılaşmamayı dilemişti. Çileli ve talihsiz genç kızın dileği çok yukarılarda bir yerlerde kabul edilmiş olduğu için, Moderatör yedi yüz yıl boyunca o yoğun iş yükünün yanında Dante’yi oyalamak gibi bir görevi de üstlenmek zorunda kalmıştı.

Beatrice, Dante’nin öldüğü gün, uzun süreliğine Alem’den uzaklaşmak amacıyla ortalama 300 yıl yaşadıklarını düşündüğü için kaplumbağa olarak dünyaya dönmek üzere dilekçe verdi. Daha sonra Hint Okyanusu sahillerinde bir papağan olarak 150 yıl kadar zaman geçirdi. Dünyaya sonuncu gelince, birinci tercih olarak yüzyıllarca yıl yaşayan bir ulu çınar olmayı seçti ve her zamanki gibi ilk reenkarnasyon tercihine yerleşti. Yüzlerce yıldır rahat ve “Dante denen o ezik tipten” uzakta mutluydu. Son on yılda köklerini saldığı şehirde ciddi bir ağaç kıyımı vardı. “Atalarının son istirahatgahının yerine yapılmış bir parkta bir meşe fidanı olarak reenkarne edilmeyi tercih etmiş ve şair olduğu için ilk tercihine doğrudan yerleşmiş olan Silva Gabudikyan şehrin bütün ağaçlarına önce iyi haberler uçurmuştu. Silva’nın da bulunduğu parkı yıkmak isteyenlere gençler direnmiş ve ağaç katliamını engellemişti. İki hafta boyunca parktaki bütün ağaçlardan güzel haberler geldikten sonra ne yazık ki gençler zorla parktan çıkarılmış, yine de park yıkılmaktan kurtulmuş, ama maalesef aralarında Silva’nın da bulunduğu bir kaç ağaç kesilmişti. Beatrice’nin yüzyıllardır köklerini saldığı o topraklar böyle bir isyana ilk defa tanık olmuşlardı. Buldozerler Beatrice’nin yaşadığı ormana geldiklerinde gençler yine direnmiş ancak bu sefer şehrin oldukça kuzeyinde kalan bu bölgede direniş kitleselleşememişti. Beatrice umutsuzdu. Dante ile karşılaşma ihtimali canını sıkıyor, tekrar reenkarne olup yeni bir yaşama alışmak da zor geliyordu. Neden biraz da “o Dante olacak boyu devrilesice” reenkarne olmuyordu ki? Böylece o da Alem’de biraz dinlenebilirdi.

Beatrice’nin bu yakınmaları Moderatör’e ulaştığında, Moderatör sevinçten havalara uçtu. İlk defa şu Dante denen baş belasından bir süre de olsa kurtulabilmesi için eline bir fırsat geçmişti. Hemen onu dünyaya gönderebildi. Dante dilekçesinin kabul edildiğini duyunca önce şüphelendi. Dünyada herhangi bir yere değil, Beatrice’nin yaşadığı şehre gitmek istiyordu. Yaşlandıkça duygusal tarafı ağır bastığı herkesçe bilinen komşusu Nazım, yine memleketinden söz ettiği duygulu bir anında Beatrice’nin “yedi tepeli bir şehrinde bir ağaç olduğunu” ağzından kaçırıvermişti. Aslında kendisi de majör yaşamından önce o şehirde bir süre ceviz ağacı olarak yaşamış, Beatrice’nin orada olduğunu daha o zaman duymuş, eski arkadaşı Silva’nın Alem’e geri dönüşünden sonra, Beatrice’nin hala orada olduğunu duyup hayret etmişti. Eski bir komünist olarak sır tutmaya yatkın olması beklenirken, duygusal bir anında birden ağzından kaçırmıştı Beatrice’nin hala o “mavi limanda” bir çınar olduğunu. Yine de yeminine sadık kalıp Beatrice’nin onu görmek istemediğini Dante’ye söylememişti. Ümidini yitirmesini istememişti. Dante için o kadar üzülüyordu ki durumunun umutsuz olduğunu bildiği halde, belki bu sefer Beatrice’yi etkilemesinde yardımcı olur diye zamanında Piraye’ye yazdığı bazı şiirlerini de Beatrice’ye okuması için Dante’ye ezberletmişti.

Moderatör Dante’ye reenkarnasyona hazır olmasını söylediğinde Dante iki şartım var dedi. Bumlardan birincisi Beatrice’nin bulunduğu şehre gönderilmek, ikincisi ağaçlara konabilecek bir kuş olmak. Moderatör Beatrice’nin bulunduğu ormana buldozerlerin saldırdığı gün, bir elektrikli testere Beatrice’yi Alem’e geri göndermeden az önce bu talebi kabul ederek hem Beatrice’nin dileğine aykırı bir iş yapmamış, hem de Dante’nin bir talebini yedi yüz yılda ilk defa da olsa kabul etmiş oldu. Yine de yedi yüz yıldır her gün kendisini baş ağrılarına sevk etmiş bu garip adamın bütün taleplerin kabul etmemiş olmak için kuş olmasına izin vermedi. Ancak isteyince çekirge olarak gönderebileceğini söyledi. Bir de iyilik yaptı, aralarında 1300 yıllık büyük bir yaş farkı olmasına rağmen Dante’nin yaşıtı gibi davrandığı Vergilius’u da -hem bu garibana göz kulak olsun diye- Dante ile beraber bir uğurböceği olarak reenkarne edecekti.

Çekirge olmak Dante’ye “en azından birden fazla şansa sahip olmak” gibi de gözüktüğünden teklifi sevinçle kabul etti. Moderatör düğmeye bastı ve Vergilius ile Dante, Beatrice’nin yaşadığı şehirde bir uğurböceği ve bir çekirge olarak döndüler. Dante, Beatrice’yi bir an önce bulmak istediği için ikisi de yetişkin birer hayvan olarak döndürüldüler, bu nedenle minik birer zembille inmiş, yetişkin birer uğurböceği ve çekirge olarak şehrin semalarında rüzgara kapılıp en azından birbirine yakın yerlere düştüler. Vergilius, majör yaşamından sonra on birinci reenkarnasyonunu idrak ettiğinden olacak duruma gayet alışkındı. Önce çevresine baktı: Bulunduğu yer aşağı yukarı küp şeklinde, çatısı olmayan bir odaydı. Mavi gökyüzünü görmek mümkündü, ama küpün diğer yüzleri sarı duvarlardan ve beton bir zeminden oluşuyordu. Zeminin tam ortasında bir mazgal vardı, küçük bir uğurböceği olarak Vergilius birinci vazifesinin mazgala düşmemek olduğunu düşündü. Odanın karşılıklı iki duvarında birer kapı ve birer pencere vardı. Güneş yeni doğmuştu, ama duvarlar çok yüksek olduğundan henüz bu çatısı olmayan odaya vurmamıştı. Birkaç saat sonra aynı renk kıyafetler giymiş yedi adam, hızlı adımlarla bir kapıdan koşarak girip diğer kapıyı açtılar. İçeride bir oda, odada ise bir masa başında oturan başka bir adam vardı. Vergilius deneyimli bir reenkarnasyon gezgini olarak üniformalıların devlet görevlisi olduğunu tahmin etmekle beraber içerideki adamın ne tür bir kişi olduğunu tam anlayamadı. Bir masanın başında bir deftere bir şeyler yazıyordu. Kağıtta alfa, beta, psi gibi onun kullandığı alfabeden harfler de olduğu için önce yazılanları anlayabileceğini düşündü ama bildiği hiçbir dile benzemediğini fark etmesi geç olmadı. İçerideki adam bu odaya kapatılmış olduğuna göre bir mahkum olmalıydı, bu durumda diğer yedi üniformalı da ya asker ya da gardiyan olabilirdi. İçerideki adam gardiyanlar odaya hızla hücum ettiği halde sandalyesinden kalkmadı, hatta Vergilius’un hareketlerinden anladığına göre odasına ayakkabıyla girip üst kata kadar da çıktıkları için gardiyanlara kızmış olmalıydı. Gardiyanlar üstü açık odaya -burası da bir avlu olmalıydı- açılan kapıyı açık bırakıp gittiler. İçerideki adam avluda önce hızlı hızlı yürümeye, sonra da koşmaya başladı. Vergilius iyi bildiği bir alfabede hiç anlamadığı şeyler yazan bu garip adamın hızlı adımlarıyla ezilmemek için kendini duvara attı. Bir süre sonra adam yorulmuş olmalı ki, tekrar odasına girip bu sefer bir elinde bir sandalye diğer elinde bir gazete tekrar avluya çıktı (tabii ki on birinci reenkarnasyonundaki Vergilius gazete nedir haberdardı). Sandalyesine oturup gazetesini okurken bir ara gözü Vergilius’a takıldı. Önce onu eline aldı, sonra içeri girip bir adet küp şeker getirerek Vergilius ve küp şekeri yere bıraktı. Vergilius bu güzel sabah kahvaltısına hayır diyecek değildi, yiyebildiği kadar yedi. Halden anlayan biri olduğu anlaşılan adam, bu sefer yere biraz su döktü, ve daha sonra yemesi için biraz daha şeker bırakıp gazetesinin başına döndü.

Vergilius şeker ve sudan oluşan ziyafetini çekerken iki duvar ötede tıpatıp aynı başka bir avluya düşen çekirge Dante düştüğü yere CEHENNEM adını vermişti. Bu sefer Cehennem’deki rehberi Vergilius da yanında değildi. Yiyecek ve su veren kimse de yoktu. Bir çekirge olmanın avantajını kullanıp duvarı aşabileceğini düşündüyse de birkaç sıçrama denemesinden sonra bu duvarın bir çekirge için bile aşılamayacak kadar yüksek olduğunu fark etti. Beatrice’ye kavuşacağı günü düşünerek uyuyakaldı.

Ertesi gün Dante ayak sesleriyle uyandı. Bir gün önce Vergilius’un tanık olduğu gibi, yine yedi adam avluya hızla dalıp iç odaya açılan kapıyı açtılar. İçeriden üç kişi çıktı. İkisi bir yere gitmeye hazırmış gibi bekleyen bu üç kişinin kim olduğunu merak eden Dante, o an “ustanın” yani Vergilius’un da bu yakınlarda olabileceğini düşündü. Belki usta orada olsa “Niçin sormuyorsun gördüğün ruhların sahiplerini?” diye söze başlardı yine. “Gitmeden daha ileri, bil ki bunlar günahkar değil”. Usta dediği Vergilius’un ağzından kendi yazdığı şiiri hatırlamasına güldü (tabii bir çekirge ne kadar gülebilirse). İçerideki adamlardan ikisi aynı renk giyinmiş yedi adamla birlikte gittiler. Yalnız kalan sonuncusu Dante’yi fark etti, herhalde zıplayarak bu duvarı aşamayacağını düşünüp acımış olacak ki eline alıp içeri girdi, merdivenden ikinci kata çıktılar, adam pencereyi açtı ve Dante’yi pencerenin önüne bıraktı. Dante, aşağı baktığında bir gün önce uyuduğu avluyu görüyordu. Yukarı baktığında duvarı aşmanın -bir çekirge olduğunu da düşününce- artık daha kolay olduğunu fark etti. Bulunduğu pencere önünden zıplayıp dikenli telleri de aşarak çatıya çıkabildi. Yedi yüzyıl önce yazdığı dizeleri hatırladı. “Kayanın üstünde yola koyulduk, yol engebeli, bozuk ve dardı” diye tarif ettiği yere benziyordu bu kiremitsiz çatı da. Yolun bu kısmına ARAF adını verdi. Halen Vergilius’u göremiyordu. Çok uzakta olamazdı. Birkaç sıçrayışta çatıdan düşmemeye çalışarak birbirine benzeyen avlulara bakıp çekirge gözleriyle bir uğurböceği görmeyi umuyordu.

Bu sırada Vergilius, sabah gardiyanlar kapıdan hışımla girdiğinde uyanmış, ona şeker veren, Latince harflerle garip ifadeler yazan öfkeli mahkumun avluya çıkıp şeker ve su vermesini beklemeye başlamıştı. Dante’yi göremediğine üzülüyor denemezdi. Bu zamansız reenkarnasyonu zaten başta istememişti, sadece eğer Dante’ye göz kulak olup Moderatör’ün bir parça dinlenmesine yetecek kadar süre boyunca dünyada kalmasını sağlarsa, Moderatör ona tekrar insan olarak dünyaya dönmesine yardımcı olacağını söylediği için sonunda kabul etmişti. Yoksa 1300 yaş küçük olduğu halde beraber postal bağlamış gibi davranan bu Floransalı şairden haz ettiği söylenemezdi.

Buna karşın, Dante onu çok seviyor ve güveniyordu. Dönüp durduğu dikenli tellerle kaplı garip çatıdan aşağı bakarken “Ustam efendim, söyle bana” diyordu, “kendisinin ya da başkasının çabasıyla buradan çıkıp da kutsanan biri var mı?”

Böyle eski şiirlerini hatırlamadığı anlarda çatıda oradan oraya zıplayan Dante, sonunda bir avluda yan yana yürüyen iki adam ve yerde çok sayıda küp şeker gördü (Dante, Vergilius’un aksine, on dört yüzyıldan sonra dünyaya geri dönmediği için gördüklerinin küp şeker olduğunu bilmiyordu, sadece yiyecek kokusu aldığından emindi). Çatıdan aşağı atladı ve şekerlerin yanına doğru ilerledi.

Şeker yığınının ortasında karnı tok, sırtı pek bir şekilde yatan uğurböceği Vergilius’u gördü. Vergilius bu duruma çok sevinmemişti, ama Moderatör’e verdiği sözü tutmak için olacak sevinmiş gibi yaptı. Moderatör’ün görevini iyi yaptığını düşünmesi önemliydi, dünyaya tekrar insan olarak gelebilmesi tamamen bu görevdeki başarısına bağlıydı. Gerçi Moderatör’ün de istikbali parlak gözükmüyordu. 19. yüzyılda, amcasının isminin gölgesinde kendi halinde bir gençken cumhurbaşkanı seçildikten sonra kendisini imparator ilan eden Louis Bonaparte diye birine (ki bu kişinin amcasına trajedi, kendisine komedi deniyordu) insan olarak dünyaya geri dönme hakkı verdiği söyleniyordu. Buraya kadarla kalsa iyi, bu Louis Bonaparte yine bir yerlerde cumhurbaşkanı seçilmeyi de başarmış, imparatorluğunu ilan etmese de az kalmış gibi duruyordu. Moderatör’ün kendisi de bu kişiyi tekrar dünyaya gönderdiğine çok pişmandı ama artık yapabileceği bir şey yoktu.

Dante, Vergilius’u gördüğüne çok sevinmişti. Soracağı bir sürü soru vardı. Avluda volta atan iki adam -uğurböceğine basmamak için- etrafını küp şekerlerle sarmışlardı.

Komşusu Dante’yi merak eden Nazım, arkadaşı Silva Gabudikyan’la beraber bir ekrandan avluyu izliyordu. “Volta atan iki adam” dedi Silva’ya, “bizimkiler”. Mahpusu nerede görse tanırdı. “Barışı istediler, hapse düştüler. En ala mertebeye ermiş de yatarlar”.

Avluda volta atan iki adam, her şeyden habersiz sandalyelere oturup gazetelerini açtılar. Gazetede “Tutuklu akademisyenlere özgürlük” yazılı bir pankart taşıyan gençleri ve kendi isimlerini gördüler. Özgürlüklerine kavuşacakları günün çok yakın olduğunu biliyorlardı. Voltaya devam ettiler.

O akşam üniformalılar geri geldiğinde Vergilius’un aklına parlak bir fikir geldi. Hemen uçarak bir üniformalının sırtına konmayı başardı. “Bu lanet yerden çıkmamız lazım dostum” diye seslendi Dante, Vergilius’un bu kendisine tuhaf gelen konuşma biçimine reenkarnasyonlarından birinde çok Amerikan filmi izleyerek alıştığını bilemezdi. Daha sonra bu kaçışı “ustam gülümseyerek yüreklendirdi, gizlerin içine soktu beni” diye anlatacağını düşünürken gardiyanın aldığı çöp poşetinin içine atlamayı başardı. Kaçış planı kusursuz işliyordu. Çöp poşetini taşıyan gardiyan poşeti binanın en dışında bir çöp kovasına atarken Vergilius da tekrar uçarak öğrencisinin içinde olduğu çöp kovasının üzerinde dolanmaya başladı. Bir süre sonra Dante içinde bulunduğu çöp kovasından zar zor da olsa çıkabildi. Ertesi gün öğlen saatlerine kadar süren uzun bir bekleyişten sonra Vergilius, bütün çöp kovalarının büyük bir kamyona boşaltıldığını fark etti. Kahramanlarımız bu kamyonun bir yerine konmayı da başardılar. Birbirine benzeyen sarı binaların ve yeşil elbiseli adamların olduğu bu garip diyardan acilen kaçmaları gerektiğini düşünen Vergilius, kamyon on beş-yirmi dakika sonra tel örgülerin bittiği yerde büyük bir kapıdan geçerken “şimdi” diye seslendi ve biri uçarak diğeri zıplayarak toprağa ayak basmayı başardılar.

Karşılarında son birkaç gündür gördükleri üniformalılara benzemeyen çok sayıda kadın ve erkekten oluşan bir kalabalık vardı. Vergilius’a küp şeker ikram eden iki adamın ve daha önce görmedikleri güler yüzlü iki kadının resimlerini taşıyorlardı. Bir yandan coşkulu türküler söylüyor, yüzleri umutla gülüyor ama çok kararlı ve öfkeli de durmuyorlardı. Dante yolculuklarının bu kısmında vardıkları yere CENNET adını verdi. Uğurböceği Vergilius uçarak “Tutuklu akademisyenlere özgürlük” yazdığını bizim bildiğimiz pankartın bir köşesine kondu. Nazım, Silva’nın geldiği o parkı korumaya çalışırken öldürülen gençlerden birine “umutlu olmalıyız kardeşim Ali İsmail” diyordu, “BİZ KAZANACAĞIZ”.

BİTTİ

(Kaynak)

2 Yorum

Filed under kurgu