Cinsel fark üzerine — Slavoj Žižek

… Bu tersyüz noktası Evrensel’i kuran istisnadır. [*]

Hegel’in her cinsin tek bir türü olduğu savı, öbür türün cinsin kendisi olduğu savı, aynı paradoksal tersyüz noktasına yöneliktir. Örneğin ‘Zengin insanlar parası olan fakir insanlardır’ dediğimizde, bu tanım ters çevrilemez – ‘Fakir insanlar parası olmayan zengin insanlardır’ diyemeyiz. ‘Fakir insanlar’ ve ‘zengin insanlar’ diye iki türüne ayrılan nötr bir ‘insanlar’ cinsine sahip değiliz: Cins ‘fakir insanlar’dır, bu cinsin türü olan ‘zengin insanlar’ı elde etmek için bu cinse türsel farkı [differencia specifica] (para) eklemek zorundayız. Psikanalizin cinsel fark tasavvuru da bununla homolog gibidir: ‘Kadın iğdiş edilmiş adamdır’. Burada yine bu önerme ‘Adam falluslu kadındır’ diye tersine çevrilemez. Fakat bundan adamın erkek olarak ontolojik önceliği olduğu sonucunu çıkarmak yanlış olurdu. Hegelcilikteki paradoks, türsel farkın ‘kesilmesi’nin cinsin kendisinde teşkil edici oluşudur. Başka bir deyişle iğdiş edilme, adam cinsini tanımlar; iğdişle işaretlenmemiş ‘nötr’ evrensel İnsan, olsa olsa iğdişin inkarını belirtir.

Lacan’ın burada becerdiği iş, cinsel farkı, katı Kantçı anlamda aşkınsal düzeyde tasavvur etmektir – yani hiçbir ‘patolojik’ ampirik içeriğe atıf yapmadan tasavvur etmektir. Onun cinsel fark tanımlaması aynı zamanda ‘özcülük’ tehlikesinden de kaçınır, çünkü onun tasavvurunda iki cinsel konumun her birinin ‘özü’, türsel bir bağdaşmazlık biçimidir, çatışkı biçimidir. ‘Kadının özü’ pozitif bir varlık değil, bir çıkmazdır [impasse], onu ‘kadın olmaktan’ alıkoyan bir açmazdır [deadlock]. Bu bakımdan Lacan sadece Hegel’i izler, o da özcülük eleştirisini bizzat öz mefhumunun özcü olmadığını söyleyerek cevaplardı – ‘özün özü’ onun bağdaşmazlığında, kendi inherent bölünmesinde [splitting] yatar; ya da Derrida’nın diyebileceği gibi, öz kendi ‘özsel’ karakterini ancak bağdaşımsız stratejilere başvurarak öne sürebilir, Irma’nın iğnesi rüyasında Freud’un ödünç alınan şemsiyeye dair argümanındaki gibi (şemsiyeyi sana sapasağlam iade etmiştim; senden ödünç aldığımda zaten hasar görmüştü…). Bu ‘inşasızlaştırma’nın [deconstruction] emsal vakasını Hegel Ruhun Görüngübilimi‘nde Kant’ı eleştirirken söyler: Hegel Kant’ın kendi ‘etik biçimciliğini’ öne sürmek için bir sürü ‘gayrımeşru’ Verstellunglar becermeye [ayarlar çekmeye] (bir çıkarımın orta yerinde anahtar [key] kavramların anlamını değiştirmeye, vb.) mecbur kaldığını ortaya çıkarır.

İşte bu yüzden Lacan’ın ‘cinsiyetlenme formülleri’ ile Kant’ın saf akıl antinomileri arasında koşutluk kurmak çok yerindedir [fully justified]: Lacan’daki ‘eril’ ya da ‘dişil’, süje üstüne pozitif enformasyon sağlayan –yani onun bazı görüngüsel özelliklerini adlandıran– bir yüklem değildir; o daha çok, Kant’ın tasavvurunda saf negatif bir belirlenim olan, belirli bir sınırı adlandırmakla, kaydetmekle kalan şeyin bir örneğidir – daha net [precisely] söylersek: süjenin görüngüsel gerçeklik dahilinde bir nesne gibi teşkil edilmesini sağlayabilecek kendi kimliklenme teşebbüsünde başarısız kalışının türsel bir modalitesidir. Bu açıdan Lacan, cinsel farkın birbirine eklenerek beraberce İnsan bütününü oluşturan iki karşıt kutbun ilişkisi olması mefhumundan alabildiğine uzaktır: ‘eril’ ve ‘dişil’ İnsan cinsinin iki türü değildir, daha çok, süjenin İnsan kimliğinin tamlığına ulaşmakta başarısız kalışının iki şeklidir. ‘Adam’ ve ‘kadın’ beraberce bir Bütün oluşturmaz, çünkü her birisi zaten kendi içinde başarısız kalmış bir Bütündür.

Böylece Lacan’ın cinsel fark kavramlaştırmasının kötü ünlü ‘ikili mantık’ tuzağından neden kaçındığı da açık olmalıdır: onda ‘eril’ ve ‘dişil’, karşıt yüklemlerin art arda dizilmesi kılığında (etkin/edilgin, sebep/etki, akıl/seziş; vb.) karşı karşıya konmazlar; daha çok, ‘eril’de ve ‘dişil’de, bu karşıtlıklardaki çatışık ilişkinin kendisine dair farklı modaliteler vardır. ‘Adam’, kadın-etkinin bir sebebi değildir, sebep ve etki arasındaki ilişkiye dair türsel bir modalitedir (onda: sebep ve etkilerin çizgisel sıralanışı ve istisna tutulan eşsiz öğe, Son Sebep vardır), buna karşın ‘kadın’ farklı bir modaliteyi imletir (onda: sebebin kendi etkilerinin bir etkisi gibi işlev gördüğü bir çeşit sarmaşık ‘etkileşim’ vardır). Cinsel hazlar sahasında, eril ekonomi ‘teleolojik’ olma eğilimindedir, fallik orgazmın mükemmel haz [pleasure par excellence] oluşunu merkez alır, dişil ekonomide ise teleolojik bir merkez ilke etrafında örgütlenmemiş bazı hazların dağıtık bir ağı vardır. Sonuçta ‘eril’ ve ‘dişil’, cevherli iki pozitif varlık değil, bir ve aynı varlığın iki farklı modalitesidir: eril bir söylemi ‘dişileştirmek’ için onun türsel ‘tonalite’sini –bazen neredeyse hiç algılanamadan– değiştirmek yeterlidir.

İşte burada Foucaultcu ‘inşacılar’la Lacan’ın yolu ayrılır: ‘inşacılar’a göre cinsellik doğal bir veri değil, bir brikolajdır, heterojen söylemsel pratiklerin yapay bir birleştirmesidir; Lacan ise naif cevherciliğe dönüş yapmadan bu görüşü reddeder. Ona göre cinsel fark söylemsel, simgesel bir inşa değildir; o tam olarak simgeleştirmenin başarısız kaldığı noktada ortaya çıkar: cinsiyetli oluruz çünkü simgeleştirme her zaman kendi inherent imkansızlığı ile karşı karşıya gelir. Buradaki mesele ‘gerçek’, ‘somut’ cinselliklerin ‘adam’ veya ‘kadın’ denen simgesel inşalara asla tam olarak uyamamaları değildir: mesele daha çok, bu simgesel inşanın kendisinin belli bir köklü açmaza [fundamental deadlock] ek olarak gelmesidir. Kısacası, cinsel farkı simgeleştirmek mümkün olsaydı, iki cinsiyetimiz değil tek bir cinsiyetimiz olurdu. ‘Erkek’ ve ‘dişi’, Bütünü oluşturan iki tamamlayıcı parça değildir, bu Bütünü simgeleştirmeye dönük iki (başarısız) denemedir.

Slavoj Žižek 1994 Keyfin Metastazları: Kadınlar ve Sebepsellik Üzerine Altı Deneme, s. 158

[*] Bunun bir diğer örneği evrensel muhakemenin en kötü ünlü vakasıdır: ‘Bütün insanlar ölümlüdür’. Kendi örtük libidinal-simgesel ekonomisinde böyle bir muhakeme her zaman beni –yani söyleyiş süjesi olarak konuşan kişinin mutlak tekilliğini– dışarır [excludes]. Gözlemcinin güvenli mesafesinden ‘herkes’in ölümlü olduğunu tespit etmek kolaydır; fakat bu beyanda söyleyiş süjesinin istisna tutulması beyanın kendisine dahildir – Lacan’ın dediği gibi, bilinçdışında, hiçkimse kendisinin ölümlü olduğuna hakikaten inanmaz; bu bilgi inkar edilir, fetişist bir bölünme [splitting] ile uğraşırız: ‘Ölümlü olduğumu çok iyi biliyorum, ama yine de…’.

Türkçesi: Işık Barış Fidaner

Notlar:

“Essence”la karışmaması için “specific”i “özgül” diye çevirmedim, burada konu edilen “species”den hareketle “türsel” diye çevirdim.

Yine “essence” ile karışmaması için “subject”i “özne” diye çevirmedim, “süje” diye çevirdim. Türkçede “özne” derken “özgürlük” çağrıştırılmak istenir ama “subject / süje”de “being subject to / tabi olma” çağrışımı vardır.

Çıkarımın orta yerinde gayrımeşru Verstellunglar olmasın diye “key”i “kilit” diye çevirmedim, “anahtar” diye çevirdim.

1 Comment

Filed under çeviri

One response to “Cinsel fark üzerine — Slavoj Žižek

  1. Pingback: “Sana Tahammül Ediyorum” — çeviri derlemesi | YERSİZ ŞEYLER