Ayar yürüyüşü

Faydacı yaklaşımla yazı okunmayıp doğrudan son paragraflara atlanabilir.

Başınızın ağrıması mutsuz, stresli olduğunuzu ya da “hayatınızın” iyi gitmediğini göstermez. Demin gördüğünüz bir şeyden inanılmaz etkilenip huşuya kapıldığınızı, ona yapışıp kalmanızın artık bir zaruret olduğunu da göstermez. “Başınıza gelen” şey her neyse ona katlanamadığınızı ve derhal “hayatınızdan” çıkarmak zorunda olduğunuzu da göstermez. Artık mutlaka “doktor”a gidip ilaç almaya ihtiyacınız olduğunu, beyinde hicrelerin birbirini yiyip damar damar üstüne bindiğini de göstermez. Böylesi bir cehalet karşısında okuyup “hoca” olmak suretiyle halkı aydınlatma vazifesiyle yüklendiğinizi de göstermez.

Başınızın ağrıması, yaşam görüşünüzü, inançlarınızı, okuduğunuz kitapları, görüştüğünüz insanları artık gözden geçirme vaktinizin geldiğini göstermez. Mevcut deney tasarımının, kuramsal yaklaşımın, toptan bilimsel paradigmanın ya da patriyarkal düzenin yürürlükten kalkacağı devrimci şartların artık olgunlaştığını da göstermez. Hele hele bugün İstiklal Caddesi’ne gidip biber gazı yemenizin harika olacağını, Kürdistan’a gidip şehit düşmenizle bu yıl kazanılacak zaferin mutlaka taçlanacağını ya da bunlara paralel ya da tam tersi yönde örülmüş herhangi bir kader ağına yakalanmış olduğunuzu hiç mi hiç göstermez.

Mesele aslında basittir: Üzerindeki enformasyon yükünü kaldırabilsin diye bilgisayarınıza kurulabilecek bir çözümleyici program ya da onu onarıp güçlendirecek bir doktor bulunmaması gibi, aynı maksatla kafanıza yükleyebileceğiniz çözümleyici bir fikir ya da kafanızı iyileştirip rahatlatacak bir tıp ya da felsefe doktoru ne yazık ki (çok şanslı biri olup hem de bunun farkına varmış değilseniz) bulunmamakta.

Mesele “basittir” derken tabii ki “kolaydır” demiyoruz. Başınızın ağrıması öznellik/nesnellik denilen ayrımla ilgilidir. Öznelliği nesnellikten ayıran aynı duyular bu ayrımı yapamadıkları zaman başınızı ağrıtırlar.

Ağrıyı kısa vadede geçirecek doğru düşünceleri bulabilirsiniz, doğru konuşmaları yapabilirsiniz, doğru görüşmeler gerçekleştirip haklı örgütler kurabilirsiniz, doğru gerçekler peşinde haklı siyasi partilerle genel seçimlerde %10 barajını bile aştırabilirsiniz. Bunların hiçbiri başınızın ağrısını geçirmez.

Bu yolu izlediğinizde öznellik/nesnellik çizgisini giderek daha daha daha inceltmiş olacaksınız. Böyle bir “süreç” olsa olsa “hendek”lere düşmenizle sonuçlanacaktır. Siz kurtulsanız bile gölgeniz hendeğe düşmüştür.

Ve bugüne dek “Red Kit” haricinde kimsenin kendi gölgesinden (Lucky Luke) kurtulabildiği görülmemiştir. Aslında Red Kit’in kendisi de gölgedir. Sizse gölge değilsiniz. Karşınıza çıkan gölgelerin hiçbirisi de siz değilsiniz.

Adına ister “vahşet” deyin ister “terör” deyin, mesele öznellik/nesnellik çizgisi etrafında dolaşır. Siz üsteledikçe onu gerçekliğin sınırlarına doğru itelemiş olursunuz. O da sınıra yaklaştıkça absürtleşmek zorunda kalır.

İlerledikçe daralan ve kesinleştikçe bulanıklaşan bu absürt güzergahın “fraksiyonlu boyut” sayesinde sonsuzluğa uzanacağını zannedersiniz. Ama hiçbir yere uzanmaz. İçerisiyle dışarısı arasında kıpraşır durur. Bu bir çatışkıdır.

Savaş değil! Hudutlarda can verdiniz diye savaş kurbanı olmazsınız. Çünkü santim santim (ya da duruma göre inç inç) ezberlediğiniz bu hudut sizden başka kimseye ait değildir. “Siz” derken birey olan sizi kastetmiyoruz tabii ki. Öznellik/nesnellik sınırını çizmenize yardım edenlerin arkadaşı olan sizi kastediyoruz. Elbette bu uğurdaki yoldaşlığınız inkar edilemez.

Ama sonra ne olur? Eninde sonunda yetileriniz tükenir, öyle ya da böyle bir ikileme düşersiniz. Referandum yapmak zorunda kalırsınız. “Hayır!” çıkınca da ne yapacağınızı şaşırırsınız. [*]

Hayır! Mesele bundan daha da basittir: Öznellik/nesnellik sınırını kim çizer? Tasavvurunuz. Neye dayanarak çizer? Duyularınıza. Duyularınız birbirlerini nasıl bulur? Suretler aracılığıyla. Suretler birbirine nasıl tutunur?

Simgesel bağlantılar yoluyla. Simgesel bağlantılar nasıl sürdürülür? Zamanın akışına bağlı çeşitli kod düzenleriyle sürdürülür. Duyularınız arasında suretler yardımıyla senkron kurularak bu kodlayıcı düzenler sürdürülür.

Başınızın ağrıması, duyularınız arasında senkron kurmaya uygun araçları bulamayan tasavvurunuzun (diyelim ki “kapitalizm nedeniyle”) devrilen suretlere takılıp yere düştüğünü ve ayağa kalkabilmesi için akışını tekrar toparlamasını sağlayacak simgesel bağlantıları kurmaya çabaladığını gösterir.

Peki bu ağrıyı nasıl geçireceğiz? Çok basit: Duyularınızı birbirine yeniden dikişleyecek ayar yürüyüşleri yaparak. Şöyle:

Birkaç metre çapında bir çember etrafında yürünebilecek bir odanın köşesinde leke gibi duran nesnenin yanından her geçtiğinizde aşağıdaki tabloya göre elinizde tuttuğunuz sayıyı artırın:

Sayma
evreleri
Evre I: Avuç geriye dönük Evre II: Avuç ileriye dönük
Sayma
işlemleri
Baş parmaktan başlayarak
birer birer açılır
Serçe parmaktan
başlayarak birer birer kapatılır
Sol elde
sayılar
0 1 2 3 4 5 6 7 8 9
Sol elde
evreye geçiş
0 olunca avuç geriye döner 6 olunca avuç ileriye döner
Sağ elde
sayılar
00 10 20 30 40 50 60 70 80 90
Sağ elde
evreye geçiş
00 olunca avuç geriye döner 60 olunca avuç ileriye döner

100’e ulaştıktan itibaren her yüz tur bittiğinde yüzler basamağını aklınızdan artırın. Düşük ışık, retinanızdaki çubuk hücrelerine bağlı işlem ağlarını, düşük müzik, sesleminize tutunan düşlem bağlarını uyanık tutar.

[*] Ve böyle bir referandumdan alacağınız sonuç ister istemez “Hayır!” olacaktır. Çünkü sınırda duranlara oy verecek bir toplam oluşturulamaz. Sınırda durmak tanım itibariyle dışarılmaktır. Bkz. “Dışarılan Aracı Yasası

3 Comments

Filed under şey