LA ’92: Proleter bir ayaklanmanın bağlamı // 1. İmajın Ötesinde

9riotbucket5b15d

Aufheben #01 (Güz 1992) — Burjuva basının çarpıttığı, birçok solcunun salt ‘ırk isyanı’na indirgediği L.A. ayaklanması bu yüzyılın en ciddi şehir isyanıydı. Bu makalede bileşimlenme [re-composition] ve kapitalist yapılandırma [restructuring] bağlamlarıyla ilişkilendirerek bu olayların esas önemini kavramaya çabalıyoruz.

29 Nisan 1992’de Los Angeles bu yüzyılın en ciddi şehir isyanıyla patladı. Beş gün boyunca ülkenin her yanından gelen federal ordu askerleri, ulusal muhafız ve polislerle düzen ancak sağlanabildi [restore], ki bu süre içinde L.A.’de oturanlar milyonlarca dolarlık mala el koymuş ve bir milyar dolarlık kapitalist mülkiyeti yok etmişlerdi. Ayaklanmanın birçok ayrıntısına çoğu okuyucu aşina olacaktır. Sınıf mücadelesindeki bu yeni militanlığın nereye götürebileceğini anlamak üzere bu makalede olayları Los Angeles ve Amerika’da sınıf ilişkilerinin mevcut durumu bağlamına koyarak bu isyanı anlamlandırmayı deneyeceğiz.

Ayaklanma öncesinde Amerika’da sınıf mücadelesinin durumuna dair iki temel tutum bulunuyordu. Kötümser görüşe göre Amerika işçi sınıfı kesin olarak yenilmiştir. Bu görüş ABE’nin (Amerika Birleşik Eyaletleri) –küresel sınıf mücadelesinin topografisi bakımından– çölden hallice olduğunu savunmuştur. Daha iyimser olanlara göre ise, geleneksel işçi sınıfı ağır ücret kesintileri karşısında zayıf kalsa da, Amerikan solunda tek konulu kampanyaların ve “Politik Doğrucu” söylemin hakimiyeti aslında işçi sınıfına ait kesimlerin otonom mücadelesindeki canlılığa delalet eder. L.A.’de sınıf mücadelesinin patlaması bu tek taraflı görüşlerin ötesine geçme ihtiyacına işaret etmektedir.

İçerikler:

  1. İmajın Ötesinde
  2. Irk ve Sınıf Bileşimi
  3. Sınıf Bileşimi Ve Kapitalist Yapılandırma
  4. Mimariyle ve Postmodernistlerle İlgili Not
  5. Çeteler
  6. Çetelerin Politik Fikirleri
  7. Sonuç

1. İmajın Ötesinde

İsyana dair bilgilenmemizin çoğu kapitalist medyadan geçtiği için medyada verilen çarpık perspektifle başa çıkmak gereklidir. Aynı Körfez Savaşı’ndaki gibi, medya olan biteni içeriden görüntülüyormuş gibi sunarken aslında olaylara dair yalancı bir bakışı inşa etti. Körfez’de somut bir dezenformasyon çabası varken, L.A.’deki çarpıtma sansürden çok proleter kalkışmayla yüzleşen burjuva medyanın genel kavrayışsızlığının ürünü oldu. Mike Davis’in belirttiği gibi çoğu muhabir “hiçbir anlama arzusu taşımadıkları harabe hayatları paldır küldür dolaşırken altşehirli [suburban] klişeleri sayıp dökmekle yetindi. Sersemleten karmaşanın şiddetli kaleidoskopu, tek bir kategorik senaryoyla dümdüz edildi: King kararına karşı siyahların meşru öfkesini azılı sokak suçluları gaspetmiş ve kendi topluluklarına yönelen delice bir saldırıya çevirmişlerdir.” Böyle bir resim hakikatten uzaktır.

1991’de Rodney King’in dövülmesi yalıtılmış bir hadise değildi ve tesadüfen filme çekilmemiş olsaydı, şehir içi ırkçı polis baskısı örüntüsü altında kaynayıp giderdi, bu örüntü Amerika’daki mevcut kapitalist hakimiyet biçiminin karakteridir. Ama bu gündelik olay genel kamusal farkındalığa dahil edilince bu hadise simgesel bir değerle yüklendi. Anaakım televizyon seyircisi sonu gelmez mahkeme duruşmalarıyla olayı unuturken, Güney Merkez L.A. ve diğer şehir içlerinde oturanların gözü bu vakaya sabitlenip kaldı. King’in dövülmesi bu sistemde tipik bir olaydı ve öfkelerinin odağı olmuştu. Ülkenin her yanında ama özellikle L.A.’de, mahkeme sonucu ne olursa olsun yetkelerin [authorities] halkın öfkesini tecrübe edecekleri hissediliyor ve bekleniyordu. Güney Merkezde oturanları King hadisesi sadece tetiklemiş oldu. Onun televizyonda yaptığı isyanın bitirilmesi çağrılarını gözardı ettiler çünkü mesele o değildi. Ayaklanmanın hedefi sokaklardaki daimi ırkçılıktı ve şehir içlerine yapılan sistemli zulümdü; ırkçı Amerikan kapitalizminin gündelik gerçekliğiydi.

Medyanın böyle olaylara verdiği yanıtlardan biri onları “ırk isyanı” diye yaftalamak olmuştur. Bu kompartmanlaştırma L.A.’de çabucak çöktü, Newsweek’in ayaklanmaya dair anlatımlarda belirttiği gibi: “‘Beyazları Öldürün’ diye bağıran öfkeli genç siyah adamlar yerine, İspanikler ve hatta bazı beyazlar bile –erkekler, kadınlar, çocuklar– Afrikalı-Amerikalılarla bir arada. Bu güruhun öncelikli iştahının kan değil mülk olduğu anlaşılıyor. Şenlik havasındaki talancılar birdenbire ‘bedava’ oluveren pahalı tüketici mallarına el attılar. Daha varlıklı siyahlar, beyazlar, Asyalı-Amerikalı meşguliyet insanları [business people] hep yandılar.” Newsweek’in danıştığı “uzman” –şehir sosyologu– onlara şöyle dedi, “Bu bir ırk isyanı değildi. Bu bir sınıf isyanıydı.” (Newsweek, 11 Mayıs 1992).

Belki bu analiz huzurlarını bozduğundan “Richard Cunningham, 19, düzgün keçi sakalı olan kasiyer”e döndüler: “Hiçbir şey umurlarında değil. Şu anda tam bir cümbüş içindeler. TV’de gördükleri insanların hayat tarzını yaşamak istiyorlar. Kocaman eski evleri, güzel arabaları ve her türlü stereo tertibatı olan insanlar görüyorlar, şimdi de bedava diye gidip alacaklar.” Sosyologun onlara dediği gibi – bir sınıf isyanı.

L.A.’de İspanikler, siyahlar ve kimi beyazlar polise karşı birleşti; isyandaki bileşim, bölgedeki bileşimi yansıttı. Tutuklanan ilk 5 bin kişinin yüzde 52’si yoksul Latino, yüzde 10’u beyaz ve sadece yüzde 38’i siyahtı.

Bu olgularla yüzleşen medyanın “ırk isyanı” yaftasını yapıştırma imkanı kalmadı. Fakat olanları rastgele şiddet ve halkın kendi topluluğuna yönelttiği anlamsız bir saldırı gibi sunmakta başarılı oldular. Şiddette bir örüntü yok değildi, medya şiddetin tutturduğu örüntüyü beğenmemişti. Yaygın hedefler gazeteciler ve fotoğrafçılar olmuştu, siyah ve İspanikler de dahil. İsyancılar neden medyayı hedef alsın ki? – 1) öykü etrafına toplaşan bu leşciller fotoğraf ve haberler taşıyarak iştirak edenlerin tanınması tehlikesini yaratır. 2) ayaklanmayı kavrayamayan haberlerle dolan medya, zaten yıllarca Güney Merkez halkını suçlu ve uyuşturucu bağımlısı diye yansıtmak haricinde tamamen gözardı etmişti. Güney Merkezde muhabirlere şimdi “imaj talancısı” deniyor.

Ama ayaklanmanın üç temel yanı temsilcilerin reddi, zenginliğe doğrudan el koyma ve mülkiyete yönelen saldırılar oldu; iştirak edenler bunların üçüne de etraflıca katılmışlardır.

Temsilcilerin Reddi

’65 ayaklanması Watts ilçesiyle sınırlı kalmışken, ’92 isyancıları mücadelede etkili dolaşım sağladılar. İlk görevleri “temsilci”lerini atlatmaktı. Siyah önderlik –yerel yönetimdeki politikacılardan kilise örgütlerine, sivil hak bürokrasisine kadar– kendi topluluğunu denetleme işini beceremedi. Eyaletler’in geri kalanında bu tabaka halkın öfkesini L.A.’deki doğrudan eylemden uzaklara çekmekte geniş ölçüde başarılı oldu ve ayaklanmanın yayılmasını durdurmayı başardı. Mücadele dolaşımı oldu ama öbür şehirlerin eylemleri de L.A.’deki yoğunluğa ulaşmış olsa çıkabilecek krizi ancak hayal edebiliyoruz. Sonuçta L.A.’de hem kendini atamış [self-appointed] hem de seçilmiş temsilciler atlatılabildi. İşe yaramaz oldular. İsyancılar “önderlerine” Watts’takilerin de gösterdiği aynı saygısızlığı gösterdiler. Bir kısım siyahın yıllardır katettiği mesafe, “kendi” topluluklarıyla ABE kapital ve devleti arasında kendilerini aracı gibi arakesim yapmaları [intersect] lüzumsuz [irrelevant] hale düştü. Topluluk önderleri oturanları zaptetmeye çalışırken, “çetebaşları borular ve beyzbol sopaları savurarak öfkeli gençleri kışkırttı ve kendi mahallelerini mahvetmeyip batıdaki zengin takıma saldırmaya çağırdı”.

“Polisin sokaklara çıkması fazla tehlikeliydi” (Observer, 3 Mayıs 1992).

Mülkiyete Yönelen Saldırılar

İsyancılar taşınabilir telefonlarla polisi takip ettiler. Hep L.A. topluluklarını bölmeye yaramış otobanları isyancılar mücadeleyi yaymakta kullandı. Şehrin çoğunu dolaşan siyah ve İspanik arabaları hedeflerini –ticari tesisatı, kapitalist sömürü sahalarını– ateşe verirken, başka noktalarda içerikleri özgürleştirilen AVMlerin çevresinde trafik yığılması oldu. Amerikan tarihindeki ilk çok-etnili isyan olmanın yanısıra, araba kaynaklı [car-borne] ilk isyan da buydu. Polisler isyancıların yaratıcılık ve dehasıyla tamamen şaşkına dönmüşlerdi.

Doğrudan El Koyma

“Talan, malın kendisini anında yok ederken, malın nihai imletimini de açığa vurur: Orduyu, polisi ve devletin silahlı şiddet tekeline ait diğer özelleşmiş müfrezeleri.”

İsyancıların polisi sokaklardan atmasından itibaren talanın kalkışmadaki çok baskın bir öğe olduğu görüldü. Los Angeles’taki ayaklanma kapitalizme karşı bir öfke patlaması olmanın yanında onun yerini alabileceklerin de püskürmesiydi: yaratıcılık, girişim, sevinç.

Orta yaşlı bir kadının dediği gibi, “Çalmak günahtır, ama bu sanki tüm seyircilerin oyunu kazanabildiği bir televizyon yarışması gibi.” The Nation’daki Davis makalesi, 1 Haziran.

“Bütün ırklardan talancılar sokaklara, dükkan önlerine ve alışveriş merkezlerine el koydu. Sarışın çocuklar Vosvoslarını stereo aygıtlarla doldurdu… Haşat eski bir külüstürle gelen Filipinliler beyzbol eldiveni ve ayakkabı stokladılar. Çocuklu İspanik anneler açık kalmış ecza zincirlerini ve giyim dükkanlarını gözden geçirdiler. Birkaç Asyalı da dikkat çekti. Watts’taki çaresiz, öfkeli, sefil talanın aksine bu seferki adeta delice bir şenlik havasındaydı.”

Zenginliğe doğrudan el konulması (ki “talan” yaftasıyla küçültülür) kapitalin devresini (İş-Ücret-Tüketim) kırar ve böyle bir mücadele kapital açısından en az bir grev kadar kabul edilemezdir. Ama L.A. işçi sınıfının geniş bir kesimi açısından üretim düzeyinde ayaklanmak hakikaten imkansızdır. Erişilemez “iyi bir hayatın” –alamadıkları malların– sürekli farkındalığından en basit maldaki çelişkiye kadar, ihtiyaç duyulan tüm kullanım değerleri bir fiyat etiketiyle damgalanmıştır; kapitalin çelişkilerini yabancılaşmış üretim düzeyinde değil, yabancılaşmış tüketim düzeyinde tecrübe ederler; emek düzeyinde değil, mal düzeyinde tecrübe ederler.

“Birçok kişi bunları telafi sayıyor. Bunlar zaten bize aittirler.” Will M., eski çete üyesi, “talan” üzerine. (International Herald Tribune, 8 Mayıs)

Doğrudan el koymanın önemini kavramak önemlidir, özellikle de L.A.’de olup üretimden nispeten marjinal kılınmış özneler açısından.

Bu “değer yasasının aksine, üretilen toplumsal zenginlikle doğrudan ilişkilenme eğilimindeki işçi sınıfı davranışını anlayabilmekle ilgilidir. Kapitalist gelişimin kendisi, sınıf mücadelesinin bu düzeyine ulaşmış hali, sosyal mübadelenin ‘nesnel’ parametrelerini yok eder. Bu yüzden proletarya kendini ancak bu düzeyde bileşimlendirebilir [recompose itself]: sosyal zenginlikle arasındaki (kapital biçimlerin boyutlandırdığı) ilişkiye kendi adına gerçek anlamda el koymaya [reappropriate to itself in real terms] yönelen maddi bir iradeyle.

(…)

ç.n. “re-…ing” gibi fiiller “…lanma” oldu. Yineleme belirtecek “yeniden / tekrar” diye bir zarfa sokmayıp yüklemdeki “-lan!-” hecesiyle karşılandı. Bunun tek istisnası olan “el koyma” yani “re-appropriate”teki “re-” herhangi bir heceyle karşılanmadı.

Türkçesi: Işık Barış Fidaner

1 Comment

Filed under çeviri, makale

One response to “LA ’92: Proleter bir ayaklanmanın bağlamı // 1. İmajın Ötesinde

  1. Pingback: İmletim Savaşları II: Ne Olacak Bu Amerika’nın Hâli? — çeviri derlemesi | YERSİZ ŞEYLER