Ona Annenden Bahset (1) — Casey Schwartz

Casey Schwartz — 24 Haziran 2015 — nytimes.com

28analysis1-articleLarge-v2

Beyin taraması Freudcu psikanalizi kurtarmaya yardım edebilir mi?

1900 yılında Sigmund Freud, Viyanalı nöral bozukluklar uzmanı, zengin bir tanıdığının 18 yaşındaki kızıyla tedaviye başladı. 44 yaşındaki Freud, “konuşarak iyileşme” [talking cure] diye adını duyuracak psikanaliz pratiğine daha yeni başlamaktaydı. Freud’un sonradan “Dora” adını verdiği bu kız, açıklanamayan bir belirtiler öbeği taşıyordu: Keyifsizdi, bilincini yitirmeye meyilliydi ve bazen haftalarca en fazla fısıldayarak konuşabiliyordu. Freud ona histeri teşhisi koydu, bu terim fin de siècle Avrupa’sında psikolojik stresi fiziki belirtilerle dışavuran bir bozukluğu adlandırır. Dora’nın durumunun izini süren Freud, babasının cinsel şımarıklıklarına [infidelities] ulaştı, Dora ergenliği boyunca bu işlerin ayarlanmasına [orchestrate] yardım etme mecburiyeti duymuştu. Dora analiz sırasında Freud’a, babasının arkadaşının — Herr K., ondan onlarca yaş büyük evli bir adam — boş ofis binasında ona yavşadığını [accost], dudaklarını öpmeye kalktığını söylediği zaman, biyoloji eğitimiyle kendi bilimsel işlerine dalmış Freud, bu rahatsızlığına dair onunla empati kuramadı. Dora bir gün, daha 11 hafta tedavi görmüşken ve henüz hiç iyileşmemişken, görüşme biterken ayağa kalktı, Freud’a mutlu yıllar diledi ve bir daha geri dönmedi.

Tedavinin neden başarısız olduğunu açıklayacak kurama Freud ancak yavaş yavaş, Dora’nın gidişini izleyen aylarda ifade verebildi. Yaklaşımındaki eksik öğeyi özdeştirdi — bu görüngüye “aktarımlar” [transferences] adını verdi. “Başka türlü söylersek,” diye yazdı Freud, vakaya dair dört yıl sonra yayınladığı postscript‘te, “bir dizi psikolojik tecrübenin hepsi canlandırılır, ama o anda hekim olan kişiye uygulanarak.” Freud’un anlamaya başladığına göre Dora’nın gözüne o, ona yardım etmeyi deneyen tarafsız bir figür gibi gözükmemişti, daha çok bir tür yansıtma [projection], onun önceki tecrübelerinden türemiş bir bileşik [composite] gibi gözükmüştü. Dora onda kendi psişesinin bulanık prizması yoluyla, Freud’un kuramına göre, kendi babasını ve Herr K.’yi görmüştü; Freud’u ve terapiyi terk etmekle, hayatındaki bu yavşak herifleri [lascivious men] terk etmeye yönelik müthiş isteğini canlandırmıştı [acted out]. Freud anlamıştı: Dora’da true olan şey, hepimiz açısından true‘dur: Hepimiz ilk izlenimlerimizle [imprints] tanımlanırız, diğer herkesi bilmiş olduğumuz şeylerin sınırlı terimleriyle anlamlandırmamız, kaderimizdir. Birçok insan aktarımın [transference] Freud’un en keskin ve en sağlam içgörülerinden birisi olduğuna inanır. Freud, insanların gerçekten birbirlerini görmektense kendi geçmişlerini görme eğilimlerini tarif etmenin dildeki yolunu bulmuştu.

Gerçi günümüzde Freud ve Dora’dan bahsetmek derhal modası geçmiş sayılma riskini getirir. Psikanalizin fikirleri, kelime dağarcığı — “id, ego ve süperego,” “Ödip karmaşası,” “penis haseti,” “iğdiş kaygısı” gibi bilindik terimler – çoğu kişiye tozlu çatı arasından çıkmış tuhaf bir hatırat gibi gelir. Psikanaliz projesinin kendisi – öz-farkındalık yoluyla iyileştirmek, hastanın bilinçdışı zihninin her yanını keşfederek onu iyileştirmek – insanların çoğu zaman istedikleri şeyle, yani sorunlarını mümkün olan en çabuk ve en acısız yoldan halletme [fix] isteğiyle tezatlaşır. Milyonlarca Amerikalı bunalım ilaçları alırken, haftalar mertebesinde iyi hissetmeyi beklerken, yıllara yayılabilecek bir psikolojik tedaviyi başlatma düşüncesi artık eskiden olduğu kadar anlamlı gelmeyebilir.

O halde müstakbel hastaların başka seçenekler varken uzun ve pahalı bir tedavi biçimini tercih etmeye çoğu zaman pek istekli olmaması da şaşırtıcı değil. Mesela Biliş-Davranış Terapisi ya da CBT, kolayca gözlenebilen düşünce ve davranışlara odaklanmıştır ve daha kısa süren, daha yapılanmış, bilimsel delillerle daha çok desteklendiği düşünülen bir terapidir – sigortayla karşılanabilmesi de daha muhtemeldir. Herhangi bir psikanaliz konferansına katılırsanız kıyamet nakaratlarından bir versiyon duymanız muhtemeldir. Birleşik Eyaletlerin her yerinde Amerikalı psikanalistlerin ortalama yaşı yükselmekte ve analistlerin eğitildiği psikanalitik kuruluşların üyeleri azalmaktadır. Birçok pratisyen disiplinin tamamen eriyip gitme tehlikesi altında olduğundan korkar.

“Psikanalizin kendi kültürünü değiştirmesi lazım,” diyor Andrew J. Gerber, psikanalist ve Columbia Üniversitesi klinik psikiyatri bölümünde öğretim üyesi. “Psikanalizde inanca bağlı gibi gelen bir yan var. Ona inanırsın çünkü biz ona inanmanı söylemişizdir. Çünkü Freud öyle demiştir. Çünkü ben, senin gözetmenin olarak, sana böyle demişimdir. Çünkü analizinde onu tecrübe etmişsindir. Bunların bir fikri üstlenmek için geçerli nedenler olmadığını söylemem, ama bunlar o fikrin başka deliller karşısında true olduğuna inanmayı sürdürmeye sebep sayılmaz.”

Bradley Peterson, psikanalist, çocuk psikiyatristi ve Los Angeles Çocuk Hastanesi’nde Gelişen Zihin Enstitüsü yönetmeni. O da disipline yönelik farklı bir yaklaşım gerektiğini görüyor. “Bence psikanalizin tedavi biçimi olarak artık miadını doldurduğunda çoğu kişi hemfikir olacaktır,” dedi Peterson bana. “Öğretisinin bir kısmını yeni kuşağa nakledebilmek için psikanaliz çağdaş bilimle ortaklık kurmalı [partner with].”

Gerber ve Peterson’ın üstlendiği proje işte tam olarak bu. Son on yıldır birlikte psikanalizi beyin araştırmasıyla bileştirmek [combine] üstüne çalışıyorlar, psikanalitik kuramda geniş kapsamda tarif edilen mental işlevlerin – mesela bilinçdışı bellek süreçlerinin, ya da duyguları ve uyaranları regüle etme tarzımızın – beyinde nasıl rol oynuyor olabileceklerini anlamaya çabalıyorlar. İşlevsel manyetik titreşim görüntüleme (f.M.R.I) kullanarak, nöral faaliyeti gözleyen bir tarayıcıyla, beyindeki aktarım [transference] sürecini haritalamayı deniyorlar. Beyin biliminin entegre edilmesi Peterson’a göre yüzyıllık psikanaliz disiplini açısından ileriye dönük kaçınılmaz ve doğal bir adım. “Eğer geçmişteki üstün psikologlar bugün hala yaşıyor olsalardı, Sigmund Freud da buna dahil,” diyor, “hiç kuşkum yok ki, danışma odalarında gözlemlediğimiz şeyler temelinde beyni anlamak için bu aletleri kullanıyor olacaklardı.”

İlk bakışta psikanaliz ve nörobilim kökten farklı yaratıklardır, birbirleriyle pek ilgilenmezler ve zaman zaman tezatlaşırlar. Psikanalizin maddesi [materials] sezgiseldir, kişiseldir, özneldir; nörobilim bunun aksine katı veriler, gösterilebilir truth‘lar dolaştırmak peşindedir [seeks to traffic in]. Yine de Gerber ve Peterson’un da aralarında olduğu, sahalarının serpilmesi için – hatta hayatta kalması için – nörobilimsel pratiklerle münasebet etmesi [embrace] gerektiğine inanan psikanalistlerin sayısı artmakta.

(2)

1 Comment

Filed under çeviri, bilim, görüşme

One response to “Ona Annenden Bahset (1) — Casey Schwartz

  1. Pingback: Ona Annenden Bahset (2) — Casey Schwartz | YERSİZ ŞEYLER