“Kurtarılmak istemiyordum” — Yevgeni Zamyatin

Birden yukarıdan bir ses duyuldu: “Ama doruk, örgütlü bir toplumda birleşmiş taşlardan ibaret değil mi sence de?” Ve üçgen iyice keskinleşip karardı: “Ve mutluluk… Nedir sonuçta? Arzular birer işkence, değil mi? Ve mutluluk hiçbir arzunun kalmaması demektir, değil mi? Bunca yıl mutluluğun önüne artı işareti koymak ne aptallık! Ne beter bir önyargı! Mutlak mutluluğun başına elbette bir eksi, hem de semavî bir eksi konmalı!”

Hiç düşünmeden mırıldandığımı hatırlıyorum: “Mutlak eksi, 273°’dir…”

“Eksi 273°. Kesinlikle. Pek soğuk tabii ama tek başına bu bile dorukta bulunduğumuzu kanıtlamaz mı?”

Öncekinde, çok uzun zaman öncekinde yaptığı gibi, her nasılsa benim ağzımdan konuşuyor, düşündüklerimi söylüyordu. Ama öyle ürkütücüydü ki dayanamadım ve büyük bir çabayla, “Hayır,” diyebildim.

“Hayır,” dedim. “Sen… Dalga geçiyorsun.”

Gülmeye başladı. Kahkahalarla. Bir noktaya, bir kenara gelip son anda geri adım atana kadar güldü. Sonra durakladı. Kalktı, ellerini omuzlarıma koydu, uzun uzun yüzüme baktı. Ardından beni kendine çekti ve yanan dudakları dışında her şey yitip gitti.

“Elveda!”

Sözcük yukarılardan, üstümden bir yerden geldi ve bana ulaşması çok, belki bir, belki iki dakika sürdü.

“Ne demek elveda?”

“Hastasın sen. Benim uğruma suç işledin. İşkence [gibi geldi sana], değil mi? Ama şimdi İşlem var. Benden kurtaracaklar seni. O yüzden, elveda.”

“Hayır!” Bağırıyordum.

Acımasız, siyah-beyaz bir üçgen. “Ne şimdi bu? Mutluluğu arzulamıyor muydun?”

Kafam karman çormandı. İki mantık treni çarpışmış, üst üste binmiş, parçalanıyor, dağılıyordu.

“E? Bekliyorum. Seç: İşlem ve yüzde yüz mutluluk mu, yoksa…”

“Sensiz yaşayamam… Sensiz yaşamak istemiyorum!” dedim veya düşündüm, hangisi bilmiyorum ama I-330 duydu.

“Biliyorum,” dedi. Ardından, ellerini omuzlarımdan çekmeden ve gözleri hâlâ gözlerimde, ekledi: “Bu durumda, yarın görüşeceğiz. Yarın, 12.00’da. Unutmadın, değil mi?”

“Hayır. Bir gün ertelediler. Yarından sonra…”

“Çok daha iyi. Yarından sonraki gün, 12.00’da…”

Alacakaranlıkta, yapayalnız, sokaktaydım. Rüzgâr beni bir kâğıt parçası gibi döndürüyor, sürüklüyor, savuruyordu; gökte dökme demir parçaları uçuşuyordu… Sonsuza varmalarına daha bir veya iki günleri kalmıştı… Karşıdan gelenlerin ünilerine sürtünüyordum ama yapayalnızdım. Açıkça görebiliyordum: Hepsi kurtarılmıştı ama [bana] artık kurtuluş yoktu. Kurtarılmak istemiyordum…

Yevgeni Zamyatin, Biz, TR: Algan Sezgintüredi, s.196

IBF:

Köşeli parantezle belirtilen iki yerde “for”u karşılamaya gelmiş “için” ifadeleri tasfiye edildi.

2 Comments

Filed under çeviri