Zamyatin’in Biz’inin Değerlendirmesi — George Orwell

George Orwell — 4 Ocak 1946 — Tribune, GB, Londra (orwell.ru)

İlk duyduğumdan beri yıllar geçmişken sonunda bir nüshasını elde edebildiğim Zamyatin’in Biz‘i, kitapların yakıldığı bu çağdaki edebi ilginçliklerden birisi. Gleb Struve’un Sovyet Rus Edebiyatının Yirmibeş Yılı‘ndan tarihini araştırıp öğrendim:

Zamyatin, 1937’de Paris’te ölmüş, devrimin hem öncesinde hem sonrasında bir dizi kitap yayınlamış [*] Rus bir romancı ve eleştirmen. 1923 civarında yazılan Biz‘in, Rusya’yı konu almasa da, ve güncel politikayla hiç doğrudan bağ kurmasa da –yirmialtıncı yüzyılı ele alan bir düşlem– yayınlanması reddedilmiş çünkü ideolojisi makbul sayılmamış. El yazmasının nüshalarından biri bir yol bulup yurtdışına gitmiş ve kitabın İngilizce, Fransızca ve Çek dilinde çevirileri çıkmış, ama Rusçası hiç çıkmamış. İngilizce çevirisi Birleşik Eyaletler’de yayınlanmış, bunun bir nüshasını temin etmeyi hiç beceremedim: ama Fransızca çevirisinin (başlığı Nous Autres) nüshaları bulunabiliyor, ve sonunda bir tanesini ödünç almayı başardım. Muhakeme edebildiğim kadarıyla bu on numara bir kitap değil [not a book of the first order] ama kesinlikle olağandışı bir kitap, ve İngiliz yayıncılardan hiçbirinin bu kitabın yeni baskısını yapmaya kalkışmaması çok şaşırtıcı.

Biz‘i okuyanlar ilk olarak fark edecektir ki –buna hiç dikkat çekilmemiş sanırım– Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya‘sı kısmen bu kitaptan türemiş olmalı. İki kitapta da ilkel insan ruhunun akılcılaşmış, mekanikleşmiş, acısız bir dünya karşısındaki başkaldırısı ele alınıyor, ve iki öykünün de altıyüz yıl gelecekte geçtiği söyleniyor. İki kitabın havası birbirine benziyor, ve ikisinde kabaca aynı türde bir sosyetenin tarif edildiği söylenebilir, gerçi Huxley’nin kitabında politik farkındalık daha az ve güncel biyolojik ve psikolojik kuramların nüfuzu daha çok.

Yirmialtıncı yüzyılda, Zamyatin’in tasavvurunda, Ütopyada oturanlar kendi bireyselliklerini öyle bütünüyle kaybetmişler ki sadece sayılarla anılırlar. Cam evlerde yaşarlar (televizyonun icadından önce yazılmıştı), bu da politik polisin, yani “Muhafızlar”ın onları daha kolaylıkla gözetmesini sağlar. Hepsi birbirine eş üniformalar giyerler, ve insanlardan “sayı” ya da “ünif” (üniforma) diye söz edilmesi yaygındır. Sentetik besinlerle yaşarlar, ve boş zamanlarında genelde hoperlörde çalan Tek Devlet marşını dinleyerek dörtlü halde yürüyüş yaparlar. Belirtilen vakitlerde bir saatliğine (buna “seks saati” denir) cam dairelerini saran perdeleri çekmelerine izin verilir. Evlilik diye bir şey tabii ki yoktur, ama cinsel hayatlarının da tamamen gelişigüzel olmadığı anlaşılır. Aşk yapmak gayesiyle herkeste pembe biletler içeren bir çeşit karne vardır, ve tahsis edilmiş seks saatini beraber geçirdiği partner bu koçana imza atar. Tek Devlet, Velinimet diye bilinen bir kişiliğin hakimiyetindedir, nüfusun tamamı her yıl bu kişiyi tekrar seçer, her seferinde oybirliğiyle. Devletin rehber ilkesi der ki, mutlulukla özgürlük uyumsuzdur. Cennet Bahçesi’nde insan mutluydu, ama aptallık edip özgürlük talep etti ve yabanlığa sürgün edildi. Tek Devlet de gelip bu özgürlüğü kaldırarak onun mutluluğunu onardı.

Buraya kadar Cesur Yeni Dünya‘ya benzeyen yanlar çarpıcı. Fakat pek iyi toparlanmamış da olsa –biraz zayıf ve epizotlu bir akışı var, karmaşık ve özetlemesi zor– Zamyatin’in kitabında öbüründe olmayan politik bir konu var. Huxley’nin kitabında “insan doğası” meselesi bir anlamda çözülmüş, çünkü insan organizmasının doğum öncesi muameleyle, ilaç ve hipnotik önerimle arzulanan her yönde özelleştirilebileceği varsayılmış. Birinci sınıf bilim işçisinin üretilmesi, Epsilon yarı-moronun üretilmesi kadar kolay, ve ikisinde de ilkel içgüdü kalıntıları, mesela annelik hissi ya da özgürleşme arzusu, kolayca halledilebiliyor. Bununla birlikte sosyetenin neden bu kadar ayrıntılı katmanlara bölünmüş olduğuna dair hiçbir açıklama yok. Ekonomik sömürme amacı yok, dayılanma ve hakimiyet arzusuna bağlı bir güdü de gözükmüyor. Ne kudret açlığı, ne sadizm, hiçbir zorluk yok. Tepedekilerde onları tepede tutan hiçbir kuvvetli güdü yok, ve herkeste boş bir mutluluk olsa bile hayat o kadar amaçsız olmuş ki böyle bir sosyetenin ayakta kalabileceğine inanmak zor.

Toplamda bakılırsa Zamyatin’inki bizim halimizle daha alakalı bir kitap. Muhafızların eğitimli ve ihtiyatlı olmasına rağmen eski insan içgüdülerinin çoğu halen geçerli. Öyküyü anlatan D-503, çok yetenekli bir mühendis olsa da, alelade gariban bir yaratık, Ütopyacı bir tür Billy Brown of London Town gibi, onu ele geçiren ilkelci itkilerden hep korkuya kapılıyor. I-330 diye birine aşık oluyor (tabii ki bu bir suç). Gizli bir direniş hareketine üye olan I-330 bir süreliğine onu başkaldırıya katmayı başarıyor. Ayaklanma patladığında Velinimet’in aslında bir sürü düşmanı olduğu ortaya çıkıyor, hatta bu insanlar Devletin devrilmesini kurgulamaktan ayrıca perdelerini örttükleri vakitlerde sigara içmek ve alkol içmek gibi endüljanslara kalkmış [indulge in vices]. Nihayetinde D-503 kendi aptallığının neticelerinden kurtuluyor. Yetkelerin duyurduğuna göre son bozuklukların sebebi keşfedilmiştir: Bazı insanlar hayal gücü denilen bir hastalığa yakalanmışlardır. Hayal gücünden sorumlu nöral merkezin yeri artık tespit edilmiş ve bu hastalık X-ışınlarıyla tedavi edilebilmektedir. D-503’e bu işlem uygulanıyor, ve sonrasında o işi yapması kolaylaşıyor, başından beri yapması gerektiğini bildiği işi – yani, yoldaşlarını polise ihbar etme işini. D-503 tam bir sükunetle I-330’a cam bir çanın altında basınçlı havayla işkence edilmesini seyrediyor:

Elleri sımsıkı sandalyenin kollarında, tamamen kapanana kadar gözlerini benden ayırmadı. Sonra onu dışarı çıkardılar, elektrotlar yardımıyla ayılttılar ve tekrar Çan’ın içine soktular. Bunu üç defa tekrarladılar. Bu kadınla beraber getirilen diğer kişiler daha dürüst çıktı. Çoğunluğu ilk seferden sonra konuşmaya başladı. Yarın hepsi Velinimet’in Makinesi’nin basamaklarını tırmanacak. [**]

Velinimet’in Makinesi, giyotindir. Zamyatin’in Ütopyasında birçok infaz yapılır. Kamuya açık infazlar yapılır, Velinimet orada hazır bulunur, resmi şairlerin okuduğu galibiyet türküleri ona eşlik eder. Bu giyotin, tabii ki, bildiğimiz kaba enstrüman değildir, çok daha gelişmiş bir modeldir, kurbanını harfiyen tasfiye eder, onu anında eriterek bir parça duman ve temiz suya çevirir. Bu infaz aslında, insan fedasıdır, ve onu tarif eden sahne antik dünyanın meşum köle medeniyetleri rengine boyanmıştır, bilerek ve isteyerek. İşte totaliteryenliğin bu akıl dışı tarafını –insan fedası, zulmün kendi başına amaç sayılması, ilahi özellikler atfedilen bir Öndere tapılması– yakalayan sezgisiyle Zamyatin’in kitabı Huxley’ninkine üstün gelir.

Kitabın yayınlanmasının neden reddedildiğini anlamak kolaydır. D-503 ile I-330 arasındaki şu konuşma (azıcık kısaltıyorum) mavi kalemleri harekete geçirmeye yeter de artar bile:

“Bir devrim planladığının farkında mısın sen?”
“Evet, devrim! Neden olmasın?”
“Çünkü devrim yapılamaz. Çünkü bizim devrimimiz sonuncusuydu ve bundan öte hiçbir devrim yapılamaz. Bunu herkes bilir.”
“Aşkım, sen bir matematikçisin: söyle bana, en son sayı hangisidir?”
“Ama bu aptalca. Sayıların sayısı sonsuzdur. Sonuncusu olamaz.”
“Peki, devrimin sonu nasıl oluyor o zaman?”

Buna benzer başka kısımlar da var. Gerçi Zamyatin’in bu yergisinde Sovyet rejimini özellikle hedef almamış olması da mümkün. Lenin’in öldüğü yıllarda bu kitap yazılırken Stalin diktatörlüğü akıl edilemezdi ve 1923 Rusya’sında hayatın fazla güvenli ve fazla rahat kılındığı gerekçesiyle insanların isyan edeceği şartlar yoktu. Anlaşıldığına göre Zamyatin’in yöneldiği hedef belirli bir ülke değil, endüstrileşen medeniyetin imlettiği amaçlardır. Onun başka hiçbir kitabını okumadım ama Gleb Struve’den öğrendiğim kadarıyla yıllarca İngiltere’de yaşamış ve İngiliz hayatına dair kimi haşin yergiler yazmış. Biz‘e bakılırsa güçlü bir ilkelcilik eğilimi taşıdığı barizdir. 1906’da Çarlık Hükümeti onu hapsetmiş, 1922’de Bolşevikler onu aynı hapishanenin aynı koridorunda hapsetmiş. Zamyatin’in maruz kaldığı politik rejimleri sevmemek için sebepleri vardı ama bu kitap bir sızlanma ifadesine indirgenemez. Esas itibariyle Makine hakkında bir çalışma bu, insanın düşüncesizce lambasından kaçırdığı ve geriye sokamadığı cin hakkında bir çalışma. İngilizce versiyonu çıktığı zaman gidip aranacak bir kitap.

SON

Türkçesi: Işık Barış Fidaner

[*] ç.n. “Dergi olursa yayınlanır kitap olursa yayımlanır” izahatındaki “m” harfinin “n” harfiyle arasındaki lüzumsuz ağbisel farklılık tasfiye edilmiştir.

[**] ç.n. Bu alıntı, Algan Sezgintüredi’nin Biz çevirisinden alınmıştır. Sonraki alıntı, İngilizcesinde yapılan “azıcık kısaltma” işleminin aynısı uygulanarak yine aynı çeviriden elde edilmiştir.

3 Comments

Filed under çeviri, kitap, kurgu