Norveç’in Varolmayışı (1) — Slavoj Žižek

Slavoj Žižek — 9 Eylül 2015 — LRB

Afrika ve Ortadoğu’dan Batı Avrupa’ya akan mültecilerin kışkırttığı tepkilerin, ölümcül bir hastalığa yakalandığımızı öğrenince gösterdiğimiz tepkilere benzemesi çarpıcıdır, Elisabeth Kübler-Ross’un Ölüm ve Ölme Üstüne adlı klasik çalışmasında tarif ettiği şemadaki gibi. İlk başta inkâr edilir: “Fazla ciddi değil bu, görmezden gelebiliriz” (ki bunu pek işitmez olduk). Sonra kızgınlık olur –bu nasıl benim başıma gelir?– inkâr geçerlenemedikçe kızgınlık patlar: “Mülteciler yaşam tarzımızı tehdit ediyor; içlerinde Müslüman köktenciler saklanıyor; durdurulmalılar!” Pazarlık yapılır: “Peki, kotalar koyalım; kendi ülkelerinde mülteci kampı açabilsinler.” Bunalım yaşanır: “Mahvolduk, Avrupa Avrupistana dönüyor!” Henüz görmediğimiz olaysa Kübler-Ross’un beşinci aşaması, kabullenmedir. Kabullenme olunca mültecilerle baş etmek için tüm-Avrupalı bir plan çıkarılacaktır.

Ne yapılmalıdır? Kamu görüşü keskince bölünmüş. Sol liberaller Avrupa’nın binlerce insanın Akdeniz’de boğulmasına yol açmasından hiddete kapılmışlar: Onlara göre Avrupa dayanışma göstermeli ve kapılarını kocaman açmalıdır. Göçmen karşıtı halkçılar [populists] “Yaşam tarzımızı korumamız lazım” diyor: Yabancılar kendi sorunlarını kendileri çözsünler. İki çözüm de kötü gibi, peki hangisi daha kötü? Stalin gibi söylersek, ikisi de daha kötüdür. “Hudutlar açılsın” çağrısı yapanlar en ikiyüzlü olanlardır. Bunun asla olmayacağını çok iyi bilirler: Böyle bir olay Avrupa’da anında halkçı bir isyana yol açardı. Onlar güzel can [beautiful soul] rolünü oynarlar, çürümüş dünyayla iyi geçinmeyi sürdürürken ondan üstün tutulan güzel can olurlar. Göçmen karşıtı halkçı da çok iyi bilir ki, kendi haline bırakılınca Afrika ve Ortadoğu’daki halklar kendi sorunlarını çözmeyi ve kendi sosyetelerini değiştirmeyi başaramaz. Neden? Çünkü biz Batı Avrupa’dakiler onların başarısını engelleriz. Libya’yı kargaşaya sürükleyen olay Batının bu ülkeye müdahalesiydi. İslam Devleti’ni ortaya çıkaran koşulları yaratan olay ABE’nin Irak’a saldırmasıydı. Orta Afrika Cumhuriyeti’nde Hıristiyan güneyin Müslüman kuzeyle süregiden iç savaşı etnik nefret patlamasından ibaret değildir, kuzeyde petrol bulunması buna yol açmıştır: Fransa ve Çin vekil ülkeler yoluyla kaynak denetimi uğruna savaş verirler. Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde 1990’larda ve 2000’lerin başında “savaş ağalığını” azmettiren hal, koltan, kobalt ve bakır gibi minerallere yönelen küresel açlıktı.

Eğer mülteci akışının önüne geçmeyi sahiden istiyorsak, o halde mültecilerin çoğunun kamusal yetkenin işlerliğini az çok yitirdiği –Suriye, Irak, Libya, Somali, DKC gibi– “başarısız devletlerden” geldiğini görmek şarttır. Devlet gücünün bu dezentegrasyonu yerel bir fenomen değil, uluslararası siyaset ve küresel ekonomik sistemin bir sonucudur, bazı vakalarda –Libya ve Irak gibi– Batı müdahalesinin doğrudan neticesidir. (Ortadoğu’daki “başarısız devletlerin” Britanya ve Fransa’nın Birinci Dünya Savaşı’nda çizdiği sınırlar yüzünden başarısızlığa mahkum olduğunu da belirtmek lazım.)

Ortadoğu’nun en zengin ülkelerinin (Suudi Arabistan, Kuveyt, Emirlikler, Katar) o kadar zengin olmayanlara (Türkiye, Mısır, İran, vb.) kıyasla mültecilere çok daha az açık olması dikkatlerden kaçmaz. Hatta Suudi Arabistan “Müslüman” mültecileri Somali’ye geri bile göndermiştir. Bunun sebebi Suudi Arabistan’ın yabancı istilacılara tahammül edemeyen köktenci bir teokrasi olması mıdır? Evet, ama petrol gelirlerine olan bağlılığıyla Suudi Arabistan Batıya tamamen entegre ekonomik bir ortaktır. Suudi Arabistan’ın (ve Kuveyt’in ve Katar’ın ve Emirlikler’in) mültecilerden geniş bir kesimi kabul etmesi için ciddi uluslararası baskı yapılması gerekir, özellikle Suudilerin, çünkü Esad karşıtı isyancılara destek vererek bir ölçüde Suriye’nin bugünkü haline yol açtılar.

Yeni kölelik biçimleri bu zengin ülkelerin temel özelliğidir: Arap yarımadasında milyonlarca göçmen işçi temel medeni hak ve özgürlüklerden mahrumdur; Asya’da milyonlarca işçi toplama kampı gibi örgütlenmiş terhanelerde yaşar. Ama bize daha yakın örnekler de var. 1 Aralık 2013’te Floransa yakınlarındaki Prato’da Çinli bir patrona ait giysi fabrikasında çıkan yangın, yedi işçiyi uyduruk mukavva bir yatakhaneye hapsederek öldürdü. “Kimse buna şaşırdığını söyleyemez,” demişti yerel sendikacı Roberto Pistonina, “çünkü yıllardır herkes bilir ki Floransa ve Prato arasındaki bölgede binlerce değilse de yüzlerce insan kölelik şartlarında yaşar ve çalışır.” Prato’da Çinli patronlara ait dört binden fazla business bulunur, bu şehirde yasadışı oturan binlerce Çinli göçmenin oradaki atölye ve toptancılar ağı altında günde 16 saate kadar çalıştıkları düşünülmektedir.

Yeni kölelik Şengay, Dubay ya da Katar’ın altşehirleriyle sınırlı kalmaz. Yanıbaşımızdadır; biz onu görmeyiz ya da görmezden geliriz. Terhane emeği günümüz küresel kapitalizminde yapısal bir gerekliliktir. Avrupa’ya giren mültecilerin birçoğu orada yaygınlaşan güvencesiz işgücüne katılacaktır, bu da çoğu zaman yerli işçilerin aleyhinedir, onlar da en yeni göçmen karşıtı halkçılık dalgasına katılarak bu tehdide tepki gösterirler.

Savaşla parçalanan memleketinden kaçan mülteci bir hayale kapılır. Güney İtalya’ya ulaşan mülteci orada kalmak istemez: Birçoğu İskandinavya’ya ulaşmaya uğraşır. Calais’daki binlerce göçmen Fransa’da tatmin olmaz: Britanya’ya girmek için hayatını riske atmaya hazırdır. Balkan ülkelerindeki onbinlerce mülteci ne pahasına olursa olsun Almanya’ya gider. Kendi hayalini koşulsuz hakkı gibi öne sürer ve Avrupalı yetkelerden gerekli yiyecek ve tıbbi bakım talep etmekle kalmayıp kendi seçtiği destination‘a aktarılmayı da talep eder. Bu talepte muammalı ve ütopik bir yan vardır: Sanki onların hayalini gerçekleştirmek Avrupa’nın vazifesiymiş gibi – ki bu hayallere aslında çoğu Avrupalı kavuşamaz (Güney ve Doğu Avrupadan çok sayıda insanın da Norveç’te yaşamayı pekâlâ tercih edecekleri söylenemez mi?). İşte kendilerini yoksulluk, sıkıntı ve tehlike içinde bulmuş –asgari bir güvenlik ve iyiliğe razı olmaları beklenecek– insanlardan çıkanlar, en inatçı ütopyalar olur. Fakat mültecilerin katı hakikatle yüzleşmesi gerekir: “Norveç yoktur,” Norveç’te bile.

(2)

Türkçesi: Işık Barış Fidaner

Yazının önceki çevirisini yapan Müleyke Barutçu’ya teşekkürler.

2 Comments

Filed under çeviri, makale

2 responses to “Norveç’in Varolmayışı (1) — Slavoj Žižek

  1. Pingback: Norveç’in Varolmayışı (2) — Slavoj Žižek | YERSİZ ŞEYLER

  2. Pingback: Dualarımız Sizinledir — çeviri derlemesi | YERSİZ ŞEYLER