Norveç’in Varolmayışı (2) — Slavoj Žižek

Slavoj Žižek — 9 Eylül 2015 — LRB

(1)

Ev sahibi nüfusların kendi “yaşam tarzlarını” korumaktan söz etmelerini inherently ırkçı ya da proto-faşist saymaktan vazgeçmeliyiz. Bundan vazgeçmezsek, Avrupa’da göçmen karşıtı hassasiyet yürüyüşünün ilerleme yolu açılacaktır, bunun son tezahürü İsveç’te gördük: Göçmen karşıtı İsveç Demokratları son anketlere göre Sosyal Demokratları geride bırakarak ülkenin en sevilen partisi oldu. Buna karşı standart solcu-liberal tutum küstahça bir maneviyatçılıktır: “Hayat tarzımızı koruma” fikrine azıcık bile değer verdiğimiz anda kendi konumumuzdan taviz veririz, çünkü göçmen karşıtı halkçıların açıkça savunduğu şeyin daha mütevazı bir versiyonunu önermiş oluruz. Merkez partilerin son yıllarda benimsedikleri temkinli yaklaşım aslında budur. Göçmen karşıtı halkçıların bariz ırkçılığını reddederler, ama sıradan insanların ‘meramını anladıklarını’ da iddia ederler, böylece daha ‘akılcı’ bir göçmen karşıtı siyaseti sahnelemiş olurlar.

Yine de biz bu sol-liberal tutumu reddetmeliyiz. Durumu manevileştiren şikayetler –”Avrupa başkalarının acısını umursamıyor” vb.– göçmen karşıtı gaddarlığın öbür yüzünden ibarettir. Bu iki tutum hiç de besbelli olmayan bir önşartı paylaşır: “Kendi yaşam tarzını savunmak etik evrenselcilikle uyumsuzdur.” Liberal özsorgulama tuzağına düşmekten sakınmalıyız: “Ne kadar tahammül etmeyi göze alabiliriz?” Çocuklarını devlet okullarına gitmesine mani olan göçmenlere tahammül etmeli miyiz; kadınlarını belli tarzda giyinip davranmaya zorlayanlara tahammül etmeli miyiz; çocuklarının evliliklerini ayarlayanlara tahammül etmeli miyiz; eşcinsellere ayrımcılık edenlere tahammül etmeli miyiz? Tahammülümüz ya hiç yeterli olmaz, ya da hep çok fazla tahammül etmiş oluruz. Bu açmazı kırmanın tek yolu tahammül etme halinin ötesine geçmektir: Başkalarına yalnızca saygı göstermekle kalmamalı, ortak bir mücadelede onlarla yan yana gelme ihtimalini öne sürmeliyiz, çünkü günümüzde yaşanan sorunlar ortak sorunlardır.

Mülteciler, malların serbestçe dolaşmasına izin verilen –ama insanların değil– küreselleşmiş ekonomiden dolayı ödediğimiz bedeldir. Geçirgen sınırlar fikri, yabancıların baskınına uğrama fikri küresel kapitalizme içkindir. Sadece Avrupa’ya göç edilmiyor. Güney Afrika’ya komşu devletlerden gelen bir milyondan fazla mülteci, Nisan ayında, işlerini çaldılar diye yerli yoksulların saldırısına uğradı. Silahlı çatışmalardan ibaret değil, ekonomik kriz, doğal felaket, iklim değişimi gibi sebeplerle de böyle olaylar daha çok yaşanacak. Fukuşima nükleer felaketi olduğunda bir vakit Japon yetkeler bütün Tokyo bölgesini –yirmi milyondan fazla insan– boşaltmaya hazırlanmıştı. Bu yapılsaydı o insanlar nereye gidecekti? Onlara Japonya’da bir parça arazi mi verilmeliydi, yoksa dünyanın her yanına dağıtılmalı mıydılar? Peki ya iklim değişimi dolayısıyla kuzey Sibirya daha yaşanır ve tarıma daha uygun bir yer olursa, Sahra altı Afrika’nın geniş kısımları büyük bir nüfusu barındıramayacak kadar kurumuş olursa ne olacak? İnsanların yeniden dağıtılması nasıl örgütlenecek? Geçmişte bu tür olaylar yaşandığında sosyal dönüşümler spontane bir vahşetle oldu, şiddet ve yıkım onlara eşlik etti.

İnsanlık daha “plastik” ve göçmen bir tarzda yaşamaya hazırlanmalı. Aşikardır: Ulusal egemenliğin temelden ve yeni baştan tanımlanması gerekecektir, yeni küresel eş-işletim ve karar verme yöntemleri türetilmesi gerekecektir. İlk olarak, şu anda, Avrupa mültecilere haysiyetli muamele sağlamaya olan bağlılığını yeniden ortaya koymalıdır. Bunda hiçbir taviz verilmemeli: Geniş çapta göçler kendi geleceğimizdir, ve böyle bir bağlılığın tek alternatifi yenilenmiş barbarlıktır (kimilerinin “medeniyetler çatışması” dediği şey).

İkincisi, bu bağlılığın gerektirdiği bir netice olarak, Avrupa açık kural ve düzenlemeler koyup dayatmalıdır. Mülteci akışının denetimi Avrupa Birliği’nin tüm üyelerini kapsayan (Macaristan ya da Slovakya’daki yetkelerin yaptığı gibi yerli barbarlıkların önüne geçecek) yönetimsel bir ağ yoluyla tatbik edilmelidir. Mültecilerin emniyeti temin edilmelidir, ama Avrupalı yetkelerin onlara tahsis ettiği destination‘ı kabul etmek zorunda oldukları, Avrupalı devletlerin yasalarına ve sosyal normlarına saygı göstermek zorunda oldukları açıkça belirtilmelidir: Dinsel, cinsiyetçi ya da etnik şiddete tahammül asla olmayacaktır; başkalarına kendi din ya da yaşam tarzını dayatma hakkı asla olmayacaktır; her bireyin geldiği topluluğa ait gelenekleri terk etme özgürlüğüne saygı gösterilecektir, vb. Eğer bir kadın kendi yüzünü örtmeyi seçerse, tercihine saygı gösterilmelidir; eğer yüzünü örtmemeyi seçerse, örtmeme özgürlüğü güvence altına alınmalıdır. Böyle kurallar Batı Avrupa’nın yaşam tarzına ayrıcalık verir, ama bu ayrıcalık Avrupa’nın misafirperverliğinden dolayı ödenmesi gereken bedeldir. Bu kurallar açıkça beyan edilmeli ve tatbik edilmelidir, gerektiğinde –hem yabancı köktenciler hem de kendi ırkçılarımız karşısında– baskıcı tedbirlere başvurulmalıdır.

Üçüncüsü, yeni bir uluslararası askeri ve ekonomik müdahale tarzının – yakın geçmişteki neokolonyal tuzaklardan sakınan bir müdahale tarzının icat edilmesi gerekecektir. Irak, Suriye ve Libya vakaları hem yanlış tarzda müdahalelerin (Irak ve Libya’da) hem de müdahalesiz bırakmanın (Suriye’de, ki müdahalesizlik görüntüsü altında Rusya ve Suudi Arabistan gibi dış güçler derinden müdahil olurlar) aynı açmaza düştüğünü göstermiştir.

Dördüncüsü, en önemli ve en zor olanı, mültecileri ortaya çıkaran koşulları değiştirecek temelden ekonomik bir değişime ihtiyaç duyulmaktadır. Küresel kapitalizmin işleyişlerinde dönüşüm sağlanmadan, Avrupa dışından gelen mültecilere yakında Yunanistan ve Birlik dahilindeki diğer ülkelerden gelen göçmenler katılacaktır. Ben gençken, böyle örgütlü halde düzenleme çabasına komünizm adı verilirdi. Belki komünizmi yeniden icat etmeliyiz. Belki de tek uzun vadeli çözüm budur.

Türkçesi: Işık Barış Fidaner

Yazının önceki çevirisini yapan Müleyke Barutçu’ya teşekkürler.

1 Comment

Filed under çeviri, makale

One response to “Norveç’in Varolmayışı (2) — Slavoj Žižek

  1. Pingback: Norveç’in Varolmayışı (1) — Slavoj Žižek | YERSİZ ŞEYLER