Modernizmin merkezi sorunu — Alain Badiou

Bugün ben şöyle dile getirirdim: Siyaset güç alemi değildir, düşünce alemidir. Dönüştürmeyi amaçlamaz; önceden formüle edilemeyen imkanlar yaratmayı amaçlar. Siyaset durumlardan çıkarsanamaz, çünkü durumları siyaset tayin eder.

Peki bu eleştirel arkaplan üzerinde Lyotard neyi görünür kılar? “Bir başka dispositif” dediği şeyi. Ve bunun Kapital bakımından “ne diyalektik ne eleştirel, ama eş-imkanlı bir ilişki içinde” durduğunu söyler.

Kuşku yok ki modernizmin merkezi sorunu budur: Olumsuzluk ilişkisi nedir? Diyalektik olmayan başkalık nedir? Eleştirel olmayan eş-imkanlılık nedir? Ve arkaplanda, iki yol:

  • Sonsuzküçük olumsuzun yolu, hiçbir yüklemi olmayan boşluğun yolu, matematiklenebilen farksız çoksallığın yolu. Buradaki ilişki, saf mantıksal görünmedir. Siyaset bütün günsel [diurne] gücüyle korunur, çünkü alternatif bir süjeye ihtiyaç duymamıştır ve duymaz. “Proleter” benzeşmez ardışık tekilliklerin adıdır, tarihsel bir kuvvetin adı değildir. Benim izlediğim yol budur, hep eleştirdiği bu yol Lyotard’a göre, tarifsel cümlelerin normatif cümlelerle öldürücü eş tutulmasıdır, ya da işlevsiz Anlatının tersten sürdürülmesidir.
  • Öteki yol, kuramda hem Lyotard hem de Deleuze’ün tuttuğu yol, hiçbir olumsuzluk ya da diyalektik olmayan başkalık içermeyen bu ilişkiyi, Bergsoncu hayat dispositifinden veya nitel süreden alır. Örneğin: “Söz, pratik ve biçimlerin devrimci olabilecek bir algısı ve üretimi vardır, ama bunların büyük akımlara, büyük Triebe‘ye, görünen tüm dispositifleri yerinden edip işlemselliğin anlamını değiştirecek ana akışlara kapılacak duyarlılıkta olduğunun güvencesi yoktur.” [Dérive a partir de Marx et Freud, s.16] Gördüğümüz gibi kapılma, akışların nitel basıncını önşart koşuyor.

Ne kadar farklı olsalar da, aksiyomcu yol ile dirimci yol tek noktada ıraksarlar: ilişkiyi olumsuzluğa müracaat etmeden düşünmemiz gereken noktada, ölçülemez olanı herhangi bir ölçünün aşkınsallığı olmadan düşünmemiz gereken noktada. Gecenin şafakvari özelliği, ya da düşüncenin dikkate alması gereken şey o halde şudur: Birçok “eş-imkanlı” vardır ama bunlar “eş-düşünülebilir” değildir, Lyotard’ın kapılmadaki soruna uyguladığı formülü kullanırsak.

Yani, çokluk var. Ölçüşemez olan var, baş edilemez olan var. Burada ifadelendirdiğim metnin sonunda yok etme motifi böylece geri gelir. “Bu boyunduruğu anlayıp onun filozofu olmak yetmez; onu yok etmek de gerekir.”

Bu noktanın üstünde durmalıyız. “Yok etmek,” haksızlık ve boyunduruk karşısında talep edilebilen şeyden felsefeyi ayıran şeyin adıdır. “Onu yok etmek de,” felsefi anlayışı aşan şeydir. Ve eğer bu “yok etme”nin adı artık “siyaset” değilse, bunun adı ya da adları nedir? Siyasetin değersizleşip silinmesiyle kendimizi bulduğumuz bu karanlık içinde, geceyi yıpratıp yok ederken sabahı gözeten kimdir? Temelde, Lyotard’a göre tek bir soru vardır: Renk nedir, nerededir, ve nereden kökenlenir?

(Alain Badiou, Küçük Panteon, TR: Işık Barış Fidaner, çeviri değiştirildi)

ç.n.:

— Evet bir şey yok, bir şey yok! Herkes işine baksın! Herkes kendi işine baksın! Herkes işine dönsün, kendi işiyle meşgul olsun.

Evet dağılıyoruz, dağılıyoruz…

2 Comments

Filed under çeviri, kitap