Cinsel olan siyasidir — Slavoj Žižek

Slavoj Žižek — 1 Ağustos 2016 — thephilosophicalsalon.com

Ayrı tutulan tuvalet kapıları günümüzde büyük bir hukuk ve ideoloji mücadelesinin merkezindedir. 29 Mart 2016’da Silikon Vadisi ağırlıklı 80 işveren patron, vitrinde Facebook patronu Mark Zuckerberg ve Apple patronu Tim Cook olmak üzere, Kuzey Carolina Valisi Pat McCrory’ye bir mektup yazarak transgender insanların karşıcinse ayrılmış kamusal hizmetleri kullanmasını yasaklayan yasayı kınadılar. “Bu ayrımcı yönetmeliği yasaya çevirme kararınız bizi hayal kırıklığına uğrattı,” diyor mektup. “İşverenler topluluğu her düzeydeki yasa yapıcılara böyle yasaların hem çalışanlarımıza hem de işverenlerimize kötü geldiğini [are bad for] sürekli olarak söylemiştir.” O halde büyük sermayenin ne tarafta olduğu açık. Tim Cook, Çin’de Apple ürünlerini kölelik koşullarında montajlayan yüzbinlerce Foxconn işçisini kolayca unutabilir; ayrıcalıksız kalanlarla büyük dayanışma jestini yapmıştır, gender ayrımının kaldırılmasını talep etmiştir… Çoğu zaman olduğu gibi, büyük işverenler siyaseten doğrucu kuramla yan yana durmaktan gurur duyar.

Peki “transgenderizm” nedir? Bir bireyin kendi biyolojik cinsiyeti (ve doğduğunda sosyetenin ona tayin ettiği mütekabil erkek ya da dişi gender) ile kendi öznel kimliği arasında uyuşmazlık tecrübe ettiğinde olur. Bu haliyle sadece “kadın gibi hissedip davranan erkekler” ve tersinden ibaret değildir, ikili eril-dişil karşıtlığının dışında kalıp ona eklenen “genderqueer” konumlardan oluşan karmaşık bir yapısı vardır: ikicins [bigender], üçcins [trigender], tümcins [pangender], cins-akışkan [gender-fluid] ve cinssizliğe [a-gender] kadar. Transgenderizmi sürdüren sosyal ilişki tasavvuruna post-genderizm denir: bu sosyal, siyasi ve kültürel hareketin yandaşları genderların gönüllü olarak terk edilmesini savunur, bunu mümkün kılan da biyoteknoloji ve üreme teknolojilerindeki son ilerlemelerdir. Bu öneri sadece bilimsel imkanla ilgili değildir, etik zemini de vardır. Postgenderizmin iddiası, sabit gender rollerinin sosyal, duygusal ve bilişsel neticelerinin insanların tam özgürleşmesine engel olduğudur. Cinsiyet yoluyla üremenin saf dışı edildiği (ya da başka versiyonların mümkün olacağı: kadının çocuğunun “babası” olabileceği, vb.) bir sosyete, özgürlüğe dair, sosyal ve duygusal deneylere dair duyulmamış yeni imkanlar açacaktır. Müteakip sosyal hiyerarşi ve sömürülerin hepsini getiren bu mühim ayrımı saf dışı edecektir.

Postgenderizmin transgenderizmin hakikati olduğu öne sürülebilir. Cinsel kimliklerin evrensel akışkanlaştırılması cinsiyetin iptal edilmesiyle kaçınılmaz zirvesine ulaşır. Marx’ın muhteşem analizini hatırlayın: 1848 Fransız devriminde muhafazakar-cumhuriyetçi Düzen Partisi “Cumhuriyetin anonim krallığında” iki çeşit kraliyetçiliğin (Orleancılar ve Bourboncular) ittifakı gibi işlemişti. Genel anlamda kraliyetçi olmanın tek yolu cumhuriyetçi olmaktı, ve aynı anlamda, genel anlamda cinsiyetlenmiş olmanın tek yolu cinsiyetsiz olmaktır.

Burada dikkat edilecek ilk şey günümüzde transgenderizmin her türlü belirli “aidiyeti” reddederek tüm kimlik biçimlerinin “akışkanlaşmasını” kutlayan egemen ideolojiyle el ele gittiğidir. “Aidiyetten kurtulmayı” savunan ve in extremis her türlü köken arayışını ve belirli etnik veya kültürel kimliklere her türlü bağlılığı adeta proto-Faşist bir tutum sayarak uzaklaştırma eğiliminde olan ulusalcılık karşıtı “kozmopolit” entellektüellerin bağdaşmazlığını son zamanlarda Frederic Lordon gibi düşünürler ortaya koydular. Lordon köksüz evrenselcilik iddiası taşıyanlardaki bu gizli aidiyetin karşısına mültecilerin ve yasadışı göçmenlerin kabusvari gerçekliğini koyar, onlar temel haklardan yoksun kalmıştır ve ümitsizce bir tür aidiyet ararlar (yeni bir vatandaşlık gibi). Bu noktada Lordon çok haklıdır: “Kozmopolit” entellektüel seçkinlerin kendi köklerine tutunan yerli insanları horgörürken kendi gayet dışarıcı köksüz seçkin çevrelerinde tutundukları aidiyetleri görmek kolaydır, bu kozmopolit köksüzlüğün derin ve sağlam bir aidiyet işareti olduğunu görmek kolaydır. İşte bu yüzden dünyanın etrafında uçuşan seçkin “göçebe”lerle ümitsizce kendilerine güvenli bir yer arayan mültecileri aynı kefeye koymak düpedüz ayıptır [utter obscenity] – diyet yapan üstsınıf batılı bir kadınla açlıktan kıvranan mülteci bir kadını aynı kefeye koymak neyse bu da odur.

Dahası bu noktada eski tezatlıkla karşılaşırız: Bir insan ne kadar marjinalse ve ne kadar dışarılmışsa, kendi etnik kimliğini ve dışarıcı hayat tarzını öne sürmesine o kadar müsaade edilir. Siyaseten doğrucu manzara böyle yapılanmıştır. Batılı dünyaya daha mesafeli insanların kendi belirli etnik kimliklerini ödünsüzce savunmalarına müsaade edilir, bu yüzden özcü ırkçı kimlikçi yaftası yemezler (Amerikan yerlileri, siyahlar…). Adı çıkmış beyaz heterocinsel erkekliğe ne kadar yakın olunursa, savunulması da o kadar sorunsallaşır: Asyalılar hadi gene savunabilir; İtalyalı ve İrlandalılar – belki; Almanlar ve İskandinavlarla birlikte çoktan sorunsallaşmıştır… Ne ki, beyaz adamların belirli kimliğinin öne sürülmesinin (ötekileri ezmenin modeli sayılarak) böylece yasaklanması, onların kendi suçlarını kabul etmesi gibi sunulsa dahi, yine de onlara merkezi bir konum bahşetmiş olur. Bu yasaklama işi onları evrensel-tarafsız mecra haline getirir, ötekilerin ezilmesi hakikatine erişimin sağlanacağı yere koyar. Dengesizlik karşı taraftan da ağırlığını koyar: Avrupa’nın yoksullaşan ülkeleri kendileri vatanseverliğe hak kazanırken çokkültürcü açılımın bütün yükünü Batı Avrupa’daki gelişmiş ülkelerin taşımasını beklerler.

Transgenderizmde de buna benzer bir gerilim vardır. Kuralları yıkarmış, yasakları asla tanımazmış gibi gözüken transgender özneler, aynı zamanda bu mecburi tercihin (“Neden erkek ya da kadın olduğuma karar vereyim?”) baskısı altında aşırı bir hassasiyet takınırlar ve kendilerini var edebilecekleri bir yere gereksinim duyarlar. Madem bütün sınıflandırmaları aşan “trans-“lar olmaktan gururlu ve ısrarcılar, neden onlara münasip bir yer bulunması bu kadar acil bir talep oluyor? Neden genderlı tuvaletler karşısında kahramanca bir umursamazlık takınmıyorlar – “Ben transgenderım, biraz ondan biraz bundanım, kadın gibi giyinen erkeğim, vb., o halde istediğim kapıyı seçebilirim!”? Hem “normal” heterocinseller de benzer bir sorunla yüzyüze değiller mi? Tayin edilmiş cinsel kimliklerde kendilerini var etmekte onlar da çoğu zaman zorluk çekmezler mi? Hatta denebilir ki “erkek” (ya da “kadın”) belli bir kimlikten çok, o kimlikten kaçınmanın belli bir şekli gibidir… Ve ayrımcılık karşıtı yeni taleplerin ortaya çıkacağından emin olabiliriz: Neden çok kişili evlilikler olmasın? Evliliğin ikili biçimle sınırlanmasının gerekçesi ne? Hatta neden hayvanlarla evlilik olmasın? Nihayetinde hayvanlardaki duyguların nüanslarını da öğrenmişiz. Evliliğin hayvanlarla yapılmasını dışarmak su götürmez bir “türcülük” vakası değil mi, insan türüne verilen haksız bir ayrıcalık değil mi?

Diğer büyük çatışkı sınıflar arasında olduğuna göre, homolojiyle, sınıf ikiliğini reddeden bir eleştiri de tahayyül edemez miyiz? “İkili” sınıf mücadelesi ve sömürüsü de “gey” bir konumla (egemen sınıfın kendi üyeleri arasındaki sömürüyle, mesela bankacı ve avukatların üretken “dürüst” kapitalistleri sömürmesiyle), “lezbiyen” bir konumla (dilencilerin dürüst işçilerden çalmasıyla, vb.), “biseksüel” bir konumla (kendi kendime patronluk ederek, hem kapitalist hem işçi gibi davranmamla), “aseksüel” bir konumla (kapitalist üretimin dışında kalmamla) ve benzeri konumlarla desteklenmelidir.

Sınıflandırmadaki bu kördüğüm, formülü genişletme ihtiyacında açıkça belirir: temel LGBT (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Transgender) LGBTQIA olur (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Transgender, Sorgulayan, Aracinsel, Aseksüel) hatta LGBTQQIAAP olur (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Transgender, Kuir, Sorgulayan, Aracinsel, Aseksüel, Müttefikler, Tümcinsel). Bu sorunu çözmek için çoğu zaman bir + eklenerek LGBT topluluğuyla ilişkilenen tüm diğer topluluklar dahil edilir, böylece LGBT+ olur. Ne ki bu, şu soruyu sordurur: +, eksik konumların yerini tutan “ve diğerleri”nden mi ibarettir yoksa doğrudan doğruya + olunabilir mi? Bu sorunun diyalektiğe uygun yanıtı “evet olunabilir”dir, çünkü her dizide diziye ait olmadığı belli olup +’ya beden veren istisnai bir öğe bulunur. Bu “müttefikler” olabilir (“dürüst” LGBT-dışı bireyler), “aseksüeller” olabilir (cinsellik sahasının tamamını yadsıyanlar) ya da “sorgulayan” olabilir (çevrede dolaşan, belirli bir konumu benimseyemeyenler).

Neticede bu kördüğümün tek bir çözümü vardır, onu da bir diğer sahada, atıkların yok edilmesinde, çöp bidonlarında buluruz. Kamusal çöp bidonları günümüzde giderek daha da farklılaşmıştır. Kağıt, cam, teneke, karton kutu, plastik, vb. diye özel bidonlar bulunur. Burada bile işler karışıklaşabilir. İnce plastik şeritli kağıt bir çanta veya defteri nereye atmalıyım? Kağıt çöpüne mi plastik çöpüne mi? Bidonların üstünde, genel ibarelerin hemen altında sıklıkla detaylı talimatlar bulmamıza şaşmamalı: KAĞIT-kitaplar, gazeteler, vb. ama ciltli ya da plastik kapaklı kitaplar değil, vb. Böyle olunca atıkların düzgünce yok edilmesi için en az yarım saat detaylı okumalar yapıp çetin kararlar vermek gerekebilir. İşleri kolaylaştırmak için bunların yanında bir de GENEL ATIK çöp bidonu sağlanır, diğer bidonların özgül kriterlerini karşılamayan her şeyi oraya atarız, burada yine, sanki kağıt çöp, plastik çöp vb’nin yanında bir de çöpün kendisi, evrensel çöp vardır.

Tuvaletlerde de aynen böyle yapmak gerekmez mi? Hiçbir sınıflandırma tüm kimlikleri tatmin edemeyeceğinden, olağan iki cinsin (ERKEK, KADIN) yanına GENEL CİNS diye bir kapı eklemek gerekmez mi? Simgesel farklar düzenine kendi teşkil edici çatışkısını işlemenin tek yolu bu değil midir? Lacan cinsel ilişkinin imkansız/gerçek olma “formül”ünün 1+1+a olduğunu belirtmişti, yani iki cinsiyet artı simgesel farka çevrilmesine mani olan “boğaza takılan kemik.” Bu üçüncü öğe fark alanından dışarılan bir şeyi temsil etmez; farkın (gerçeğinin) kendisini temsil eder.

Kapsamlı ve eksiksiz olmaya uğraşan sınıflandırmaların hep başarısız olmasının nedeni, sınıflandırmaya başkaldıran kimliklerin zenginliği değildir, aksine, gerçek halinde, (her türlü kategoriye başkaldıran) “imkansız” halinde ısrar eden cinsel farkın, aynı zamanda kaçınılmaz olmasıdır. Gender konumlarının çoksallığı (erkek, dişi, gey, lezbiyen, bigender, transgender…) ondan sonsuza dek kaçınan bir çatışkının etrafında dolaşır. Geyler erkektir, lezbiyenler dişidir; transseksüeller birinden diğerine geçişi dayatır; karşıt-giyinme ikisini bileştirir; bigender ikisi arasında süzülür… Ne tarafa dönersek dönelim, iki, altta saklanır.

Bu da bizi transgenderizmi tanımlayan ilksel kaygı sahnesi denebilecek ana geri götürür. Standart bi-gender tuvaletlerin karşısında duruyorum, iki kapıda BAYAN ve BAY yazıyor, ve kaygıya kapılıyorum, bu seçimlerin ikisinde de kendimi var edemiyorum. Yine soralım, “normal” heterocinsellerde de bunun gibi bir sorun yok mu? Onlar da çoğu zaman buyurulmuş cinsel kimliklerde kendilerini var etmekte zorluk çekmezler mi? Hangi erkek bir an böyle bir kuşkuya kapılmamıştır: “BAY kapısından girmeyi gerçekten hak ediyor muyum? Gerçekten erkek miyim?”

Şimdi bu yüzleşmedeki kaygının neye tekabül ettiğini açıkça görebiliriz. Bu, (simgesel) iğdiş kaygısıdır. Hangi seçimi yaparsam yapayım, bir şeyi kaybedeceğim, ve bu şey öteki cinsiyetin sahip olduğu şey DEĞİLDİR. İki cinsiyet birlikte bir bütün oluşturmaz çünkü bu cinsiyetlerin bölünmesinde, telafi edilemez bir şey kaybedilmiştir. Hatta diyebiliriz ki, bu seçimi yapmakla, öteki cinsiyetin sahip olmadığı şeyin kaybedilişini üstlenmiş olurum, yani Ötekinin benim eksiğimi doldurabilecek bir X’e sahip olduğu yanılsamasını terk etmem gerekir. Ve transgenderizmin iğdişten (iğdiş kaygısından) kaçınma teşebbüsü olduğu kolayca tahmin edilebilir: Transgenderizm sayesinde elimdeki çoklu seçimlerin iğdiş izi taşımayacağı dümdüz bir uzam yaratılır. Alenka Zupančič’in hususi bir haberleşmede ifade ettiği gibi: “İnsanlar iki gender olduğunu genelde ihtiyatla söylerler, ama çokluğa geçildiğinde bu ihtiyat yok olur, ve onların kesinlikle varoldukları söylenir. Cinsel fark gender terimleriyle değerlendirildiğinde, onu eksiksiz ontolojilere sokacak mekanizmalarla –en azından ilke itibariyle– uyumlu kılınır.”

Esas mesele buradadır. LGBT trendi standart normatif cinsel karşıtlığı “inşasızlaştırmakta,” onu ontolojisizleştirmekte haklıdır; gerilimler ve bağdaşmazlıklarla dolu olumsal ve tarihsel bir inşa olduğunu tespit etmekte haklıdır. Ne ki, LGBT trendi bu gerilimi tek bir olguya indirger: Cinsel konumların çokluğu, zorla ikili eril-dişil karşıtlığındaki normatif deli gömleğine sokulmuştur, ve bu deli gömleğinden kurtulursak, her biri tam bir ontolojik bağdaşıma sahip cinsel konumların iyice serpilen çoksallığına (LGBT, vb.) ulaşacağımız söylenir. Bu varsayıma göre ikili deli gömleği defedildiğinden itibaren, ben kendimi gey, biseksüel, her neysem o olarak tam anlamıyla var edebileceğim söylenir. Yine de, Lacancı bakış açısına göre bu çatışkılı gerilim indirgenemez halde kalır, cinsel olanın kendisinde bu gerilim teşkil edicidir, ve sınıflandırıcı çeşitlendirme ve çoğaltmalara ne kadar başvursak da bundan kurtulamayız.

Sınıf çatışkısında da aynen böyledir. Özgürleştiren (“sınıfsal”) mücadelenin getirip sürdürdüğü bölünme, bütüne ait iki belirli sınıf arasında değildir, parçalar-içinde-bütün ile onun (parçalar arasında evrenseli temsil eden, parçalar karşısında bütünün kendisini temsil eden) kalıntısı arasındadır. Başka türlü anlatırsak, burada kalıntı mefhumunun iki yönünü birden akılda tutmak gerekir: Belirli içeriklerin hepsi (öğeler, bütünün özgül parçaları) çıkarıldıktan sonra arta kalan şey anlamında, bir de bütünü parçalarına bölüntülemenin nihai sonucunda arta kalan şey anlamında: Bölüntülemenin son eylemiyle artık iki belirli kısım, iki öğe, iki şey elde etmeyiz, bir şey (arta kalan) ile hiçbir şeyi elde ederiz.

Üçüncü öğe (Kierkegaard’ın baca temizleyicisi) aslında Lacan’ın bu terime verdiği anlamda fallik öğeyi temsil eder. Nasıl? Saf farkı temsil ettiği ölçüde: Memur, hizmetçi, ve baca temizleyicisi; erkek, dişi, artı onların farkının kendisidir, belirli olumsal bir nesne halinde onların farkıdır. Yine soralım, neden? Çünkü fark onları farklılaştırmakla kalmaz; çatışkısal bir ilişki(sizlik)le, farklılaşan terimleri önceler. Kadın erkek değildir ve tersi de doğrudur, ama bununla kalmaz, kadın erkeğin tam anlamıyla erkek olmasını önleyen şeydir ve tersi de doğrudur. Bu fark siyasi uzamda Sol ile Sağ arasındaki farka benzer: Bu fark, farkın nasıl algılandığına dairdir. Soldan ya da Sağdan bakıldığında siyasi uzamın tamamı daha farklı yapılanmış gözükür; üçüncü “nesnel” bir bakış yoktur (Solcuya göre siyasi bölünme bütün sosyal bedeni keser, Sağcıya göre ise sosyete marjinal istilacıların bozduğu hiyerarşik bir bütündür).

O halde fark “kendi içinde” simgesel-farklılaştırıcı değildir, gerçek-imkansızdır — simgesel kavrayıştan kaçınan ve ona direnen bir şeydir. Bu fark evrenselin kendisidir, yani, iki türün tepesine çıkarılmış tarafsız çerçeve olan evrensel değil, o iki türün teşkil edici çatışkısı olan evrenseldir. Ve üçüncü öğe (baca temizleyicisi, Yahudi, a nesnesi) farkın kendisini temsil eder, farklılaşan terimleri önceleyen “saf” farkı/çatışkıyı temsil eder. Eğer sosyal bedenin iki sınıfa bölünmesi aşırı öğe (Yahudi, ayaktakımı…) olmaksızın tamamlanmış olsaydı, sınıf mücadelesi diye bir şey olmayacaktı, sadece açıkça bölünmüş iki tane sınıf olacaktı. Bu üçüncü öğe sınıfsal sınıflandırmadan (sosyetenin iki sınıfa saf bölünmesinden) kaçan ampirik bir kalıntının izi değildir, o iki sınıfın çatışkısal farkının kendi maddeleşmesidir, bu farkın farklılaşan terimleri öncelediği ölçüde. Anti-Semitizmin uzamında “Yahudi” sosyal çatışkının kendisini temsil eder: Yahudi istilacının yokluğunda bu iki sınıf uyum içinde yaşayacaklardı… Böylece üçüncü istilacı öğenin olaylı [evental] olduğunu gözlemleyebiliriz: O, bir diğer pozitif varlıktan ibaret değildir, ikinin uyumunu sonsuza dek sarsarak onları sonu gelmez uyumlandırmalar sürecine açan şeyi temsil eder.

(…)

4 Comments

Filed under çeviri, makale