Redundancy üzerine bir not

25. kitapta Barış ve Bilgisayar yazılarını derlemeye karar verdim. Ama önce işte bu notu yazıp iliştireceğim. Anlatacağım olayın travmatik bir özelliği olduğunu zannediyorum ama öyle korkunç ya da dayanılmaz bir şey olması anlamında değil.

İmleyenden yoksun kalması anlamında. Lacan’a ve Lacancılara “Kadın yok. Zaten büyük öteki de yok. O da yok, bu da yok…” dedirten anlamda. Yani “Bu niye böyleymiş ki?” diye gelip soracak hiçbir iradenin meydanda bulunamaması anlamında. Diyelim ki acınası arşiv pratiklerinden dolayı fırça yiyen fMRI araştırmacılarının beslediği böcekler gibi bir anlamda.

Lisede TÜBİTAK projesi üstüne çalışırken bir miktar arayüz programlama öğrendim ve annemin talebi üzerine bir program hazırladım. Annem psikiyatristti ve gelen giden hastalarla ilgili bir sürü bilgi saklaması gerekiyordu. Hastalardan öğrendiklerini şimdiki deyimle anonimleştirerek bize ya da bana hep anlatırdı, konuşurduk. Şimdi o konuştuklarımızın hiçbirini hatırlamıyorum.

İşte hastaların takibine yardımcı olsun diye “Hastaban” adını ve Ψ simgesini verdiğim bu program, kendine ait bir veritabanında arama ve kaydetme yapıyordu. Ama SQL bilmediğimden, sadece metin dosyası okutup yazdırmayı bildiğimden, bu veritabanı tek bir uzun metin dosyası halinde saklanıyordu. Ve esas kötü olan şu ki: Dosya yenileneceği zaman hiçbir yedekleme yapılmıyordu. Yani program dosyanın mevcut halini okuyup ezberliyor, sonra eldeki dosyayı çöpe attıktan sonra yeni dosyayı yeni baştan, ezberinden yazıyordu. Bu da büyük bir kırılganlık demekti. Eski dosyayı çöpe atmasıyla yeni dosyayı yazmaya başlaması arasında diyelim ki biraz fazla şiddetli bir rüzgar esse, diyelim ki telefon ya da kapının zili çalsa, diyelim ki biri uzaktan seslense ya da elini omzuna koyuverse, program her şeyi unutabilirdi.

Nitekim öyle oldu. Program uzun süre kullanılıp yüzlerce kayıt tutulduktan sonra bir gün bütün kayıtlar kaybedildi. Dosyalara baktım ama ne olduğunu anlayamadım. Yedekli çalışan yeni bir versiyon da hazırladım ama artık geri dönüşü yoktu. Eski kullanım sürdürülemezdi, yeni bir kullanıma da başlanamazdı. Böylece program bir anlamda ölmüş oldu. Demek ki bu kırılganlık yüzünden programı ölümlü kılmıştım. Elindeki tek dosyayı çöpe atıp yeni baştan yazması programın ölümlü olduğu noktaydı.

Veriler kaybedildiğinde ne kadar suçluluk duyduğumu hatırlamıyorum. Ama bu olaya fazla şaşırmadığımı zannediyorum. Çünkü programın nasıl işlediğini biliyordum ve böyle bir kırılgan noktası olduğunun farkındaydım. Ama işte burada öznellik ile nesnelliğin ayrım noktasına geliyoruz sanırım: Kırılganlığın programa eklenmesi ve programın içinde bırakılması da bir tür kayıt düşmek olmuştu. Yani Freud’un en sevdiğim terimiyle bir parapraksis olmuştu [1].

İşte şimdi başlıktaki meseleye gelebiliriz: Redundancy, bir şeyin kopyalarının bulunması, yedeklerinin tutulması anlamına gelir. Yani bir şey kaybedildiğinde onun yerine onun gibi bir başkası konabilecektir. Sigorta kavramıyla da alakası var sanırım.

Ama ben bunu mecazları imkanlı kılan bir yapı, dile ait bir altyapı gibi düşünmek istiyorum. Yani fiziki mecazlar yapılabilir. Her bir mecaz az ya da çok bir fiziki kuvvet uygulayabilir, bu kuvvetler ölçülebilir. Tabii ki cetvelle ölçülmez, ama başka yollarla ölçülmesi mümkündür. Nasıl ölçülür?

Kaybın ağırlığı ile ölçülür. Redundancy ile alakası buradadır: Kaybettirip hemen telafi eden mecazlar kuvvetlidir. Kaybettirdiği şeyi telafi edemeyen mecazlar zayıftır ve konuyu saptırıcıdır, ve o konuşma bağlamında neden böyle bir saptırma yapıldığını izah edecek bilinçdışı dürtüler gerekirse tespit ve analiz edilebilir.

Öte yandan, mecazların kuvveti hep kısıtlı bağlamlar içinde geçerlidir. Bağlamı genişlettiğinizde mecaz çırılçıplak kalır: Yani söylenen mecazın saptırıcı zayıflığı ile o mecazı söyleten hayat şartlarını birbirine eşleyen bir karşıt-mecaz kurulur, ve bu karşıt-mecaz gelip ilk mecazı söyleyen özneyi yutar, “yerin dibine geçirir.” Twitter’ın “cadı kazanına” dönmesi bu yüzdendir.

İşin kötüsü, mecazların kuvveti hayat şartlarının verdiği bağlamın kısıtlaması altındadır diyemeyiz. Aksine, hayat şartlarını teşkil eden bağlamların her birisi, böyle mecazlarla ayakta tutulurlar. İşe gitmek ve evde oturmak arasında mecaz ilişkisi vardır. Çalışmak ve tatile gitmek arasında mecaz ilişkisi vardır. “Hayat” denen şey bu gibi mecazların üst üste bindirilmesidir.

Hatta bir deneye (hatta diyelim ki bir sosyal psikoloji deneyine) katılmakla katılmamak arasında da yine bir mecaz ilişkisi vardır, deneye katılanların para veya notla “telafi” edilmeleri bu mecazın hem katılan hem de yapan açısından iki taraflı bir kuvvet taşımasıyla ilgilidir. Böylece bilimsel nesnelliğe yansıtılan mecazlar hayat mecazları olmanın ötesine geçerek bilgi mecazları olurlar.

Özetle: Özel dünya ile sıradan dünya arasında mecaz ilişkisi vardır (böylece cadı kazanı Twitter’la kısıtlı kalmaz, “gerçek hayat” sayılan şeye de sıçrar).

Başka türlü söylersek: “Gitmek” dediğimiz şey hiçbir zaman bir mesafenin katedilmesine indirgenemez. Hele hele uzayda A noktasından B noktasına gitmeye hiç mi hiç indirgenemez, çünkü “gitmek” simetrik bir zemine sahip değildir.

Mevzuyu toparlarsak: “Gitmek,” içinde hep bir aştırma işlemini barındırır. Bu aştırma işlemi de her zaman mecazlara dayanır. Bu mecazların her birisi de son tahlilde özel dünya ile sıradan dünya arasında kurulan bir aslî mecaza dayanır [2, 3].

İşte bu aslî mecaz, actual ile virtual arasındaki mesafeyi kurar: Gerçel ile görcül. Fiilî ile virtüel. Güncel ile sanal. Hatta bunlara isterseniz Romeo ve Jülyet, Mem û Zin, Leyla ile Mecnun bile diyebilirsiniz (son çiftin adını taşıyan TV dizisini de bu saydığım diziden ayrı tutmuyorum).

Şimdi kritik noktaya geldik: Bu aslî mecazın kuruluş yapısı, dilin gramer yapısına bağlıdır. Programlamada da böyledir, konuşmada da böyledir. Yani “Türkçede yüklemin sonda olması” dediğimiz olguyla Türkiye’nin yaşadığı bu garip kıyametli yıllar arasındaki ilişkiyi göstermeye çabalıyorum.

Basit bir kıyaslama yapalım:

Türkçe’de cümleleri yarım bırakmanız yasaklanmıştır, dolayısıyla ölmeniz emredilmiştir.

İngilizce’de cümleleri uzatmanıza izin vardır, dolayısıyla yeni nesnelere yönelmenize izin vardır.

İşte 2014’ten beri aralıksız sürdürdüğüm ve bugünden itibaren de sürdüreceğim çevirilerle, Türkçe’nin aslî mecazındaki bu gramatik zehri çıkarmaya ve Türkçe konuşan herkes adına tükürmeye çabalıyorum.

Bugünlerde hem Türkiye hem de Türkçe dili iflah olmaz bir şaşkınlık ve sendeleme içinde, hatta saçmalama içinde. Okuduğunuz her yazıda girilen bağlamdan çıkılan bağlama kadar bölük pörçük algıları topak topak yapıp yuvarlanan bir tür kördüğüm oluştuğunu hissedebilirsiniz. Baktığınız yazıya göre bu kördüğüm farklı biçimlere bürünebilir, ama nihayetinde inherent anlamda bunların hepsi aynı kördüğümdür. Türkçe’nin ve Türkiye’nin Gerçeğidir.

Eskiden buna umut derdik. Artık bir şey diyemiyoruz [4].

Yazıyı iyi dileklerle bitirmek isterdim ama bunu ifade edebileceğim bir imleyenim yok, “ne yazık ki.”

Ama aslında hiç de yazık değil, çünkü bu imleyeni eninde sonunda bulacağım ve o zaman bu çeviri faaliyetini sürdürmeme gerek kalmayacak.

Işık Barış Fidaner

[1] Her ne kadar Bruno Bettelheim benim doğacağım sene içinde Freud’un İngilizce çevirisinden gelen bu terime karşı çıkmış olsa da.

[2] Alexander Bogdanov’un “aslî mecaz” kavramını McKenzie Wark Molecular Red‘de anlatıyor, ama o kitabı çevirtecek yayınevini bugünlerde biraz zor bulursunuz.

[3] Žižek’in anlattığı tuvaletler de “hayat”a aslî mecazlık eden bu “gitme”yle alakalı değil mi? Bkz. “Cinsel olan siyasidir” (çevirisi sürüyor)

[4] Bağzı mihraklar Sigmund Freud ve Jacques Lacan reddiyesinden vazgeçerlerse buna Gerçek diyebileceğiz.

1 Comment

Filed under şey

One response to “Redundancy üzerine bir not

  1. Pingback: Barış ve Bilgisayar — derleme | YERSİZ ŞEYLER