Durumum hakkında — Dr. Işık Barış Fidaner

14 Ocak 2017, Somerville Halk Kütüphanesi (İngilizcesi)

Durumum hakkında bu kısa metni, bu sabah, 2017’nin ilk Boston Lacan Çalışma Grubu toplantısında okumak için yazdım. Sonradan e-posta ile de göndereceğim.

Başımdan geçenlerle ilgili en özet ve en soyut yorumu yapacağım: Üniversite grubumda karşılanmayan üç kriteri beyan edip Lacan hakkında bir alıntıyla bitireceğim.

Bu kriterlerin sizi ilgilendirdiğini düşünüyorum çünkü (1) öğrenciler, benim gibi araştırmacı ve postdoc’lar, hatta profesörlerin kendileri çok muhtemelen bu problemleri zaten klinikte size getiriyorlardır, ve (2) üniversitedeki “araştırma” grubuna bu Lacancı grubu tercih etmemin sebepleri işte bu kriterlerdir.

Profesörün beni zorladığı istifamı takip eden haftalarda zaten 55 sayfalık bir Boston Raporu yazdım, ve vakit bulduğumda bunu Türkçeden İngilizceye çevirmeyi planlıyorum, özellikle de buradaki Lacancılar için. “Defter kapandıktan” sonra yapılan bir genel değerlendirme olduğundan buna “postmortem” demek isterim, bu terimi (tıp ya da forensikten değil) dijital oyun tasarımı pratiğinden alarak.

Öncelikle tarafların çalışma alanları: İstanbul, Türkiye’de yaptığım PhD’de Bayesci olasılık modellerini çalıştım ve bu istatistiksel modelleri biyoinformatiğe uyguladım. Yaklaşık bir yıl önce burada Boston’da bir postdoc olmaya davet edildim ve buradaki alan BCI: beyin-bilgisayar arayüzleri. EEG beyin sinyalleri yoluyla, bir ekranda görüntülenen harfler dizisiyle tetiklenen elektroensefalogramlar yoluyla yazı yazmaya dönük bir sistem üzerine çalışıyorlar. Literatürde P300 denilen meşhur bir beyin sinyali var: “oddball” denilen “sapkın uyaran”ların gözlenmesiyle şaşırma gibi tetiklenen bir sinyal bu.

Oradaki faaliyetim zorla istifa ettirilmekle nihayet bulmuş olsa bile, bu tecrübe boyunca kendim ve başkaları için birçok noktaya temas ettim, ve bu istifayı Lacancı bir ayrılmanın kaçınılmaz bir neticesi sayıyorum, bunun tek alternatifi, sözümona “aktif katılım göstererek” sözümona “üretken bir mensubu olmaktı” (profesörün kendi sözleriyle) ama neyin? Bir yabancılaşmanın, bir hastalığın.

Not düşeyim: Bence buradaki çatışmanın ta psikanalizin kuruluşuna kadar izi sürülebilir. Bildiğiniz gibi Freud ve Breuer’in histeri çalışmalarında ortaya çıkan alternatif, telkin ve hipnotize etme karşısında, yorumlama ve serbest çağrışımdı. Benim çatışmamda ve bu çatışmanın ortaya çıkardığı kriterlerde gündeme gelen mesele yine bu alternatifin aynısıdır.

Bahsedeceğim üç kriterin en iyi test sahasının e-posta iletişimleri olduğunu düşünüyorum, çünkü insanların kendi simgesel iğdişlerinin içeriğini ifade ettikleri yer orasıdır. Kurumsal e-posta görüşmelerinin sözümona “İlerleyen” bir kurgusal dünyaya dönüşme eğilimi vardır, öyle ki geri kalan her şey bu simgesel “İlerleme” kurgusunu, gerçeklikten kopmuş bu kurguyu gerekçelendirip sürdürecek bir dizi mazeret işlevine indirgenir.

Birinci kriter: İnsanlar birbirleriyle meslektaşlar olarak ilişkilenebiliyor mu? Yoksa olası iletişimleri, otorite sayılıp “profesör” denilen kişilerin bazı absürt müdahaleleri ve dürtüsel kesmeleri ile boşa mı çıkarılıyor, itibarsızlaştırılıyor mu, sabote mi ediliyor? Meslektaşlar olarak ilişkilenme imkânı bulabilmek mühimdir, şayet “kariyer” mefhumu herhangi bir şey ifade edecekse.

Birinciye bağlı ikinci kriter: İnsanlar birbirlerini bilgilendirebiliyorlar mı? Yoksa haberleşmeleri dışarıdan ricalar ve raporlar yoluyla, yani özünde telkinler yoluyla regüle edilip kanalize mi ediliyor? Bu özellikle kritik bir kriterdir çünkü insanlar birbirlerini tecrübelerine ve çevrelerine dair bilgilendiremedikleri zaman, ortaya çıkan acil durumları da gözardı etmek zorunda kalırlar. Kendi vakamdan bir örnek verirsem, bir yangın alarmı tetiklenir ve bina boşaltılır, ama bu hadise e-posta iletişimine asla yansıtılmaz. Bilgilendirmekteki bu beceriksizliğin en uç neticesinin iklim değişimi olduğu görülebilir.

Üçüncü kriter. (İkinciye bağlı olan bu kriter Boston Raporu‘nda geçmiyor. Belki de raporu genişletip bunu da eklemem gerekir.) İnsanlar arasında bir gösterimler dolaşımı oluyor mu, yani insanlar kendilerini gösterimleri dolaştıran bir ortam haline getirebiliyor mu? Gösterim burada her türlü simgesel ifadelendirmeyi belirtir, akıl yürütmede rol oynayabilecek kanıt ya da formülleştirmeler gibi. Yoksa, bütün gösterimleri “profesör” denilenler mi rica ediyor? Gösterimler onlar için, onlara dönük mü yapılıyor? Hakikaten en önemli kriter budur, grubun düzgün bir bilimsel topluluk olması bu kriterle sağlanabilir. Ama bu yoktu ve halen de yoktur.

Türkiye’ye gidiyorum ama planım bir iş bulup Avrupa’ya taşınmak. 55 sayfalık raporu yazarken, eşzamanlı olarak, İsveç’te bir etik merkezine uzun ve uğraşılmış bir iş başvurusu da gönderdim. Verecekleri yanıta bağlı olarak başka yerlere başvurabilirim.

Gelecek ay ve sonrasında BLSG’ye virtüel olarak katılacağım.

Lacan hakkında Roudinesco’dan bir alıntıyla bitireyim:

Boston’da Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde (MIT) Lacan Roman Jakobson’la yine görüştü ve matematikçi, dilbilimci ve filozoflardan oluşan dinleyicilere bir konuşma yaptı, aralarında Willard Quine ve Noam Chomsky vardı… Lacan Chomsky’nin düşüncelere ilişkin sorusuna verdiği yanıtla herkesi şoke etti:

“Beyinlerimizle düşündüğümüzü düşünürüz; ben şahsen ayaklarımla düşünürüm. Katı şeylerle gerçek bir irtibat kurmamın tek yolu budur. Gerçi zaman zaman [occasionally] alnımla düşündüğüm olur, bir şeye tosladığımda. Ama beyinde azıcık bile düşünce izi olmadığını bilmeye yetecek kadar elektroensefalogram görmüşümdür.”

Bunu duyan Chomsky bu hocanın deli olduğunu düşündü.

5 Comments

Filed under çeviri, deneyim