Tektolojiye Giriş: 3. Örgütlenimsel bir Bilime Doğru (1) — Alexander Bogdanov

(Giriş: 2)

1. İlkel ve Dinsel Düşünüşte Örgütlenimsel Bakış Açısı

Evrensel örgütlenimsel bilim henüz olmamasına rağmen, bu bilimin temel bakış açısı insanlığın şafağında, konuşma ve düşünmenin başlangıcıyla doğmuştur.

İlk kelime-kavramlar [1] insanî emek eylemlerine müracaat etti, doğaldılar çünkü çaba veya emeğin sebep olduğu ünlemlere eşlik eden seslerdi. O çabanın yokluğunda tekrar-üretildiklerinde, çabanın niyetini, çağrısını ya da imgesini ifade ettiler. Demek ki onu anımsatan herşey onları kışkırttı. Mesela Hint-Avrupa dillerindeki kaynak kök “rhag” ya da “vrag”, “kırmak” anlamına gelir; Yunanca ς’ηγλνμσ (“kırmak”), Latince “frango” (aynı anlamda), Almanca “brechen”, veya Fransızca “rage” ve Rusça “Враг” (“düşman”), “развить” (“gelişmek”) ve “раз” (“bir zamanlar”) kelimeleri ve “раз”- fiil öneki, hepsi ondan türemiştir. Kaynakta bu kök muhtemelen bir darbe vurma anında dudaktan kaçan bir kükremeden ibaretti; ama sahneye getirilmesi sadece o eylem ya da o eylemin çağrısı süresince değil, onu andıran sayısız başka durumda da olabiliyordu: bir düşmanın görülmesi ya da onun üstüne düşünülmesinde, ya da darbe yapan bir silahın ya da neticelerinin, yani kırılmış, parçalanmış bir şeyin düşünülmesinde, vb. Bütün bu şeyler spontane [2] olarak aynı sesle adlandırıldı yahut işaretlendi: kelime-köklerinin kaynağındaki anlam belirsizliği, dallı budaklı ve tanımlı anlamlar taşıyan binlerce başka kelimenin gelişimine doğru bu köklerin her birisinin bir çıkış noktası olmasına yardım etti.

İşte bu belirsizlik insanın doğa üstüne düşüncesinin temel koşulunu yarattı, yani, temel mecaz. Mecaz, ya da harfiyen “anlam aktarımı”, genel tanımı itibariyle belirli bir görüngüye müracaat eden bir kelimenin, bir başka farklı görüngüye uygulanmasıdır, öyle ki ikincinin birinciyle ortak bir yönü vardır, örneğin bir şairin gündoğumuna “kanlı”, su kaynağına “nazik” ya da okyanusa “tehditkâr” demesi gibi. Aryanların uzak ataları mecazın ne olduğunu bilmezlerdi, ama spontan doğada harap edici herhangi bir eylem gördüklerinde yahut hayal ettiklerinde aynı “rhag” kökünü gayet doğallıkla kullandılar: yuvarlanan bir kaya, yoluna çıkan her şeyi ezip geçer, bir fırtına, ağaçları devirir, vb. Doğal eylemler, insan eylemleri için kullanılan aynı kelimeleri kullanarak tarif edildi. Temel mecaz işte budur. O olmasaydı insanlar dış doğa üstüne konuşamazlardı, ve dolayısıyla onunla ilgili kavrayışlar formülleştiremezlerdi: dünya üstüne düşünmek imkânsız olurdu.

Temel mecaz yardımıyla insanlık kendi tecrübesindeki en derin uçurumu aştı: kendisi ile kendi ezelî düşmanı ilksel kuvvetler arasındaki uçurum. Temel mecaz, Evrene dair örgütlenimsel bakış açısındaki birliğin embriyosu ve prototipidir. Kelime, toplumsal-insanî faaliyetlerin örgütlenme enstrümanıydı; ama aynı zamanda dış doğanın eylemleriyle ilgili tecrübenin birleştirilmesi için de kullanılır oldu: bu ikisi örgütlenimsel bir anlamda genelleştirildi.

İlkel düşünme bir sistem değildi, ne de bir “dünya görüşüydü”: kelime-kavramlar, dolaysız eylemlerle yakından intertwine olarak [3], aralarındaki ilişkililik içinde düşünülmediler ve bilinçli olarak bir bütün hâlinde gruplanmadılar. O özgül örgütlenmeler ancak daha ileri bir gelişim aşamasında belirdi, yani, hayatın kendi içinde, düşünce fizikî emek çabasından ayrı tutulmaya başlandığı zaman, insanlar liderler ile oyuncular ya da yürütücüler arasında bölündüğü zaman; örgütleyiciler ve örgütlenenler diye bölündüğü zaman. Bir kişi düşündüğünde, karar verdiğinde ve emir verdiğinde, ve bir başkası onu yürüttüğünde, o zaman diyebiliriz ki iki tane kutup vardır: bir düşünce ve kelime kutbu, bir de fizikî emek kutbu. Bir lider, mesela bir patriark ya da bir kabilenin askerî başkanı, çok karmaşık ve incelikli düzenlemelere dair planlar çıkartmalıydı, bunlar da onun astlarınca yürütülecekti; ve böyle planlar, imgeler ve kavramlarla ilişkilendirdiler, yürütülecek eylemlerle değil, gerçi eylemlerle de bir bağlılık ilişkisi içindeydiler. Düşüncenin bağımsız örgütlenmesi, bir sistem olarak düşünme, ya da çoğu zaman dünya görüşü denen şey –gerçi ona dünya anlayışı demek daha isabetli olur– işte buradan kaynaklandı.

Bu süreç içinde, örgütlenimsel bakış açısının kaynağındaki birlik muhafaza edildi ve daha bile derinden sağlamlaştırıldı. Düşünmenin örgütlenmesi belli ki emeğin örgütlenmesine bağlıydı, onun bir enstrümanıydı. Ve emek çeperinde tipik olan, ayrılmaz örgütsel ve yürütücü eylemleri bileştirmekti. Tüm eylem türleri için düşünme modeli buydu – toplum ve emeğin yanısıra insanlara ait bireysel ve hatta tamamen spontan eylemlerde bu böyleydi. Bir insan eylemi bir başka kişinin, yani bir örgütleyicinin emriyle belirlenmediği zaman, oyuncunun kendi kendine emir verdiği ve kendi kendisinin örgütleyicisi olduğu varsayıldı. Böylece kendisinin iki tarafını keşfetti – örgütsel veya emir veren, ve yürütücü veya edilgen, birinci tarafa “can” dendi, ikinci tarafa ise – “beden”. [4] Dış doğadaki her karmaşa bakımından aynısı geçerliydi. Hayvan, bitki, taş, akarsu, göksel cisim, etkin olarak algılanan herşey (ve ilkel düşüncede başka bir şey yoktur) – bunların hepsi “can – beden” tertipine uygun olarak zihinde örgütlendi. Demek ki örgütlenimsel yöntemin evrenselliği doğrudan ve naifçe tanınmıştı. Ve düşünme yönteminin kendisi, göreceğimiz gibi, doğduğu yerden hazır hâlde alındı, yani toplumsal pratik ve üretim çeperinden.

Bu perspektiften bakınca, uzak atalarımıza ve çağdaş ilkel halklara ait birçok sanrı ve “batıl inanç” gayet doğal ve anlaşılır hâle gelir. Örneğin dua [invocation] inancı böyledir, büyülü kelimelerin kuvveti, doğadaki nesneler üzerine eylem yaparak spontan görüngülerin akışını değiştirme yeteneği böyledir. İnsan eylemlerini kelimeler belirler, yani bir örgütleyicinin buyruk ve emirleri belirler; ve şayet spontan eylemlerin örgütlenmesinin de buna benzediği kabul edilirse, o zaman onların da kelimelerle belirlenmesi gerektiği apaçıktır, gerçi yetkin bir örgütleyicinin düzgün tarzda telaffuz ettiği kelimelerle belirlenirler, nüfuzumuzu uygulamak istediğimiz spontan kuvvet ya da nesne o kelimeyi kavrayabilmelidir. Rusçadaki “dünya” (“мир”) kelimesinin “topluluk” (“община”) kelimesiyle aynı anlama gelmesi nedensiz değildir: naif bilinç açısından, bir topluluktaki bağ ve ilişkiler ile tüm dünyadaki bağ ve ilişkiler aynıdır. Bir örgütlenimsel bilincin gelişiminde kaçınılmaz bir aşamadır bu.

Örgütlenimsel bakış açısının kaynağındaki birlik yetkicil yaşam tarzının tüm dönemlerinde değişmeden kaldı. Bu dönemlerin dünya görüşü “dinler” biçimini benimsedi, onların dünya temsilleri ya patriyarkal ve kabilesel ya da feodal modellere dayalıydı: ilk dinlerde olan ayrı ayrı ata ilahlarının yerini sonradan daha kapsayıcı diğer kabile tanrıları aldı; daha gelişmiş toplumlarda ise uzun bir tanrılar zinciri, kimileri ast kimileri – onların üstü olmak üzere, en tepede de bir Egemen Tanrı bunların yerini aldı. İlginçtir, ast tanrılar çoğu zaman yüksek ilahlara hürmet etmeye ya da kurban vermeye mecburdu. İnsanların tanrılarla ilişkisinin pratik anlamı tam olarak tanrıların hem insanları hem de şeyleri yönetmeleriydi, ve kendi yetkin oldukları alanlarda şeyleri insanların kazancına veya arzusuna göre davranmaya zorlayabilmeleriydi. Düşünme temel, naif bir yöntem birliği ile yüklenmişti. Hem doğal hem de toplumsal yasalar göksel güce sahip kusursuzca homojen örgütsel reçeteler gibi görülürdü; ve onların bütünsel bilgisi ancak “vahiy”le mümkündü, yani bu reçetelerin iletilmesi ya da yayınlanmasıyla. Spontan ve toplumsal süreçlerin kendilerine ait yasaları olabileceğine dair bir fikir bile yoktu, ki çeşitli tecrübe alanlarında bunlar hiç eşit değildir, ve bir olgunun bir yasaya uygunluğu ile bir halkın bir güce itaatkârlığı birbirinden farklı şeylerdir.

Böylece büyüyerek ve kristalleşerek, tecrübe sürekli, ve adeta kendiliğinden, aynı tertipe uygun olarak birikti: Güneş Doğudan Batıya kendi günlük yolunu izler çünkü onun reçetesi öyledir; bir hastalık belli adımlarla gelişir çünkü ona tekabül eden isteğe itaat eder, vb. Tecrübenin en genel ve istikrarlı regülerlikleri, yüksek bir ilahın feshedilemez reçeteleridir. İnsanların kendi hesaplamalarına ve sistemli çabalarına duydukları güvenin tamamı bu feshedilemezliğe dayalıydı. Elbette ilah, diğer her yönetici gibi, bazen yürürlükteki bir yasayı geri çekebilir ya da iptal edebilir; ama bu istisna, “mucize” ya da özel müdahale, belli ki, çok ender bir görüngüdür. Bu özel müdahale kavramı alışkın olunan regülerliklerin görünürdeki ihlâllerini kucakladı: depremler, emsalsiz salgın hastalıklar, yıkıcı seller, vb. Böylece regülerlik fikrinin kendisini bunlar boşa çıkarmamış oldu; “mucize” kavramı fikrin gelişimine güvence sağladı ve onu halen tamamlanmamış bir bilgi ile kavranamayacak herşeyden korudu.

Tecrübenin sistemlileştirilme biçimi o zamanlar yetkicil ya da dinsel gelenekten türetilmişti. “Ataların kuralları” nesilden nesile iletildi; ve atalara ibadet edilmesi ilk zamanlardan beri dünya görüşlerini dinsel renklere boyadı, kuralları kutsal veya ilahî olarak algılanır ve kabul edilirdi. Onlarla birlikte örgütlenimsel tecrübe adetler hâlinde, hem pratik hem de düşünceye ait kurallar hâlinde yoğuştu. Herşeyi bu kurallar belirliyor ve regüle ediyordu: topluluğun ve üyelerinin çalışmasının örgütlenmesi, şeylerin örgütlenmesi için teknik yöntemler, dünya anlayışı ve fikirlerin örgütlenmesi. Yetke, ki geçmiş tecrübeye beden verirdi, insanların nasıl yaşamaları, çalışmaları, düşünmeleri ve hatta hissetmeleri gerektiğine dair tarzları reçete etti; önceki nesillerin spontane olarak geliştirdiği tertipleri ve yöntemleri sistemlileştirdi ve onlara feshedilemez emirler biçimini verdi.

Yetkicil geleneğin kaynağı tamamen sözeldi. Sonradan dinsel sanatlarla sabitlendi; ve yazılı dilin belirmesiyle birlikte, temel malzemesi “kutsal kitaplara” yazıldı, bunlar dinsel düşüncenin ansiklopedileri oldu. Halen de bu tipteki sistemlileştirmeye özgü özgünlükleri temsil ederek sonraki tipteki sistemlerden keskince ayrılırlar.

Burada iki büyük özgünlük vardır: biçimlerde aşırı muhafazakârlık ve özel tecrübe çeperlerinin ayırt edilmesine dayanan mantıksal düzenden yoksunluk. İlk özellik kutsal geleneğin doğasından çıkar: orada hiçbir şey feshedilemez, herşey yüksek bir yetkeden vahiy edilir ve insan çabasıyla değiştirilemez. Aslında bu gelenek bile yeni örgütlenimsel tecrübenin birikimiyle kademe kademe değiştirildi, ama süreç o kadar yavaştı ki dönemin insanları bunu algılayamadılar.

İkinci özellik, malzemenin dağıtımında mantıksal düzenden yoksunluk, tecrübenin kendi birikim yöntemi ile getirildi. Spontaneydi ve herhangi bir sistem veya düzenden yoksundu; yeni veriler şu veya bu yaşam veya düşünme çeperine ekleniyor, ve az çok tesadüfî bir zaman sırasıyla, geleneğe aşılanıyor ya da önceki vahiylere katılarak şu veya bu dinsel yetke etrafında gruplaşıyordu. Dolayısıyla çeşitli milletlerin “kutsal kitap”larında gayet heterojen öğelerin bayağı tuhaf yığınları bulunur: mesela keyfî kült ve hijyen kuralları, kanunî ve teknik fikirler, ekonomik adetler ve siyasî doktrinler, vb. İnşaat kurma yasaları tarım ve hayvancılıkla ilgili tavsiyelere, giyinme reçetelerine ve hatta gece çalışmasına (ünlü Leviticus kitabındaki gibi) karışmıştır; dünyanın örgütlenmesine dair kuramlar ya da kozmoloji – etik normlara, etnografiye, jeografiye (Genesis kitabındaki gibi) karışmıştır; tanrılar için ilahîler – sarhoş eden içkilerin üretim teknolojilerine (Hint Veda’larındaki gibi) karışmıştır, vb. Bütün bunların bir düzeni vardır, ama mantıksal bir düzen değildir bu, daha çok spontane ve resimseldir, bilincimizdeki düşünce çağrışımının yaygın tarzına benzer.

(Giriş: 3.2)

RU: Alexander Bogdanov 1912-1917
EN: Peter Dudley 1996
TR: Işık Barış Fidaner

[1] ç.n. Burada talep değeri taşıyan sözcüklerden söz edildiği için “sözcük” yerine “kelime” diyorum. Kelimeler söylenir, sözcükler yazılır. Kelimeler organiktir, sözcükler inorganiktir. Kelime “söz” anlamındadır, sözcük “söz”ün indirgenmesidir, yani yazılı hâlidir. Bkz. Doğrulanmış Bilgi Yerine Sentezlenmiş Bilgi

[2] ç.n. Spontaneous’a “Spontan” diyorum çünkü Automatic’e “Kendiliğinden” diyorum. Spontan olan şey kendiliğinden olmaz. Sadece spontandır.

[3] ç.n. Bkz. Intertwine Olurlar

[4] ç.n. Buradaki “can-beden” benim Postmodern Yabancılaşma Modelimdeki “irade-beden”e tekabül ediyor (“Soul”u “Spirit”ten ayırt etmek için birinciye “Can”, ikinciye “Ruh” diyorum).

3 Comments

Filed under çeviri, bilim