Kamuoyuna kötü haberleri verme hakkı kimdedir? — Slavoj Žižek

Slavoj Žižek — 23 Ağustos 2018 — rt.com

On yıl önce WikiLeaks bomba gibi düştüğünde, internetin hakikaten açık bir toplum yaratabileceği zannedildi kısa bir süreliğine. O zamandan beri Ağbi [Big Brother] ona karşı savaşıyor.

Dijital medyada artan denetime ilişkin şikayetler işitiyoruz artık her gün, çoğu zaman da konseptin kaynağında regülasyonsuz herkese-serbestlik olduğuna inandığı görülen insanlardan.

Fakat gelin internetin kaynağını hatırlayalım. 1960’larda BE [Birleşik Eyaletler] Ordusu, eğer bir küresel nükleer savaş olur da komuta merkezini yok ederse, hayatta kalan birimler arasında haberleşmenin nasıl sürdürüleceğini düşünüyordu. Sonuçta (yok edilen) merkezi atlayıp dağınık birimleri yanal olarak birbirine bağlama fikri ortaya çıktı.

Yani en başından beri internet demokratik bir olasılık içeriyordu çünkü merkezî denetim ve koordinasyonu atlayarak tek tek birimler arasında çok sayıda doğrudan alışverişe izin veriyordu – ve doğasındaki bu özellik iktidar sahiplerine tehdit oluşturuyordu. Sonuçta temel reaksiyonları, bireyler arasındaki haberleşmeyi dolaylayan dijital “bulutları” denetlemek oldu.

“Bulutlar” tüm biçimleri altında elbette bize özgürlüğümüzün kolaylaştırıcıları olarak sunuldu. Sonuçta PC’min önünde oturup özgürce sörf yaparak herşeye ulaşabilmemi sağlarlar – ya da yüzeyde öyleymiş gibi gözükürler. Yine de bulutları denetleyenler özgürlüğümüzün sınırlarını da denetlerler.

Uzaktan kumandayı saklamak

Bu denetimin en doğrudan biçimi tabi ki doğrudan dışlamadır: bireyler ve tümden haber örgütleri (TeleSUR, RT, El Cezire vb.) sosyal medyada yok olabilir (ya da erişilebilirlikleri sınırlanabilir – bir BE otelinde TV’de El Cezire’yi açmayı deneyin!) ve akla uygun hiçbir açıklama yapılmaz – genelde salt teknik detaylardan söz edilir.

Bazı vakalarda (mesela doğrudan ırkçı aşırılıklar) sansürün haklı gerekçesi olsa bile, şeffaf olmayan bir yolla yapılması tehlikelidir. Çünkü burada uygulanması gereken asgarî demokratik talep, sansürün şeffaf bir yolla, kamusal gerekçeyle yapılmasıdır. Bu gerekçeler tabi ki muğlak da olabilir, asıl nedenleri gizleyebilir.

Rusya’da, asla tasvip etmediğiniz şeyleri internette yayınlamaktan hapse gönderilebilirsiniz. Son örnek Eugenia Chudnovets, Ekaterinburg’da kreş öğretmenidir, bir yaz kampında istismar edilen bir çocuğun vidyosunu paylaştığı için ceza kolonisinde beş aya çarptırıldı. 6 Mart 2017’de karar bozuldu. Chudnovets’in hüküm giydiği maddede “küçük çocukların cinsel anlamda açık saçık resimlerini içeren veri ya da nesneleri yaymak, kamusal olarak göstermek ya da reklamını yapmak” yasaklanmıştı, o da Kurgan Bölgesi’nde Kataisk kasabasında bir çocuk kampında istismar edilen çıplak bir çocuğun vidyosunu bir sosyal ağda paylaşmıştı. Öğretmen kendi açıklamasına göre bu pervasızca hadisenin fark edilmemesine izin veremezdi – ve haklıydı. Çünkü anlaşılıyor ki onu cezalandırmanın asıl nedeni çocukların cinsel anlamda açık saçık resimlerini önlemek değil, devletin hoşgördüğü kamu kurumlarında süregiden istismarı örtbas etmektir.

Tarihsel bellek

Fakat bu vakaya sadece baskıcı Putin Rusya’sında olabilecek bir şey deyip geçemeyiz – sosyal medya sansürünün ilk iyi-bilinen örneğinde tamamen aynı gerekçeyi buluruz: Eylül 2016’da Facebook napalm saldırısından kaçan 9 yaşındaki Kim Phuc’un tarihsel fotoğrafını kaldırmaya karar verdi. Günler sonra, kamuoyu tepkisinin ardından, resim geri kondu.

Geriye bakıp Facebook’un resmi kaldırma kararını nasıl savunduğunu görmek ilginçtir: “Bu fotoğrafın ikonik olduğunu anlasak da, bir vakada çıplak bir çocuğun fotoğrafına izin vermekle diğerlerinde vermemek arasında ayrım yaratmak zordur.” Strateji açıktır: genel tarafsız ahlak ilkesi (çıplak çocuk olmayacak) öne sürülerek Vietnam’daki korkunç napalm bombardımanının tarihsel hatırası sansürlenir. Aşırıya götürülürse bu akıl yürütme Auschwitz ve diğer Nazi kamplarının özgürleştirilmesinden hemen sonra çekilen filmlerin yasaklanmasını da gerekçelendirebilir.

Ayrıca benzeri bir şey iki yıl önce konferanslarımda tarif ettiğim şu tuhaf dava üzerine tekrar tekrar benim başıma geldi: Kanada Ontario’lu Bradley Barton Mart 2015’te birinci derece cinayetten suçsuz bulundu; yerli bir seks işçisi olan Cindy Gladue vajina duvarında 11 cm’lik bir yaradan kan kaybederek Edmonton Yellowhead Inn’de ölmüştü. Savunma sert fakat rızalı seks yapan Barton’un yanlışlıkla Gladue’nun ölümüne sebep olduğunu söyledi ve mahkeme hemfikir oldu.

Ama bu dava bizim en temel etik sezgilerimize aykırı olmakla kalmaz – bir adam cinsel faaliyet sırasında bir kadını canice öldürüyor, ama kurtuluyor çünkü “onu kastetmemişti.” Bu davanın en rahatsız eden yanı, savunmanın talebi üzerine hakimin Gladue’nun korunmuş pelvisini delil olarak kabul etmiş olmasıdır. Kadının gövdesinin alt kısmı mahkemeye getirildi ve jüri üyelerine sergilendi (Kanada’da ilk defa bir beden parçası mahkemede sunulmuştu). Neden yaranın fotoğrafları yeterli olmadı?

Kötü konuşma

Ama demek istediğim şu ki, bu davayı bildirdiğim için bana tekrar tekrar saldırıldı: davayı tarif ederek onu yeniden ürettiğim ve simgesel anlamda tekrar ettiğim söylendi. Asla tasvip etmeyerek paylaştığım hâlde, iddiaya göre gizlice dinleyicilerimin sapkınca haz almasını sağladım.

Ve bana dönük bu saldırılar, “siyaseten doğrucu”luğun insanları travmatik ya da rahatsız edici haber ve görüntülerden koruma ihtiyacının iyi bir örneğidir. Bana göre ise, böyle suçlarla savaşmak için olayın bütün korkunçluğu ile sergilenmesi ve insanları sarsması gerekir.

Başka bir çağda, ‘Hayvan Çiftliği’nin önsözünde George Orwell özgürlüğün tek anlamının “insanlara duymak istemedikleri şeyleri söyleme hakkı” olduğunu yazmıştı – medyamız sansürlendiğinde ve regüle edildiğinde mahrum bırakıldığımız özgürlük işte budur.

Hayatlarımızın giderek dijitalleşmesine kapılmışız: faaliyetlerimizin (ve pasifliğimizin) çoğu artık dijital bir buluta kaydediliyor, o da sürekli bizi değerlendiriyor, eylemlerimizin yanısıra duygusal durumlarımızı da izliyor. Kendimizi en özgür sandığımızda (herşeye ulaşabildiğimiz ağda sörf yaparken) tamamen “dışsallaştırılmışız” ve incelikle manipüle ediliyoruz.

Böylece dijital ağ eski “kişisel olan siyasîdir” sloganına yeni bir anlam veriyor. Tek mesele özel hayatlarımızın denetlenmesi de değildir: ulaşımdan sağlığa, elektrikten suya, bugün herşey bir dijital ağla regüle edilir.

İşte bu yüzden bu ağ günümüzün en önemli müştereğidir, ve onu denetleme mücadelesi çağımızın esas mücadelesidir. Düşman ise özelleşmiş ve devlet denetimli antitelerin bir bileşimidir, şirketler (Google ve Facebook gibi) ve devlet güvenlik kurumlarıdır (mesela NSA).

Toplumlarımızın hem işleyişini hem de denetim mekanizmalarını sürdüren dijital ağ, iktidarı sürdüren nihai teknik ağ figürüdür, ve bu yüzden onun üzerinde yeniden denetim sağlamak ilk görevimizdir.

WikiLeaks yalnızca başlangıçtı, ve burada sloganımız Maocu olmalıdır: Yüz WikiLeaks açsın.

Türkçesi: Işık Barış Fidaner

Leave a comment

Filed under çeviri

Comments are closed.