Tanrı ve Doğa’nın Modern Yası — Işık Barış Fidaner

Russell Grigg, psikanalizi, suretlerin düşmesiyle çıplak objet a’yı açığa çıkaran bir yas sürecine benzetir:

Analizi oluşturan ‘yavaş yanma’dır bu, başka bir yerde bundan bahsetmiştim. Melanie Klein bunun bir yas biçimi olduğunu görmüştü. Klein’ı gözden geçirerek, o halde, analizin ilerleyişini bir çeşit travmatik olmayan travmatikleştirme işi gibi düşünmek, ya da diyelim ki imgesel olanın denetimli düşüşü gibi düşünmek mümkündür. Analizde suretlerin düşüşü kara bahtın kanca ve oklarının sonucu değildir; daha çok, suretlerin düşüşü, yavaşça, ve yorumlamayla regüle edilen bir yolla, analizin kendi sonucudur. Dolayısıyla da böyle vakaların analiz süreci elbette yaraların iyileştirilmesiyle, öznenin kimliğinin düzeltilmesiyle, ya da önceki duruma [status quo ante] geri dönülmesiyle daha az alakalı olur. Yorumlama, ve aslında analiz sürecinin kendisi, bireyin narsisizmini sarmalayan yapıntıları [artefacts] çözdürmenin daha şiddetsiz araçlarıdır. Ve nazikçe bir uyanış, öznenin hesapladığı ve onayladığı yavaş bir travma, dediğimiz gibi ‘yavaş yanma,’ Öteki’nin sadizmi ya da sinisizminden gelebilecek öngörülmedik krizlerden kuşkusuz daha yararlıdır. (Hatırlamak & Unutmak)

Modernlikte buna benzer bir yas süreci gerçekleşir; Tanrı ve Doğa (ya da Yazgı) suretlerinin düşmesiyle modern dünyanın soyut nesneleri ortaya çıkar [1]. Bu ikili yas Nietzsche ile Freud’un isimleriyle özetlenebilir.

Nietzsche “Tanrı’nın ölümü”nün yasını tutmaya başladı ve bu onu “güç istenci” (will to power) fikrine götürdü. Kısaca, şu formülü izledi: “Tanrı’yı Doğa içinde izafileştirmeliyiz, bu da öznel irade (will) fikrini getirir.” [1] Bireysel irade fikri Tanrı’nın boşaltılmış yerinde açığa çıkan nesnedir. Dahası, Tanrı’nın yası Doğa’yı da etkiler: Nietzsche’de, Tanrı’nın ölümünden sonra, Doğa (ya da Yazgı) “sonsuz yeniden oluş” denilen bir saf tekrarlamaya indirgenir.

Freud’un kurduğu psikanaliz, “Doğa”, “Yazgı”, “Toplum” gibi ideolojik suretlerin kaybının yasını tutar, bu da onu insan psişesindeki bilinçli ve bilinçdışı “sistemler” fikrine götürdü. Kısaca, şu formülü izledi: “Doğa’yı Tanrı içinde izafileştirmeliyiz, bu da tikel bir sistemin bilgisi fikrini getirir.” [1] İd, ego, süperego gibi sistemsel fikirler, Doğa, Yazgı, Toplum, vb.’nin boşaltılmış yerinde açığa çıkan nesnelerdi. Dahası, Doğa’nın yası Tanrı’yı da etkiler: Psikanalizde “Tanrı” fikri, aktarım ilişkisindeki analistin konumuna indirgenir; Lacancı terimlerle, “bildiği varsayılan özne”nin işlevine indirgenir.

Tanrı ve Doğa’nın çifte yası, ancak Tanrı ve Doğa birbirinden ayrılırsa işler. Bu ayrılma Freud’un şu fikriyle ilişkilidir: Melankolik “kimi kaybettiğini bilir ama onda neyi kaybettiğini bilmez.” (Yas ve Melankoli) Örnek melankolik, Nietzsche’dir: Kimi kaybettiğini (Tanrı) bilir, ama onda neyi kaybettiğini (Doğa) bilmez. Bu yüzden Nietzsche düzgün yas tutamaz ve melankolik olur, nihilizmi buradan gelir. Freud’un kurduğu psikanaliz, Tanrı ve Doğa’nın düzgün modern yasıdır, analist ve analizan arasında gerçekleşen bir sürece dönüştürülmüştür [2].

Bu modern yasın çifte sonucunu “irade” ve “sistem” terimleriyle ifade ediyorum, bunlar kapitalist söylemin iki yapısal öğesine tekabül eder: özne ile bilgi [3]. Bu iki terim sırayla iki sürece zemin olur: İrade yetkilenmeye zemin olur (S1/$), sistem bedenlenmeye zemin olur (a/S2). Dolayısıyla, irade-sistem ayrılması ($-S2), yetki-beden ayrılmasına (S1-a) zemin olur. Bedenlenmesinden ayrılmamış bir yetkilenme, bir fetişin “simgesel yetkilenme”sidir. Bedenlenmesinden ayrılmış bir yetkilenme, bir semptomun “gerçek yetkilenme”sidir [4].

(İngilizcesi)

Işık Barış Fidaner doktoralı bir bilgisayar bilimcidir. Yersiz Şeyler blogunun Admini, Žižekçi Analiz’in Admin/Editör/Küratörü, ve Facebook’taki “Žižek and the Slovenian School” grubunun adminlerinden birisidir. Twitter: @BarisFidaner

Notlar:

[1] Bkz “İki yokluk ve bir ayrılma: Tanrı-Doğa’dan irade-sistem’e”

[2] Nietzsche’nin her türlü sistemleştirmeye karşı derin bir güvensizliği vardı. Ama sistemleştirmenin etik (“ahlakdışı”) gücünü tanıyacak kadar dürüsttü:

“Sistemleştiricilere asla güvenmem ve onlardan kaçınırım. Sistem istenci tutarlılık eksikliğidir.” (Putların Alacakaranlığı)

“Sistemlere ve sistemleştiricilere asla güvenmem ve onlardan kaçınırım: Belki bu kitabın ardında kaçındığım sistemi keşfeden biri olacaktır… Sistem arzusu, bir filozof için, ahlaklı konuşursak, incelikli bir ahlaksızlık biçimidir, bir karakter hastalığıdır; ahlakdışı konuşursak, olduğundan daha aptal gözükme isteğidir – daha aptal, yani daha güçlü, daha basit, daha eğitimsiz, daha ürkütücü, emredici, zalimce…” (Güç İstenci)

Sistemlerle ilgili bu derin ikircikliği Doğa’nın yasını tutmaya hazır olmaması olarak yorumluyorum, bu yüzden “sonsuz yeniden oluş”a mahkum oldu. Nietzsche’nin kaçındığı sistem, elbette Freudcu bilinçdışıdır.

[3] Bkz “Esas hackerlar histeriklerdir”

[4] Bkz “Fetişlerin Simgesel Yetkilenmesi ile Semptomların Gerçek Yetkilenmesi”

3 Comments

Filed under şey