Her arzu melankolik arzudur — Işık Barış Fidaner

Önceki yazıda Žižek’in Tanrı ve Doğa’ya yönelik olumsuz tavrını incelemiş ve bu tavrı melankoli ile ilişkilendirmiştim. Burada, Žižek’in “Melankoli felsefenin başlangıcıdır” tezinin ne anlama geldiğini aydınlatmak için konuyu daha yakından ele alıyorum.

Mutlak Geritepme‘de Žižek standart melankolik mefhumunu (“kayıp nesneye sabitlenmiş ve onunla ilgili yas işini gerçekleştiremeyen özne”) reddeder ve melankoliği şöyle yeniden tanımlar: “nesneye sahip olan ama ona yönelik arzusunu yitirmiş özne, çünkü ona nesneyi arzulatan sebep geri çekilmiş, etkisini yitirmiştir.”

Fakat sonraki sayfada Žižek melankolinin “objet a’nın kayıp olduğu” arzu gibi olduğunu ima eder. İyi de, arzuyu kışkırtan şey kayıp nesne değil midir? O zaman melankoli nedir? Arzu mudur, arzunun kaybı mıdır? Bunu yanıtlayabilmek için gelin Žižek’in melankoli tanımlamasını gerekçelendiren referans noktasına gidelim: Agamben’in Stanzas kitabı. Agamben’e göre melankoli, gerçekte kaybedilmesi ya da kazanılması imkânsız olan bir nesneyi ele geçirmek için sahnelenen, simüle edilen bir kayıptır:

[Melankolide,] gerçekte hiçbir şey kaybedilmediği halde libido sanki bir kayıp yaşanmış gibi davranır; çünkü libido, asla sahip olunmadığı için kaybedilemeyecek olan şeyin kaybedilmiş gibi göründüğü bir simülasyon sahneler, böylece belki de asla varolmadığı için asla sahip olunamayacak şey, kaybedildiği ölçüde ele geçirilebilir. (Stanzas)

Melankolik, arzusunu kaybetmiş olsa, niye bir kaybı simüle etsin? Şayet nesneye olan arzusunu gerçekten kaybetmiş olsaydı, o nesnenin kaybını sahnelemezdi. Demek ki Žižek’in yeniden tanımlaması tutarlı değildir: Melankoli “arzu kaybı” değildir, öznenin imkânsız bir nesneye olan bağlılığıdır, o halde melankoli saf arzunun kendisidir. Melankolide sahnelenen kayıp, Lacan’ın arzu tanımına çok yakındır: “varlığın eksiklikle olan ilişkisi” (Seminer 2). Melankolinin “arzu kaybı” olması, ancak dünyevî (imkânlı) nesnelere olan arzunun kaybedilmesi anlamında, izafî olarak söylenebilir. Ama o diğer nesneler melankolik arzunun esas nesnesi değildir, o yüzden “melankolik, nesneye sahiptir ama onu arzulamaz” demek doğru değildir. Aksine, şunu öne sürmeliyiz: Her arzu melankolik arzudur.

Melankolinin felsefeyle ilişkisi nedir? Rebecca Comay “Hegel yas mı tutar, melankolik midir?” sorusunu sorar (Hegel’in Son Sözleri) ve Hegel’in yas tutmakta ve kapsayarak aşmakta başarısız olduğunu ileri sürer. Mutlak Geritepme‘de, Žižek, melankolik Hegel mefhumuna itiraz eder ama soruyu yanıtlamaz. Bence “sahnelenmiş kayıp” olarak melankolik arzu mefhumu, Žižek’in Hegelci “mutlak geritepme” mefhumuna çok yakındır, Hegel’in şu sözüyle özetlenir: “Böylece bulunan şey ancak geride bırakılarak ortaya çıkar” (Mantık Bilimi). Demek ki Žižek diyalektik süreci tarif ettiğinde, aynı zamanda melankolik arzunun hareketini tarif eder:

tutarsız bir karışıklık (ilk evre, başlama noktası) yadsınır, ve yadsıma yoluyla Köken geriye doğru yansıtılır ya da koyutlanır, öyle ki şimdiki zaman ile kayıp Köken arasında bir gerilim yaratılır (ikinci evre). Üçüncü evrede, Köken erişilmez olarak, izafileştirilmiş olarak algılanır –dışsal düşünümdeyiz, yani düşünümümüz koyutlanan (aşkınsal bir önkoşul olarak deneyimlenen) Kökene dışsaldır. Dördüncü evre olan mutlak düşünümde, dışsal düşünümsel hareketimiz Kökenin kendi geri çekilmesi ya da merkezsizleştirilmesi olarak Kökenin kendisine yerleştirilir. Böylece koyutlayıcı düşünüm, dışsal düşünüm, mutlak düşünüm üçlemesine ulaşırız. (Mutlak Geritepme)

Hareketin tamamı melankoliktir, çünkü hayal edilen bir Kökenle ilişkilenir. Peki ya Kökenin kendisinin merkezsizleştirildiği son adımda ne olur? Köken kapsanarak aşıldığı zaman melankoli yasa mı dönüşür? Žižek’e göre, kapsayarak aşma, nesnenin hiç varolmadığı netleştiği zaman olur: “diyalektik süreçte çatlağın ‘kapsayarak aşılması’ fiilen aşılması ile olmaz: tek yapmamız gereken onun hiç varolmadığını formel olarak beyan etmektir.” (İdeolojinin Yüce Nesnesi) Başka bir deyişle, öznenin melankolik olduğu, kuşkuya yer bırakmadan kanıtlandığı zaman, melankoli yasa dönüşecektir. Yasta, özne kendi kaybının sahnelenişini fiilen algılar, ve sahnelenen kayıp hakikaten kaybedilir, nesne ikinci kez öldürülür: “bir kez olumsuzluğa ulaştığımız zaman, asla onu terk edip kökenlerin kayıp masumiyetine geri dönemeyiz; “yadsınmanın yadsınması”nda kökenler hakikaten kaybedilir, kaybedilmeleri kaybedilir, kaybedilmiş olmanın tözsel statüsünden mahrum kalırlar.” (Mutlak Geritepme) [1]

O halde yasta ne olur? Basitçe söylersek: Yasta, arzu yerinden edilir. Yas, arzunun metonimisidir. Demek ki histeriğin arzu sorgulaması, yasın arzulanmasına eşdeğerdir. Ama “her arzu melankolik arzudur” dememiş miydik? Bu nasıl mümkün olur?

Melankolinin nasıl yasa dönüştüğünü anlamak için, eril versiyon (“Her arzu melankolik arzudur, ama o hariç”) ile dişil versiyonu (“Melankolik olmayan hiçbir arzu yoktur, yani arzudaki melankoli tamamsızdır”) ayırt etmeliyiz. Eril versiyonda, tikel bir istisnai arzu, arzunun evrenselleşen melankolisinden korunur. Bu, hayalî düşlemlerin karşısına bir “gerçek dünya” koymaya eşdeğerdir. Eril melankoli yasa dönüştüğünde, istisna bir başka tikel nesneye kayacak ve kendi “gerçek dünya”sını yeniden tanımlayacaktır. Dişil versiyonda, düşlemlerden muaf bir “gerçek dünya” yoktur, varolan tek şey melankoli ve düşlemlerdir, ama bu gerçeklik evrenselleşemez çünkü sınırlandırılamaz. Dişil melankoli “gerçek dünya”yı düşlemlerin karşısına koymadığı için, dişil yas her zaman dişil öznenin arzu metonimisinde mevcuttur. Dişil özneye göre “arzudaki melankoli tamamsızdır”, yani arzusunu her zaman bir başka nesneye kaydırabilir, ve dişil özneye göre arzusunu “gerçek” kılan şey bu yetenektir. Bir nesnenin yasının tutulması ve geride bırakılması, bir sonraki nesnenin de yasının tutulabilir olmasına bağlıdır. Bu anlamda, eril arzu statiktir, dişil arzu dinamiktir.

Şimdi gelin Žižek’in Tanrı ve Doğa’ya yönelik olumsuz tavrına geri dönelim. Žižek’in kendisinin uzun zaman önce dediği gibi, bir nesneden fiilen el çekilmesi, el çeken kişinin o nesneye dönük arzusuna olan bağlılığını açığa çıkarır:

Arzulanan nesneden el çekilmesi ile onun artık arzulanmaması arasındaki ayırı çok büyüktür: el çekme arzuyu gayet sürdürebilir. En radikal haliyle kaygı, arzulanan nesneyi kaybetme kaygısı değil, arzunun kendisini kaybetme kaygısıdır. (Biri Totalitarizm Mi Dedi?)

Benzer şekilde, Žižek’in Tanrı ve Doğa’dan fiilen el çekmesi, onun bu kurgulara beslediği arzuyu (hem de melankolik arzuyu) açığa çıkarmıyor mu?

(İngilizcesi)

Işık Barış Fidaner doktoralı bir bilgisayar bilimcidir. Yersiz Şeyler blogunun Admini, Žižekçi Analiz’in Admin/Editör/Küratörü, ve Facebook’taki “Žižek and the Slovenian School” grubunun adminlerinden birisidir. Twitter: @BarisFidaner

Notlar:

[1] Kayıp Davaları Savunarak‘ta [In Defense of Lost Causes] Žižek şu sözlerle Lenin’in yasını tuttuğunu söyler: “Lenin’i tekrar etmek Lenin’in yaptıklarını tekrar etmek değil, yapamadıklarını, kaçırdığı fırsatları tekrar etmektir.” (Devrim Kapıda [Revolution at the Gates]) Ama “kaçmış fırsatların” sahnelenmiş kaybı hâlâ bir melankolik arzu örneğidir. Lenin ve Marx’ın yasını tutmaya başlamamız, hayal ettikleri tarihin hiç olmadığını tanımamızla olur.

6 Comments

Filed under şey