Monthly Archives: Mayıs 2020

Postmodern Yabancılaşma Modeli’nde Hayat ile Ölümün Undead Etkileşimi — Işık Barış Fidaner

Žižek, Düşlemler Salgını‘nda [The Plague of Fantasies] hayat ile ölüm üzerine güzel bir dörtlü ayrım yapar, şu alıntının son kısmında:

Hareket eden heykellerin, canlanan ölü nesnelerin ve/ya taşlaşmış canlı nesnelerin paradoksu, ancak ölüm dürtüsünün uzamında mümkündür. Ölüm dürtüsü, Lacan’a göre, iki ölüm arasında, simgesel ölüm ile gerçek ölüm arasındaki uzamdır. Bir insanın ‘canlıyken ölü’ olması, ‘ölü’ simgesel düzenin onu sömürgeleştirmesidir; ‘ölüyken canlı’ olmak, simgesel sömürgeleştirmeden kaçan Hayat-Tözü kalıntısına (‘lamella’) beden vermektir. Buradaki konu A ile J arasındaki bölünmedir, bedeni hiçleştiren ‘ölü’ simgesel düzen ile keyfiyetin simgesel-olmayan Hayat-Tözü arasındaki bölünmedir.

Bu iki mefhum Freud ve Lacan’da gündelik ya da standart bilimsel söylemde oldukları gibi değildir: Psikanalizde, bunların ikisi de tam anlamıyla canavarca bir boyutu adlandırır. Hayat ‘lamella’nın korkunç çarpıntısıdır, sıradan ölümün ötesinde ısrar eden öznel-olmayan (‘başsız’) ‘undead’ dürtünün korkunç çarpıntısıdır; ölüm ise simgesel düzenin kendisidir, bir asalak olarak yaşayan varlığı sömürgeleştiren yapının kendisidir. Lacan’da ölüm dürtüsü bu çift ayırı ile tanımlanır: Hayat ile ölümün basit karşıtlığı değildir, hayatın ‘normal’ hayat ile korkutucu ‘undead’ hayata bölünmesidir, ve ölümün ‘sıradan’ ölüm ile ‘undead’ makineye bölünmesidir.

Şimdi gelin Žižek’in terimlerini Postmodern Yabancılaşma Modeli’nin (PYM) terimlerine çevirelim [1].

Okumaya devam et

3 Yorum

Filed under şey

Dünya yok — Battlestar Galactica

Miniseries 2. bölümden bir sahne. Bill Adama, askeri komutandır. Laura Roslin, sivil başkandır.

(Cylon saldırısından kaçtıktan sonra yapılan toplu cenaze merasimi)

Bill: Elosha, insanlığın 13’üncü kolonisi var, değil mi?

Elosha: Evet. Papirüslere göre 13’üncü kabile İlk Günlerde Kobol’dan ayrılmıştır. Uzaklara seyahat etmiş ve uzak ve bilinmeyen bir yıldız etrafında dönen Dünya adlı bir gezegene yerleşmiştir.

Bill: Bilinmeyen değil. Nerede olduğunu biliyorum! Dünya, bizim en sıkı korunan sırrımızdır. Koordinatları sadece filonun en yüksek komutanları biliyordu, kamuoyuyla paylaşmaya cesaret edemedik, hele de Cylon tehdidi varken. İşte şimdi gideceğimiz bir sığınak var, ve Cylonların bu sığınak hakkında hiçbir bilgisi yok! Kolay bir yolculuk olmayacak. Uzun ve çetin olacak. Ama size bir söz veriyorum. Burada yatanların hatırası adına, onu bulacağız. Ve Dünya bizim yeni evimiz olacak. Hepimiz böyle deriz! Okumaya devam et

1 Yorum

Filed under çeviri

Freud ve Siyasallık — Mladen Dolar

Hiçbir babanın, hükümdarın ya da tanrının kendi işlevine layık olamaması değildir mesele, bizzat simgesel işlevin liyakat gücünü yitirmesidir. Modernliğin yükselişini tarif etmenin birçok yolu ve terminolojisi vardır, bu da ekonomik bir öneri olabilir: Simgesel yetkinin referans noktası olan ölü baba, ebediyete intikal etmiştir. Fakat, yetkinin ufalanması karşısında sevinme zamanı değildir, bu da Grup Psikolojisi‘nin dertlerinden biridir, çünkü kralların devrilmesi ve simgesel yetkinin düşüşünün ardından gelen şey demokrasinin mutlu zaferinin yayılması değil, aksine simgesel babanın alt yüzünün yükselişidir, bunun da psikanalitik adı Üstben’dir (süperego). Bu hüküm daha inatçıdır, onunla baş etmek çok daha zordur. Lacan slogan icat etmekte çok becerikliydi, bu da onlardan bir tanesi: Père ou pire, “Baba yahut daha kötüsü”. Ataerkil egemenlik yeterince kötüydü, ama onun ölümünden sonra karşılaştığımız şey daha bile kötüdür.

UNBOUND Vol. 4: 15, 2008, Türkçesi: Işık Barış Fidaner

Freud’da siyasallık, masumiyet havası altında en zor, hatta imkansız bir konuyu saklar. İki terim de tekanlamlı olmaktan uzaktır – öyle görünmese de, Freud adıyla ne kastedildiği, ismini saran haleye ve ünlenmesinden çıkan genel yaygaraya rağmen ya da bunlar yüzünden, hiç net değildir … siyasallıkla ne kastedildiği de, insanın sürekli her cepheden her şekil ve boyda siyasete boğulmasına rağmen ya da bu yüzden, hiç ama hiç net değildir. En ince zorluk, ikisinin mümkün kesişimindedir. Konudan söz etmek yerine konu hakkında konuşmanın imkansızlığından söz ederek yapısökümcü bir belagate girişme ayartısı güçlüdür. Bu ayartıya elimden geldiğince direneceğim.

Okumaya devam et

5 Yorum

Filed under çeviri

Ayna Evresi ve Sosyal Medya: Yetkilenme ile Bedenlenme — Işık Barış Fidaner

Bu metinde Žižekçi çift dikiş kuramımı [1] Lacan’ın ayna evresine yönelik yeni bir yaklaşımla destekliyorum, ve kısaca sosyal medyadan söz ediyorum. Lacancı Psikanalize Giriş Sözlüğü‘nde Dylan Evans ayna evresi hakkında şunları yazar:

Ayna evresi, Ego’nun, yanlış anlamanın (méconnaissance) ürünü olduğunu, öznenin kendisinden yabancılaştığı bir alan olduğunu gösterir. Öznenin imgesel düzene girişini temsil eder. Gerçi ayna evresinin önemli bir simgesel boyutu da vardır. Simgesel düzen, küçük çocuğu taşıyan ya da destekleyen yetişkin figüründe mevcuttur. Özne, sevinçle kendi imgesini üstlenmesinin hemen ardından, büyük Öteki’yi temsil eden yetişkine doğru başını çevirir, ve adeta onun bu imgeyi onaylamasını ister (Lacan, 1962–3: 28 Kasım 1962 semineri).

Demek ki ayna evresinin iki yanı vardır: Küçük çocuğun aynaya yansıyan beden imgesi ayna evresinin imgesel yanıdır, yetişkinin onayını alması ise simgesel yanıdır. Ben bu iki yana bedenlenme ile yetkilenme diyorum. Olağan durumda, yani imgenin sevinçle üstlenilmesinde, yetkilenme ve bedenlenme eş zamanlıdır; bu bir beden fetişi oluşturarak küçük çocuğu yanlış tanıma içinde yabancılaştırır [2]. Bu, objet a‘nın imgesel şeklidir.

Okumaya devam et

5 Yorum

Filed under şey

Eril kimlik taslama (imposture) ile dişil kılık değiştirme (masquerade) — Jennifer Friedlander

“Kadın” ve “Erkek” dediğimde elbette ne biyolojik kategorilerden ne de onların kültürel kılıflarından söz ediyorum, daha ziyade, simgesel sistemin kimlik vermeyi becerememesi karşısında öznenin alabileceği iki konumdan söz ediyorum. Hem Freud hem de Lacan’a göre, cinsel fark, nazar (gaze) ve punctum‘daki (Barthes) görsel bozulmalar gibi, simgeselin başarısızlığından ortaya çıkar. Joan Copjec’in sözleriyle, cinsiyet ancak “söylemsel pratiklerin bocaladığı yerde” belirir, “anlam üretmeyi başardığı yerde asla değil” (Copjec, Arzumu Oku 204). İki cinsiyet, simgeselin başarısız olmasının mantıken mümkün iki yolunu belirtir; onun iki “tekleme şeklini” (Copjec 213) temsil eder [1]. Lacan’ın sözleriyle, “cinsel ilişkiyi berbat etmenin bir erkek yolu vardır, ve bir başka … dişi yolu vardır” (Lacan, Encore 58, 57). “Bu berbat etme,” Lacan’ın iddiasına göre, “bu ilişkiyi gerçekleştirmenin tek yoludur, şayet benim dediğim gibi cinsel ilişki diye bir şey yoksa” (Lacan 58). Lacan’a göre, eril tekleme şekli fallik imleyene [Φ] tekabül eder, dişil şekil ise Öteki’ndeki eksikliğin imleyenine [S(Ø)] tekabül eder. Cinsiyetlenme konumları, o halde, gelenek ya da doğa yoluyla ortaya çıkmaz, mantık yoluyla ortaya çıkar, Lacan’ın önerdiği ve Joan Copjec’in Arzumu Oku‘da titizlikle tahlil ettiği matematiksel formül bunu gösterir.

Okumaya devam et

6 Yorum

Filed under çeviri

İdeal Ben, Ben İdeali, Üstben, Arzu Yasası — Slavoj Žižek

Özneyi etik davranmaya iten fail için Freud üç ayrı terim kullansa da –ideal ben’den (Idealich, ideal ego), ben ideali’nden (Ichideal, ego ideal), ve üstben’den (Überich, superego) söz eder– kural olarak bu üçünü birleşik düşünmüştür (birçok yerde Ichideal oder Idealich (ben ideali veya ideal ben) ifadesini kullanır, ve Ben ve O‘nun üçüncü bölümünün başlığı şöyledir: “Ben ve Üstben (Ben İdeali)”). Lacan ise bu üç terimi kesin olarak birbirinden ayırır: “İdeal ben”, öznenin idealleştirilmiş öz-imgesini temsil eder (nasıl olmak istiyorsam öyledir, başkaları beni nasıl görsün istiyorsam öyledir); ben ideali, ben-imgem ile etkilemeye çabaladığım faildir, bana nezaret eden ve beni elimden geleni yapmaya iten büyük Öteki’dir, takip ettiğim ve gerçellemeye çabaladığım idealdir; üstben ise aynı failin kinci, sadist, cezalandıran tarafıdır. Bu üç terimin altında yatan yapılandırıcı ilkenin Lacan’ın üçlemesi İmgesel-Simgesel-Gerçek olduğu nettir: İdeal ben imgeseldir, Lacan ona “küçük öteki” der, ben’imin idealleştirilmiş ikiz imgesidir; ben ideali simgeseldir, simgesel özdeşim noktamdır, kendimi gözlemlediğim (ve yargıladığım) büyük Öteki noktasıdır; üstben gerçektir, asla tatmin olmayan bu acımasız fail beni imkansız taleplere boğar ve bu talepleri karşılamayı beceremedikçe benimle alay eder; “günahkar” güdülerimi baskılayarak üstben’in lüzumlarına layık olmak için ne kadar çok çaba gösterirsem, üstben’in gözünde o kadar suçlu olurum.

Okumaya devam et

3 Yorum

Filed under çeviri

Günümüzde Hegelci olunabilir mi? — Slavoj Žižek

Slavoj Žižek — 28 Ekim 2019 — thephilosophicalsalon.com

Ben Hegelciyim – ama hangi Hegel’den söz ediyorum? Hangi konumdan konuşuyorum?

İyice basitleştirirsek, benim felsefi duruşumu tanımlayan üçlü, Spinoza, Kant ve Hegel’dir. Spinoza muhtemelen gerçekçi ontolojinin zirvesidir: Dışımızda tözsel bir gerçeklik vardır ve aklımız yoluyla onu örten yanılsamaları kovarak bu gerçekliği bilebiliriz. Kant’ın aşkınsal hamlesi bu düzene radikal bir ayırı (gap) getirir: Şeylerin kendi içinde oldukları haline asla erişim kazanamayız, aklımız fenomenler sahasına sıkışmıştır, eğer fenomenlerin ötesinde varlığın bütünlüğüne ulaşmayı denersek, zihnimiz ister istemez antinomilere ve tutarsızlıklara kapılır. Hegel’in yaptığı şudur: Fenomenlerin ötesinde kendi-içinde hiçbir gerçeklik olmadığını koyutlar, ama bu “Herşey fenomenlerin etkileşiminden ibaret” demek değildir. Fenomenal dünya imkansızlık engeliyle işaretlidir, ama bu engelin ötesinde hiçbirşey yoktur: Başka hiçbir dünya, hiçbir pozitif gerçeklik yoktur. Yani Kant öncesi gerçekçiliğe geri dönmeyiz: Kant’ın bilgimizdeki kısıtlama saydığı şey, yani kendi-içinde-şey’e ulaşmanın imkansızlığı, bu şey’in kendi içine nakşedilmiştir [1].

Okumaya devam et

1 Yorum

Filed under çeviri

Hüray Fidaner

Anneler günü vesilesiyle annemi anıyorum. Fotoğraf 2001 İzmir Fen Lisesi mezuniyetinden. Tıklayıp büyütürseniz fotoğraf netleşiyor. Vaktiyle GIF olarak kaydettiğim için böyle.

HurayveBaris

2002’de ölümünden sonra yapılan belgesel: Hüray Fidaner’e Dair

Hüray Fidaner etiketi.

Yorum bırakın

Filed under şey

Toplumsal Mesafelenmenin Huzursuzluğu — Matthew Flisfeder

Matthew Flisfeder — 7 Mayıs 2020 — thephilosophicalsalon.com

Sigmund Freud’un Uygarlığın Huzursuzluğu kitabı, çoğu zaman, bireyin ihtiyaçları karşısında egemen kültür ve toplumun ihtiyaçlarına gereksiz yere öncelik verilen bir metin olarak görülür. Kitap, bireylerin toplum içinde birbirleriyle geçinebilmesi için, her birimizin kendi dolaysız bireysel haz ve arzularından vazgeçmesi ya da onları bastırması konusunda birbirimizle uzlaşmamız gerektiğini anlatır. Herbert Marcuse’den Gilles Deleuze ve Félix Guattari’ye kadar bir dizi kuramcıya göre, özgürleşme, kültürün taleplerini üzerimizden atarak arzularımızı özgürleştirmemize bağlıdır.

Okumaya devam et

2 Yorum

Filed under çeviri

Fuhuşun yasallaştırılmasından 17 yıl sonra “Alman Modeli” — Ingeborg Kraus

rom2

Dr. Ingeborg Kraus’un İtalyan meclisinde yaptığı konuşma, Rom, 28.05.2018.

Türkçesi: Işık Barış Fidaner
Düzelti: Serap Güneş

Fuhuşu yasallaştıran ve normalleştiren bir kanunla ilgili deneyimlerimizi bugün sizinle paylaşma şansım olduğu için mutluyum. “Alman modeli”, kadınları korumanın çok uzağındadır, onlar için tam bir cehennem oldu. Bu kuvvetli kıyaslamayı bilerek yapıyorum, çünkü Almanya’da durum çok ciddi. Bu kanunun etkilerinin kısa bir özetini yapacağım size.

Okumaya devam et

1 Yorum

Filed under çeviri