Toplumsal Mesafelenmenin Huzursuzluğu — Matthew Flisfeder

Matthew Flisfeder — 7 Mayıs 2020 — thephilosophicalsalon.com

Sigmund Freud’un Uygarlığın Huzursuzluğu kitabı, çoğu zaman, bireyin ihtiyaçları karşısında egemen kültür ve toplumun ihtiyaçlarına gereksiz yere öncelik verilen bir metin olarak görülür. Kitap, bireylerin toplum içinde birbirleriyle geçinebilmesi için, her birimizin kendi dolaysız bireysel haz ve arzularından vazgeçmesi ya da onları bastırması konusunda birbirimizle uzlaşmamız gerektiğini anlatır. Herbert Marcuse’den Gilles Deleuze ve Félix Guattari’ye kadar bir dizi kuramcıya göre, özgürleşme, kültürün taleplerini üzerimizden atarak arzularımızı özgürleştirmemize bağlıdır.

Birey ile kültür arasındaki bu bağ, psikanalizin –öznenin bireysel psişesine odaklanan bu söylemin– genel olarak kültür ve toplum üzerine ne dediğini anlamanın bir yoludur. Denebilir ki, kültür, (tarihsel olarak tanımlı) kural ve düzenlemeleri sağlayan bir mekanizmadır, ve beraberce hayatta kalmamıza yardım eden toplumsal bağları üretmek için, kültüre teslim olmalıyız. Süregiden COVID-19 krizi ile birlikte düşünüldüğünde, Freud’un bu metnini bugün yeniden düşünme ihtiyacı çok daha netleşir.

Bahar tatili için Fort Lauderdale’e giden Amerikalı gençlerin çevrimiçi vidyolarını hepimiz izledik: Dışarı çıkıp eğlenmeye yönelik aşırı bir arzuyla yeni sosyal mesafelenme taleplerini reddettikleri için neredeyse övünüyorlar. Birçoğu açıkça söylüyor: Bütün sene bahar tatilini beklemişler ve hiçbir şey, koronavirüs bile, onların eğlenmesine engel olamayacaktır. Bazıları, Fort Lauderdale’e geldiklerinde tüm dükkan ve barlar kapalı olduğu için vaat edilen eğlenceye kavuşamamaktan düştükleri hayal kırıklığını dile getirdikleri vidyolar yayınladılar sosyal medyada. Belki bu çocukları mazur görebiliriz, genç isyankarlıklarına sempati duyabiliriz, ve gençlerin dışarı çıkıp eğlenerek kasabayı “yıkma” ihtiyacını biraz anlayabiliriz, özellikle de her tarafta kıyamet ilanları yapılırken. Fakat bir kez daha düşünürsek, sezgiye aykırı ve çarpıcı olan şudur: Bu nihai kural yıkıcılar, fiziki mesafelenmeye dönük genel toplumsal mecburiyete itaatsizlik etmekten uzaktır, onlar aslında egemen neoliberal tüketici toplumunun zevk alma buyruğuna itaat ederler!

Genç kural çiğneyiciler, nihai keyifçiler, aslında hiç de öyle değiller. Onlar, aksine, iddia ediyorum, geçmiş yarım yüzyılın neoliberal tüketici kültürüne özgü etiğin semptomlarıdır. Onlar, kural bozucu siyasetin “fıtratında” özgürleştirici hiçbir şey olmadığını kanıtlarlar. Florida’da bahar tatiline çıkan bu çocuklar, neoliberalizm ve tüketici toplumunun taleplerinde kökleşmiş çelişkileri anlamamıza yardım ederler, özellikle de bu kültürün bireye toplum karşısında ayrıcalık vermesini.

Neoliberal söylem çelişkilidir çünkü etik olarak bireye toplum karşısında öncelik verir, ama bireysel ihtiyaçları karşılamak için toplumsallığa yaslanmaya devam eder. Daha farklı ifade edersek, günümüzde birey olmak toplumsallığı çiğnemektir.

Çiğnemek her zaman çiğnenecek bir yetki figürünü gerektirir. Onun arzusunu pompalayan şey budur. Çocuklar “Hayır!” diyen anababalara isyan etmek isterler. O yüzden, toplumsallığı çiğneyebilmek için, başat yetki biçimi olarak toplumsallığı inşa etmek gereklidir. Bizi bireysel arzular peşinde koşmaya çağıran postmodern neoliberal kültür, toplumsallığı alaşağı edilmesi gereken bir egemenlik figürü olarak görür. Toplumsal mesafelenme emrine itaat edilmesi talebi, bu bakımdan, bir ebeveynin çocuğu odaya kapatması gibi algılanır.

Asgari devlet müdahalesini savunan neoliberal retoriğin çoğunlukla sosyalizmin planlı ekonomisindeki büyük devlet aygıtlarını ayıplayarak işlediğini düşündüğümüzde, bu algı anlamlıdır. Ama aynı zamanda buna aksi bir açıdan bakarak şu gerçeği de düşünmeliyiz: Toplum yoksa birey de yoktur, pazar şeklinde bile. Şöyle demeliyiz: Geniş toplumun destek mekanizmalarına hatta bağlamına bile bağlı olmayan saf bir birey yoktur. Margaret Thatcher haksızdı: Bireyler yoktur, sadece toplum vardır. Yahut, bireyin varlığı ancak toplumun varlık koşullarını yarattığımız zaman güvence altındadır. Toplumu öldürürsek, bireyin de dodo yumurtaları gibi soyu tükenir. Topluma tekme atarsanız, bireyi öldürürsünüz. Toplum çıkarları için mücadele ise bireyin muhafaza edilmesini sağlar.

Kural çiğneyici gibi gözükenler, aslında tüketici kültürünün ideolojik çağrısına itaat ederler, Slavoj Žižek’in “Zevk al!” üstben buyruğu dediği şeye itaat ederler. Modern kültür ataerkil zevk yasağı etrafında örgütlenmişti, postmodern tüketici kültürünün motoru ise dışarı çıkıp eğlenme emri/mecburiyetidir. Çoğu zaman, tüketici kültüründe, zevk almadığımız zaman suçlu hissettiriliriz. Bahar tatili çiğneyicileri, demek ki hiçbir şeyi çiğnemezler. Onlar, aksine, dışarı çıkıp eğlenmek suretiyle toplumla alay ederek postmodern neoliberal düzenin ideolojisine itaat ederler.

Aynı açıklama Donald Trump gibi birinin popülerliğini kavramamıza da yardım eder. Trump tam olarak aynı tavrı yansıtır. Bunu mesela onun COVID-19 krizine verdiği yanıtın aldığı şekilde fark edebiliriz. Trump’ın “Önce Amerika” tavrına uygun olarak sadece Amerikalılar için bir aşı temin etmeye çalıştığına dair raporlar dolaştı. Ayrıca virüsle ilgili Amerikan halkına yapılacak büyük duyuruları geciktirerek kendisine ve yakın arkadaşlarına büyük pazar çöküşünden önce paralarını borsadan geri çekme fırsatı yarattığına dair söylentiler oldu. Trump toplumsallığa tekme atar ve kural çiğneyici bir punk kahraman görüntüsüne bürünür.

Neoliberalizm ve postmodern tüketici kültürünün çelişkilerine dair önceki iddiama geri dönersek, burada yine toplumsallığın çiğnenmesinin nihayetinde birey için zararlı olduğunu görürüz. Bu mantık sonucunda birey üzerinde yeni bir toplumsal egemenlik çıkamayacağını söylemiyorum, bundan yeni bir otoriterlik biçimi çıkabilir. İddiam şu: Beraberce hayatta kalmamızın en iyi güvencesi toplumsallığı (insanların kolektif çıkarlarını) bireyin önüne koymaktır. Bunun için, (kimilerinin dışsal bir yasak olarak görebileceği) bir sınırı çiğneme girişimi yerine, kendi kendimize uyguladığımız öz-sınırlamaları evrensel olarak dayatma yolları üzerine düşünmemiz gerekir.

Giorgio Agamben’in COVID krizine verdiği liberter yanıtta sorunlu bulduğum şey budur. Her zaman yaptığı gibi Foucaultcu biyopolitik kavrayışa dayanan Agamben, toplumsal mesafelenme etiğinin, yalın hayat olarak bedenleri regüle etmek isteyen devlet girişimlerinden öte bir şey olmadığını savundu. Ona göre bedenlerimizi regüle etme emirlerine karşı uyanık olmalıyız, çünkü bunlar kapitalist devlet denetiminin artması ile sonuçlanabilir.

Biyopolitiğe odaklanan siyasi etikte sıkıntılı bulduğum şey, sanki iktidar her zaman dışarıdan dayatılan bir şeymiş gibi davranmasıdır. Bir zamanlar Peter Dews’ın Foucault hakkında dediği gibi, onun iktidar ve özgürleşme görüşü genelde geriye doğru bakar. Yani, özgürleşme modeli, devlet mekanizmasından tamamen serbest kalan özneye dair liberter yaklaşıma benzer. Fakat biz biyoiktidarın kapitalist bir yanı olmadığını fark etmeliyiz. Aslında, şimdiki salgın bağlamında, bireylerin evrensel olarak bedenlerini kendi kendilerine regüle etmelerinin başkalarıyla dayanışma işareti olarak ne kadar gerekli olduğunu anlamaya başlıyoruz. Bu sadece kendi kendine dayatma meselesi değildir, çünkü toplumun kolektif olarak ürettiği genel bir söylemsel formülden gelir ve devlet bunu benimser – yani Marx’ın Gotha Programının Eleştirisi‘nde yazdığı gibi, devlet mekanizmalarını ortadan kaldırmamız gerekmez, onları insanların ihtiyaçlarına tabi kılmamız gerekir. Devlet mekanizmalarının, onlarca yıldır bize imkansız olduğu söylenen demokratik sosyalist bir programı tam olarak nasıl sağlayabildiğini böyle zamanlarda görebiliriz.

Astra Taylor ile Naomi Klein yakın zamanda söyledi: Krizin ortasında gördüğümüz, devlet mekanizmasının insanların toplumsal ihtiyaçlarını karşılamasının imkansız olduğuna dair önceden bize söylenenlerin toptan çöpe atılabildiğidir. Artık biliyoruz ki devlet sermayenin ihtiyaçları yerine insanların adil ihtiyaçlarını karşılamak için kullanılabilir ve kullanılmalıdır, ve sadece kriz zamanlarında değil. Klein’ın tarif ettiği “şok doktrini”ni tersine çevirmeliyiz ve bu zamanları kullanarak sosyalizmin inşasını daha çok zorlamalıyız. Toplumsal mesafelenmenin biyoiktidarını eleştirmek yerine, yapmamız gereken, kapitalizmden özgürleşme mücadelemize devam etmektir. Başka bir deyişle, krize uygulanan devlet mekanizmasını, yirmibirinci yüzyıl sosyalizmi için bir model olarak kullanmalıyız.

Böylece şunu görebiliriz: Freud’un Uygarlığın Huzursuzluğu kitabı, egemen bir kültürün dayattığı kısıtlamalardan söz eden bir metin olmaktan uzaktır, bu kitap belki de günümüzde okuyabileceğimiz en özgürleştirici metinlerden birisidir.

Türkçesi: Işık Barış Fidaner

2 Comments

Filed under çeviri

2 responses to “Toplumsal Mesafelenmenin Huzursuzluğu — Matthew Flisfeder

  1. Pingback: Sosyal Mesafelenmenin Huzursuzluğu : Terrabayt

  2. Pingback: Nazar Noktası — çeviri derlemesi | YERSİZ ŞEYLER