Eril kimlik taslama (imposture) ile dişil kılık değiştirme (masquerade)— Jennifer Friedlander

“Kadın” ve “Erkek” dediğimde elbette ne biyolojik kategorilerden ne de onların kültürel kılıflarından söz ediyorum, daha ziyade, simgesel sistemin kimlik vermeyi becerememesi karşısında öznenin alabileceği iki konumdan söz ediyorum. Hem Freud hem de Lacan’a göre, cinsel fark, nazar (gaze) ve punctum‘daki (Barthes) görsel bozulmalar gibi, simgeselin başarısızlığından ortaya çıkar. Joan Copjec’in sözleriyle, cinsiyet ancak “söylemsel pratiklerin bocaladığı yerde” belirir, “anlam üretmeyi başardığı yerde asla değil” (Copjec, Arzumu Oku 204). İki cinsiyet, simgeselin başarısız olmasının mantıken mümkün iki yolunu belirtir; onun iki “tekleme şeklini” (Copjec 213) temsil eder [1]. Lacan’ın sözleriyle, “cinsel ilişkiyi berbat etmenin bir erkek yolu vardır, ve bir başka … dişi yolu vardır” (Lacan, Encore 58, 57). “Bu berbat etme,” Lacan’ın iddiasına göre, “bu ilişkiyi gerçekleştirmenin tek yoludur, şayet benim dediğim gibi cinsel ilişki diye bir şey yoksa” (Lacan 58). Lacan’a göre, eril tekleme şekli fallik imleyene [Φ] tekabül eder, dişil şekil ise Öteki’ndeki eksikliğin imleyenine [S(Ø)] tekabül eder. Cinsiyetlenme konumları, o halde, gelenek ya da doğa yoluyla ortaya çıkmaz, mantık yoluyla ortaya çıkar, Lacan’ın önerdiği ve Joan Copjec’in Arzumu Oku‘da titizlikle tahlil ettiği matematiksel formül bunu gösterir.

Bu yaklaşımda, dişil öznenin konumunun karakteri, ünlü “tamamsız” (not-all, pas-tout) terimiyle belirtilir. Tanım olarak, Kadın’ın formülü şu çelişki görüntüsü altında verilmiştir: Onların tamamı fallik işleve tabi değildir, ama fallik işleve tabi olmayan birisi yoktur. Kadın, tanım olarak, bu çelişkiyi imkansızca karşılayan şeydir, Lacan’ın kışkırtıcı “Kadın yoktur” iddiası buradan gelir. Fallik imleyenin imletime bir sınır dayatması ile yönetilen Erkek’ten farklı olarak, Kadın, Copjec’in açıkladığı gibi, “imleyenlerin ilerleyen açılımını ketleyen hiçbir sınırın müdahale etmediği yerdedir, dolayısıyla, onun varoluşu hakkında bir yargı üretmek imkansız hale gelir” (Copjec 234). Kısacası, bu formüle göre, elbette “kadın” bireyler varolsa da, arketip olarak Kadın yoktur. Elbette, kadınlar, S(Ø) gibi, gündelik hayatta somut bir biçim altında görünürler, ama onların özü yoktur. Kılık değiştirme (masquerade) yoluyla, kadınlar, S(Ø) gibi, bir öz ile halelenmiş gibi görünürler; fakat bu, “aşkınsal Kendinde-Şey” olmaktan gelmez, onun “yerini işgal etmekten” gelir, “Şey’in boş yerini doldurmaktan” gelir (206).

Eril öznenin konumu ise, aksine, yine çelişkili görünen farklı bir formülden ortaya çıkar: Fallik işleve tabi OLMAYAN en azından birisi vardır, ama aynı zamanda onların tamamı fallik işleve tabidir. Buradaki “birisi” ilksel babayı –büyük harfle Adam’ı– belirtir; ilksel babanın sınırsız keyfiyeti, “erkeklerin tamamı”na varoluş verilmesini sağlayan istisna noktasını oluşturur. Bu istisna noktası, tamamlanmış simgesel erkek kimliği yanılsamasını yerleştirerek erkekleri fallik imleyene bağlar. Burada dişil mantığın tersi geçerlidir: Erkek’in bir özü vardır (ilksel baba istisnası bu özü gerçekleştirir), ama varolan hiçbir erkek birey bu özü bedenlendiremez.

Copjec’in açıkladığı gibi, “Lacan erkeği bir evren inşa etmenin yasaklanması olarak tanımlar, kadını ise bir evren inşa etmenin imkansızlığı olarak tanımlar. Cinsel ilişki iki nedenle başarısız olur: İmkansızdır ve yasaktır. Bu iki başarısızlık bir araya konduğunda; hiçbir zaman bir tamlığa ulaşamazsınız” (Copjec 235). Olumlu bir kimlik belirteci işlevi görmekten ziyade, “eril” ve “dişil”, “belli bir sınırın işaretlenmesinden ibaret olan salt olumsuz bir belirlenim” işlevi görür ve Copjec’e göre “her olumlu kimlik iddiasının kalbindeki foyaya (fraudulence)” tanıklık eder (Salecl, Özgürlükten Kalanlar 116; Copjec 234).

Bu anlamda, “erillik” ile “dişillik”, her ikisi de kendi farklı yoluyla, kandırma öğeleri içerir: Copjec’in bize dediği gibi “her erillik iddiası … düpedüz kimlik taslamadır (imposture) [çünkü hiçbir erkek “gerçek Adam” olamaz aslında]; her dişillik gösterisi ise düpedüz kılık değiştirmedir (masquerade) [çünkü kadın dişil bir özün varolmadığını bilir]” (234). Elbette kimlik taslama ve kılık değiştirme stratejileri biyolojik erkek ve kadın olarak tespit ettiğimiz öznelere doğrudan tekabül etmez; hem erkekler hem de kadınlar farklı söylemsel durumlarda bu stratejileri uygulayabilirler. Fakat eril taraf ile dişil taraf arasında bir asimetri vardır. Aşırı erillik “gösterisi” çoğu zaman dişil gözükür. Bizzat Lacan, “erkekçe gösterinin insanlarda dişil gözüktüğünü” (Lacan, Écrits 280) gözlemler. Burada erkeklerin profesyonel vücut geliştirmesini düşünebiliriz, bu erkekler görünüşlerine aşırı dikkat gösterir, traş olup yağlanmış bedenlerini aynada ilgiyle seyrederler, kaslarını sıkarak. Aşırı dişil bir görüntünün ise, aksine, eril tarafa düşme tehlikesi yoktur. Burada Emily Apter’in “dişil stratejiler eril stratejilerden daha narindir” iddiasına karşı çıkıyorum. Aksine, bana göre bu asimetri nedeniyle eril kimlik taslama stratejisinde bir güvensizlik vardır; daha esnek ve daha istikrarlı olan kılık değiştirme stratejisinde ise böyle bir güvensizlik yoktur. Bu ayrımı geliştirmeye devam edeceğim.

Elizabeth Cowie kılık değiştirme ile kimlik taslama arasındaki farkları fallusun her iki stratejide oynadığı role bağlar. Fallus iktidar izlenimi verse de, o nihayetinde, Lacan’ın bize hatırlattığı gibi, “imleneni olmayan bir imleyen”dir (Lacan 81). Fallusun statüsü, Rose’a göre, “bir foyadır (fraud) … Onun üzerine dikilen tüm erkek ayrıcalıkları kimlik taslamadan ibarettir” (Rose, Görme Alanında Cinsellik 75). Başka bir eleştirmenin sözleriyle, “penis fallus olsaydı, erkeklerin tüylere, kravatlara, madalyalara ihtiyacı kalmazdı … [Kimlik taslama], aynı kılık değiştirme gibi, bir kusuru ele verir: Hiçkimsede fallus yoktur” (Cowie, Kadını Temsil Etmek 245’de yapılan alıntı). Hiçkimsede fallus (Öteki’nin arzusunun ayrıcalıklı nesnesi) bulunmadığı için, kimlik taslama erkeğin bu “kusuru” gizlemek için uyguladığı strateji olarak düşünülebilir. Stephen Heath’in açıkladığı gibi, erkek, “yetki, hiyerarşi, düzen, pozisyon gibi tüm tuzakları” uygular ama Cowie’ye göre o bunlarla kimseyi kandıramaz, çünkü “bir şeyi mevcut kılarak imlenen şey, aslında, bir şeyin yokluğunun beyanıdır” (Cowie 244’de alıntı yapılan Heath; Cowie 245).

Eril kimlik taslama şekli, Erving Goffman’ın kel bir kafayı örtmek için önerdiği iki stratejiden birisine benzetilebilir [2]. Peruk takma çözümü, kimlik taslama mantığına uygundur; “kusur”u gizleme çabası işlevi gösterir, ama şayet mevcudiyeti belli olursa, aksine, yokluğa dikkat çekme işlevi gösterir. Bu bakımdan, o halde, peruk, insanın saç eksikliğini örtmekten ziyade, tam da bu eksikliğin imleyeni olma işlevi görür. Kısacası, kimlik taslama, hem iddialı hem de bedeli ağır olan güvensiz bir stratejidir –tamamına sahiplik iddiası vardır– ama yanlış yola saparsa (ve bu sapma sayısız şekilde olabilir ve olur) herşey kaybedilir. O yüzden, erilliğin istikrarında ısrar eden Apter’e rağmen, Kaja Silverman haklıdır: “Erillik özellikle bağ çözülmesi karşısında savunmasızdır çünkü efendi olma ideolojisine dayanır” (Silverman, Görünür Dünyanın Eşiği 46-47). Ya da Ragland-Sullivan’ın belirttiği gibi, “paradoksal olarak, [tam da Erkeğin] efendi olma çabası, bir eksikliği gösterir – simgeselin temelindeki yalanı gösterir” (75-76).

Dişil “kılık değiştirme” stratejisinde ise, aksine, kandırmanın tabiatına dair bir muğlaklık elde tutulur; kılık değiştirme stratejisi ile, kadın, neyi niye örttüğünü bize sürekli tahmin ettirir. Onun örtbas ettiği tam olarak nedir? Riviere’yi izleyen Cowie’ye göre, kılık değiştirme, “hem erilliğe sahipliği gizlemek için hem de ona sahip olduğu ifşa olursa beklenen misillemeleri bertaraf etmek için üstlenilen bir kadınsılık maskesidir – bir hırsızın çalıntı malların onda olmadığını ispatlamak için ceplerini çıkarıp üzerinin aranmasını istemesi gibi” (Riviere, “Kılık Değiştirme Olarak Kadınsılık” 176). Kılık değiştirmede kadının “kendi eylemine kapılıp gitmesi” tehlikesi olduğunu iddia eden Apter’in aksine, bence kılık değiştirme stratejisinin gücü tam da bu muğlaklıktan gelir.

Buna göre, dişil kılık değiştirme şekli, Goffman’ın kelliği örtme stratejilerinden ikincisi olan şapka takmaya benzer. Şapka saç iddiası taşımaz, kel kafa bakımından muammalı bir işlev görür. Şapkayı giymek eksikliği örtmek için midir, yoksa moda olduğu için midir, yoksa kafayı sıcak tutmak için midir? Kılık değiştirmede neyin iddia edildiği ve gizlenen bir şey varsa ne olduğu asla belli değildir. Bunun sonucunda, peruğun aksine, şapkanın düşmesinin onu giyen kişiye olan bedeli çok düşüktür. O yüzden kılık değiştirme kimlik taslamadan çok daha istikrarlı bir stratejidir. Kimlik taslama, bilgi yanılsamasına dayanan bir kimliğin başarılması yükünü taşır, kılık değiştirme ise kimliğin bir yanılsamadan ibaret olduğu bilgisini kabul eder [3].

“Tuvalet Ayrımcılığı Yasaları”nı Çiğnemek

Lacancı “kılık değiştirme” ve “kimlik taslama” stratejileri belki son bir tuvalet hikayesi ile örneklenebilir, bu deneyimi bana teyzem anlatmıştı [4]. Aynı gözüken tuvalet kapılarındaki imleyenleri birbirine karıştıran teyzem, erkekler tuvaletine girmiş. Pisuvardaki adamı görünce hemen geri çekilmiş, ve (özür dilemeye çalışarak) “Pardon – hiçbirşey görmedim” demiş. Adam hemen onun arkasından bağırmış: “Hiçbirşey görmedin mi?!”

Bu son hikaye, önceki bölümdekiler gibi, cinsel farkı “yerin yanlış tanınması” olarak tasvir ediyor. Bu hikayede hem Freudcu hem de Lacancı senaryoların yankısı var, Rodowick’in hikayesindeki gibi penisi fallusla eşitlemekten de kaçınıyor. (Keşke Erkek için işler o kadar kolay olsaydı!) Ama bu son hikayede, cinsel kimliğin penisin varlığı ya da yokluğu ile hiçbir alakası yoktur; burada cinsel kimlik, daha ziyade, simgeselin kimliğimize zemin olmayı nihayetinde becerememesi üzerine kuruludur. Kapıların üzerindeki imleyenlerle örneklenen simgesel, asla güvence altında değildir. Ama, bu anlamda simgesel, zaten her zaman bizi yüzüstü bıraksa da, bağlı kalabileceğimiz tek şey odur. Yannis Stavrakakis’in açıkladığı gibi, “imgesel her zaman bir yanılsama üzerine kurulmuşsa, o zaman başvuracağımız tek şey simgesel düzeydir; istikrarlı bir kimlik elde etme aracı olarak dile tutunuruz” (Stavrakakis, Lacan ve Siyasallık 20).

Bu son hikayede kadın kılık değiştirmeyi sergiler, erkek kimlik taslamayı sahneler, ve bunu takip eden “ilişkisizliği” deneyimlerler. Biçim düzeyinde, kadının beyanı erkeğin tamamlığını kurtarma jesti rolü oynar. Ne yazık ki, peruğu kayan bir adama “Olsun, fark etmedim!” demek ne kadar rahatlatıcı ise, bu jest de kimlik taslayan için o kadar etkilidir. Bu zorluk tam anlamıyla teyzemin sözlerinin (“Hiçbirşey görmedim”) içeriğinde tezahür eder: Bu sözü sarf eden teyzem, cinsel kimliklerimizin kaynağındaki eksiklikle (yani hiçbirşey olmaması ile) yüzleşir. Bu sözü sarf eden teyzem, Erkek’in tüm gayretiyle kaçındığı hakikati ifade eder: Erkekte kadının görmesini istemediği bir şey var değildir, durum daha kötüdür: Aslında onda görülecek hiçbirşey yoktur.

“O”na (penise = fallusa) sahip olduğunu Kadın’ın onaylamasını isteyen Erkek’lerin aksine, bu son örnekteki Erkek, kimlik taslayanın iddiasını ve yükünü daha net görmemizi sağlar. Kimlik taslayanın sürdürmek için tüm gayretini verdiği şey, Salecl’in “simgesel kurgu” dediği şeydir – Öteki’nin yetkisine olan inançtır (Öteki, kimlik taslayanın efendilik kimliğini inşa edebileceği simgesel düzendir – onun yasaları ve ritüelleridir). Fakat bir kez bu simgesel kurgu bocaladığında, insanlar kurgunun arkasında ne olduğunu görmek isterler (Salecl 151). Bu merak sonucunda insan efendilik taslayan Erkek’in gayretle sakladığı travmatik “hiçbirşey” ile karşılaşır. Fakat büyük Öteki’ne inanç duyulmadığı zaman, Erkek’in tamamlık iddiaları tuzla buz olur. Demek ki, onun Kadın’a başvurması, Kadın’ın simgesel kurguya yeniden yatırım yapması içindir, “gözün gördüğü ile çelişse bile, kelimelere” inanması içindir (151). Bu yatırım, kimlik taslayanın takıntılı ekonomisinin karakteridir; onun kimliği, simgesel bozulmalara karşı özellikle savunmasızdır, tingirdek bir temel üzerinde nazikçe tünemiştir.

[1] Eğer, Žižek’in açıkladığı gibi, “cinsel farkı simgelemek mümkün olsaydı, iki değil tek bir cinsiyet olurdu” (Žižek, Keyfin Metastazları 160).

[2] Burada bilerek kelliği kullanıyorum: Adams ve Apter’e (ve başkalarına) göre saç ve kellik fallusla karmaşık bir ilişki içindedir. Çoğu zaman hem fetiş hem de fallus olarak kavranan saç, hem “coşkun sergileme”yi hem de “bir şeyi tevazu ile örtme işlevini” karşılar (Adams, “Dişi Köleliğine Dair” 137). Adams’ın dediği gibi, kelliğin kafayı açıkta bırakması, “fallus bakımından hem ifşa hem de iğdiş anına tekabül eder … Her zaman örtük kalması gereken şey karşısında ‘ışıkları açma anını’ düşündürür” (137). Fallus, o halde, Žižek’in bize dediği gibi, “fazlalık ve eksikliğin örtüştüğü bir öğe” olarak anlaşılmalıdır. “Anlam (imlenen) düzeyindeki imkansız tamamlığı sürdüren şey, boşluktur (iğdiş edici boyuttur)–(imleyendir)” (Žižek, Gerçek Gözyaşı Korkusu 60).

[3] Bunu düşünerek, Anadan Doğma filminin sonuç sahnesine dönebiliriz: Joe Cocker’ın “Şapkanı Çıkarmayabilirsin” şarkısı eşliğinde adamlar “tek gecelik” gösterilerini yaparlar. Bu sahnenin son anında, adamlar sadece penislerini örten şapkalarla çırılçıplak kaldıklarında, şapkalarını havaya atan adamları arkalarından görürüz. “Şapka” ve “peruk” mecazları bakımından, karakterlerin şapkalarını terk etmeleri, bir “kılık değiştirme” olarak okunabilir; filmde kılık değiştirme stratejisinin örneklenmesi, kılık değiştirme mantığını temel alan bir izleyici konumuna yardım edebilir.

[4] Lacan’a göre iki kapının üzerindeki iki imleyen “mecburidir … kamusal hayatımızı tuvalet ayrımcılığı yasalarına tabi kılar” (Lacan 151).

Jennifer Friedlander’ın Dişil Görünüş kitabından (sayfa 61).

Türkçesi: Işık Barış Fidaner

4 Yorum

Filed under çeviri

4 responses to “Eril kimlik taslama (imposture) ile dişil kılık değiştirme (masquerade)— Jennifer Friedlander

  1. Geri bildirim: Dünya yok — Battlestar Galactica | YERSİZ ŞEYLER

  2. Geri bildirim: Bu o değil — çeviri derlemesi | YERSİZ ŞEYLER

  3. Geri bildirim: Tekrar ve kılık değiştirme — Gilles Deleuze | YERSİZ ŞEYLER

  4. Geri bildirim: Kimliğe Karşı Evrensellik: Beauvoir ile Fanon — Todd McGowan | YERSİZ ŞEYLER