Freud ve Siyasallık — Mladen Dolar

Hiçbir babanın, hükümdarın ya da tanrının kendi işlevine layık olamaması değildir mesele, bizzat simgesel işlevin liyakat gücünü yitirmesidir. Modernliğin yükselişini tarif etmenin birçok yolu ve terminolojisi vardır, bu da ekonomik bir öneri olabilir: Simgesel yetkinin referans noktası olan ölü baba, ebediyete intikal etmiştir. Fakat, yetkinin ufalanması karşısında sevinme zamanı değildir, bu da Grup Psikolojisi‘nin dertlerinden biridir, çünkü kralların devrilmesi ve simgesel yetkinin düşüşünün ardından gelen şey demokrasinin mutlu zaferinin yayılması değil, aksine simgesel babanın alt yüzünün yükselişidir, bunun da psikanalitik adı Üstben’dir (süperego). Bu hüküm daha inatçıdır, onunla baş etmek çok daha zordur. Lacan slogan icat etmekte çok becerikliydi, bu da onlardan bir tanesi: Père ou pire, “Baba yahut daha kötüsü”. Ataerkil egemenlik yeterince kötüydü, ama onun ölümünden sonra karşılaştığımız şey daha bile kötüdür.

UNBOUND Vol. 4: 15, 2008, Türkçesi: Işık Barış Fidaner

Freud’da siyasallık, masumiyet havası altında en zor, hatta imkansız bir konuyu saklar. İki terim de tekanlamlı olmaktan uzaktır – öyle görünmese de, Freud adıyla ne kastedildiği, ismini saran haleye ve ünlenmesinden çıkan genel yaygaraya rağmen ya da bunlar yüzünden, hiç net değildir … siyasallıkla ne kastedildiği de, insanın sürekli her cepheden her şekil ve boyda siyasete boğulmasına rağmen ya da bu yüzden, hiç ama hiç net değildir. En ince zorluk, ikisinin mümkün kesişimindedir. Konudan söz etmek yerine konu hakkında konuşmanın imkansızlığından söz ederek yapısökümcü bir belagate girişme ayartısı güçlüdür. Bu ayartıya elimden geldiğince direneceğim.

Görünüşe bakılırsa Freud, en hafif ifadeyle, bir siyaset adamı değildi. Kendi isteğiyle, önemli bir anlamda, asla siyasi hayata angaje olmadı, ta ki azgın Yahudi düşmanlığı en sinsi biçimiyle ona dayatılana dek; sonunda ülkesinin işgali ile onu sürgüne zorlayana dek. Bu sarsıcı son dışında, siyasetle ilişkisine dair sadece anekdotlar vardır. Woodrow Wilson’dan hoşlanmaması ve ona dair talihsiz kitaba eş-yazar olması hakkında, Mussolini’ye kitabını ithaf eden talihsiz bir not karalaması hakkında, (tüm Avusturya Yahudi topluluğunun çizgisine uygun olarak) liberal partiye oy vermesi hakkında, Bolşevizm üzerine şüpheci yorumları ve bu yorumları yetersiz bulması hakkında, 1895’teki seçim zaferine rağmen İmparator Dr. Karl Lueger’i Viyana’nın belediye başkanı olarak atamayı reddettiği zaman keyfini çıkardığı fazladan puro hakkında anekdotlar seçilebilir – bu arada aynı Karl Lueger, yüzyılın başında Viyana sokaklarında dolaşan genç Hitler’e rol modeli olmuştu. Hitler’in Kavgam‘da yazdığı gibi, Lueger Hitler’e Yahudi düşmanlığı sanatının sırlarını öğretmişti. Ve bir Slovenyalı olarak, en şaşırtıcı bulduğum anekdot, Freud’un Slovenya’ya yaptığı kısa bir ziyarette yaşanan olayla ilgilidir. 1898’in Paskalya tatilinde, Freud kardeşi Alexander’la İtalya’yı ziyaret etti, ve dönüş yolunda Slovenya’daki ünlü Škocjan mağaralarına (bugün UNESCO’nun koruma alanıdır) uğradılar. Freud, Wilhelm Fliess’e yazdığı bir mektupta (14 Nisan 1898) orayı şöyle tarif eder: “şelaleler ve sarkıtlarla muhteşem mahzenlerden geçen bir yeraltı nehri, zifiri karanlık … Tam olarak Tartarus’tu. Dante böyle bir yeri görmüş olsaydı, Cehennem’i hayal etmek için o kadar uğraşması gerekmezdi.” [1] Peki Freud bu Tartarus’un dibinde, Cehennem’in bu son çemberinde kiminle karşılaştı? “Viyana hükümdarı Bay Dr. Karl Lueger,” Freud ile aynı anda mağarayı ziyaret ediyordu. Başkentten gelip tatilde İmparatorluk’un çevre mahallelerini ziyaret eden bir başka grupla gelmişti, burada Viyana’da asla yüzyüze gelmeyeceği insanlarla karşılaşıyordu. Paradigmatik Yahudi Freud, paradigmatik Yahudi düşmanı ile karşılaştı, hem de Sloven Cehennemi’nde – bu imge, geriye dönük bakıldığında, yüzyılı başlatan simgesel bir ikon sayılmayı hak eder, olacaklara dair önsezilerle doludur [2].

Bu anekdot tablo gibi de olsa, birçok yönde işaret verse de, bir yokluk göze batar: Freud asla kendi buluşu olan psikanalizi takip eden bir siyasi çizgi, bir siyasi duruş önermemiştir. O, buluşunun siyasi tesirine dair düşünümlerden kaçınmıştır, alenen beyan etmemiş de olsa bu kaçınma bilinçsizce olamaz. Psikanalizin herhangi bir Weltanschauung, yani (mesela siyasi) bir “dünya görüşü” benimseme ihtimalini gururla reddetmiştir, ona göre bilimsel ruh Weltanschauung‘u men ederdi. Buna dayanarak Freud’un siyasi meselelere doğası itibariyle kayıtsız olduğu sonucu çıkarılabilir – Jean-Claude Milner’in düşüncesi bu çizgidedir, günümüz Fransa’sında itibarlı olan Milner, bu indifférence en matière politique‘de (yani siyasi meselelere kayıtsızlıkta) psikanalizin takip etmesi gereken doğru yolu görür, böylece “dünyaya siyasi bakış” dediği şeyi reddeder [3]. Elbette siyasi meselelerde kayıtsızlık diye bir şey yoktur diyerek hemen buna karşı çıkılabilir: Kayıtsızlığın kendisi her zaman siyasi bir duruştur ve mevcut iktidarı onaylamaktan kaçınamaz. Belli bir tür siyasete bilmeden etkili destek vermek tam da ondan kaçınarak olur, öyle ki siyasette kayıtsızlık çelişkili bir ifadedir (siyaset, cinsellik gibi, pratikleseniz de pratiklemeseniz de her zaman pratiklediğiniz şeylerdendir). Yani bu kayıtsızlık üzücü bulunabilir, Freud’un muhafazakarlığının işareti sayılabilir, ya da psikanalizin gizli (ya da aleni) muhafazakar doğasının işareti sayılabilir, buna göre psikanaliz ataerki, fallusmerkezcilik vb. ile örtük ya da aleni uzlaşı içindedir. Bunu savunanlar hiç de az değildir. Veyahut, başka bir anlamda üzücü bulunabilir: Freud buluşunun siyasal anlamda devirici (subversive) doğasını hiç değerlendirmemiştir, onun kuramını örtük olarak takip eden bir radikal siyaset önererek bu noksanlık düzeltilmelidir, çünkü Freud böyle bir siyaset tanımlamak istememiştir ya da buna cesaret edememiştir. Sonra gelsin Reich, Marcuse, ve Mayıs ’68. Nous voulons jouir sans entraves [Engelsiz keyif sürmek istiyoruz].

Ama öte yandan, çok farklı bir yaklaşımla, Freud’da siyasallığın yokluğu hiç kabul edilmeyebilir. Psikanalizin doğum yeri bireysel psişenin ve ona ait semptom ve değişikliklerin tedavisi ise, ve eğer siyaset bir kolektifin inşa edilmesiyle ilgiliyse, o zaman bu sınır hep çoktan geçilmiştir. Grup Psikolojisi ve Ego Analizi‘nin (1921) ilk sayfasına Freud böyle bir sınırın nihayetinde varolmadığı iddiası ile başlar:

Bireysel psikoloji ile toplum ya da grup psikolojisi arasındaki karşıtlık, ilk bakışta çok önemli gözükse de, yakından incelendiğinde keskinliğini büyük ölçüde yitirir … Bireyin ruhsal hayatı her zaman bir başkasını içerir, bir modeli, bir nesneyi, bir yardımcıyı, bir rakibi içerir; bu yüzden bireysel psikoloji en başından itibaren, bu genişletilmiş ama tamamen haklı anlamda, aynı zamanda toplumsal psikolojidir. (PFL 12, p. 95)

Denebilir ki psikanalizde birey diye bir şey yoktur, birey ancak toplumsal bağların bir düğümü olarak, başkalarıyla-ötekilerle ilişkiler ağı olarak anlamlıdır, Öteki hep zaten toplumsaldır – Öteki toplumsal uğrağın nihai adıdır. Öznellik Öteki’yle bu mündemiç ilişki olmadığı zaman anlamlı değildir, toplumsallık en başından beri mevcuttur – mesela Ödip ile sunulan asgari senaryo biçiminde – toplumsal yapının özeti biçiminde. O yüzden Freud’un ileri yaşlarında giderek odaklandığı toplumsallık düşünümleri, bir ekleme değildir, psikanalizin yeni bir araştırma alanına uygulanması değildir, daha ziyade en başından beri onda bulunan şeylerin açımlanmasıdır. Grup Psikolojisi ve Ego Analizi başlığındaki iki terimin birbirini gerektirdiği görülür: Grup psikolojisi belli bir ego yapısına dayanır, onunla mümkün kılınır; ego analizi ise hep zaten bir grup yapısını gerektirir. Yani Freud bunu pürüzsüz-dikişsiz bir geçiş gibi sunmayı dener, salt çıkarım gibi, ya da küçük ölçekte varolan bir şeyin büyütülmesi ya da çoğaltılması gibi sunmayı dener. Birey, ego ve özne, bir toplumsal bağ kuramı olmadan düşünülemez. Buna göre, siyaset Freud’un çalışmasında evrensel ve yaygın olarak bulunur, hatta neredeyse başka hiçbir şeye yer kalmaz. Freud, siyasi sonuçlar getirmeyen tek bir sayfa bile yazmamıştır. Ama bunun bedeli toplumsallık ve siyasallığın birbirine karıştırılmasıdır, pürüzsüzce-dikişsizce eşitlenmesidir, ve bunun yetersiz kaldığı kolayca hissedilir, bunların arasına bir dikiş konmalıdır. “Toplumsal yazılarında” Freud’un anahtar kelimeleri, grup, kitle, kültür, uygarlık’tır. Bu kelimeler meseleyi siyasi terimlerle kurmaktan kaçınma yolu olarak düşünülebilir. Kabaca söylersek, bu kelimeler sorunu siyasetsizleştirme eğilimindedir, sorunu bir kültür ya da uygarlık sorunu gibi sunar. Burada dikişleme mecazı hiç de masum değildir; Lacan, point de capiton, dikiş noktası kavramıyla bu mecazı kullanmıştır ve siyasallığın tam merkezine koymuştur. Dikiş noktası dikişsizliğin tam karşıtıdır, bir çekirdeğin açımlanması değildir, bir dikişleme gerektirir, bir eylem, bir değişim gerektirir. Olgunlaşmamış halde de olsa bunu Freud’da bulabilir miyiz?

Freud’un geniş anlamıyla siyasi hamleye benzer bir şeyler yaptığı kimi yollar vardır, ama bunlar hep zor sorunlara yol açar. Belki de nihayetinde bunlar yapılmaması gerekenlerdir, izlenmemesi gereken modellerdir. Bu yazıda bunların üçünü ele alacağım: Psikanalitik bir kurum oluşturma sorunu; toplumsal huzursuzluğa (Unbehagen) çözüm olarak akla ya da Eros’a, libidoya güvenme sorunu; grup psikolojisi ve onun inşası sorunu. Bunlar çok farklı meseleleri içerir, ama bana göre bunların düştüğü çıkmazlar aynı ortak zemine işaret eder, bu da belki meseleyi aydınlatmamıza yardım edebilir.

Öncelikle bu yeni buluşun vasıtası ve muhafızı olacak kurum yoluyla psikanalizin toplumsal itibarının, mesleki standartlarının ve iletiminin güvence altına alınması meselesi vardır. Bu, psikanalizin iç siyasetine denk düşer: Hangi örgütsel biçim, bu yeni bilginin sürdürülmesine, düzgünce aktarılmasına, özgüllüğünün korunmasına, karşıtlarının zaptedilmesine, toplumsal teşvikinin güvence altına alınmasına uygundur? Kuşkusuz burada, bir buluşa, bir bilgiye, bir pratiğe, ilgilenen kişilerden ve özellikle de kurucu babasından bağımsız kalıcı bir kurumsal çerçeve ve toplumsal bir dayanak sağlayan siyasi bir hamle vardır. Pratik dertlerden ayrı olarak burada bir görev vardır, hem toplumsal hem siyasi bir görev, üstün gelmesi umuduyla bir hakikati yayma görevi vardır. Bu hakikati yayan bir örgüt olacaktır (yoksa Parti mi demeliyiz?), hakikat sadece yazılara emanet edilmeyecektir – burada siyaset devreye girer, bir bilgi ile toplumsal statüsü arasında dikişleme yapılması gerekir. Bu bakımdan psikanaliz birliklerinin bir yandan mesela diş hekimlerinin ya da tesisatçıların mesleki standartlarını emniyet altına alan salt mesleki birliklerden öbür yandan bilimsel birliklerden muazzam farkları vardır. Çünkü bilimsel bir alanın kurulmasında mesele, tekrar edilebilme güvencesidir: Deneyi herkes tekrar edebilir, deney evrensel erişime açıktır, bu da geçerleme süreçleri yoluyla nesnelliği emniyet altına almayı sağlar; psikanalizde ise sürekli sadece tekil olanla, semptomların tekilliğiyle, belli bir bilinçdışının tekilliğiyle uğraşılır – yani tekrarlanamaz olanla uğraşılır, evrenselliğin tekillikten inşa edilmesi gerekir.

Buradaki evrenselliğin bilimsel kanunlardan daha farklı bir doğası vardır, tekilden evrensele geçiş daha farklı bir eylem gerektirir, bu da psikanalizi güvencesiz bir duruma sokar: Her zaman sahici bir bilim olmadığı eleştirisine maruz kalır ve tekrarlanabilir geçerleme testine dayanamaz, ama aynı zamanda bilimsel ehliyet iddiasından ve bilim olma yetkisinden asla vazgeçmez. Psikanalizin nesnesinin tekilliğinden evrensellik iddialarına geçiş, bilimsel hakikatten daha farklı türden bir hakikat keskinliği içerir, güvencesiz bir hakikattir bu; bu da örgütü, yani psikanalitik birliği imkansız ve zor bir duruma sokar: O, hakikatin güvencesi –ama eksik güvencesi– gibi görünmelidir [4]. Bu acayip durum, hem mesleki hem de bilimsel durumdan farklı olarak, psikanaliz ve örgütlerini siyasallığın mahalline yerleştirir, zira siyasal bir eylem de her zaman ister istemez tekil durumlara müdahale eder ve buradan basit güvenceleri olmayan evrensel iddialar türetir, yani siyasi örgütler, partiler, vb. de yersiz şeylere yer olurlar. Psikanalitik bir birlik bu imkansız iddiaya layık olabilir mi hiç? (Peki ya siyasi bir birlik layık olabilir mi?) Kuşkusuz dönüp psikanalitik örgütlerin tarihine bakarsak burada biraz kara mizah vardır. Bu konuda yakınmak için birçok şahsi nedeni olan Lacan, şöyle demişti: “Freud’u mevcut psikanalitik toplulukların kuruluşu ile gerçekleşen sıradışı şakaya iten şey [meselesini] muallakta bırakıyoruz, zira Freud’un bu örgütlerin başka türlü olmasını istediği söylenemez.” [5]

Uluslararası Psikanaliz Birliği gibi resmi örgütler, kuşkusuz, bu yeni yaygın küresel mesleğin standartlarını sağlama alarak ve ona uluslararası bir kurumsal çerçeve sağlayarak, kısmi bir başarı gösterirler. Lakin belki de kendi başarılarının onları mahvettiği kısım burasıdır, Freud’un başka bir bağlamdaki formülünü kullanırsak. Lacan’ın şaka dediği kısım budur: Elzem olanlar hariç herşey emniyet altındadır. Meslek siyasallığı kovmuştur, rahatsız eden zor hakikatin keskinliği bulanıklaşmıştır, ve bu küresel yayılma ile hakikatin üstün geldiğini düşünmek güçtür. Ama güvencesiz psikanalitik hakikatin üstün gelmesi ne anlama gelebilir ki?

Öbür kısım ise sürekli çekişmeler, rekabet, dışlamalar, sekter uyuşmazlıklar, karşıtlık, ihtilaflar, revizyonizm ile ortodoksinin hamleleri ile örneklenen başarısızlıktır, hem Freud’un zamanında hem de özellikle Jacques Lacan figürü etrafında. Bu kısımda doktrin hiç emniyetli görünmez, onu güvenceye alan kurumsal teminatlara rağmen, ya da onlar yüzünden böyledir. İletilecek net bir bilgi birikimi pek yoktur, iyi tanımlı pratikler kümesi de yoktur – herşey adeta sürekli ihtilaf konusudur, kurumsal bölünme, davadan dönenler, ve sahici yüzüğün sahipleri vardır. Psikanaliz her zaman bilim statüsünü öne sürdüyse eğer, bu halinin bilime benzemekle uzaktan yakından ilgisi yoktur: Hiçbir bilgi parçası edinilmiş sayılmaz, hiçbir yordam tartışmasız yerleşmez. Bu başarısızlık kısmı çok daha ilginç ve anlamlıdır.

Louis Althusser, Marx ve Freud üzerine klasik bir makalede [6] psikanalizin çatışmalı bir bilim olduğunu etkili olarak savunmuştur, bu da psikanalizin Marksizm’le paylaştığı baskın özelliktir. Çatışma onun memleketidir; çatışkı onun nefes aldığı havadır. Kültürel mirasın bir parçasına döndüğü anda, Freud bir “kültürel kahraman”a döndüğü anda, ya da yerleşik klinik beceriye dahil olduğu anda, keskinliği yitirilir. Yüz yıldır süren evcilleştirme ve edilginleştirme çabasına rağmen, bu nezihleştirme hamlesinin asla başarılı olamamasından tatsız bir tatmin elde edilebilir, öyle ki Freud’un adının anılması dahi hâlâ ihtilaf ve uzlaşmazlık kışkırtma eğilimindedir. Sadece dışsal direnç, ret ve muhalefet meselesi değildir – bunlar hiç eksik kalmadı (günümüzde bunlar mesela sinirbilimlerin ya da bilişsel bilimlerin kabul görmüş bilim mefhumunun bayrağını sallayarak sahtebilim dedikleri Freud’u toptan dışlaması şeklini alır). Birçok bilimsel buluş başta sert muhalefetle karşılaşmıştı, ama bilgileri yerleşebildikten itibaren, bilimsel doğrulama ehliyetini sunabildikten itibaren, ilerlemeleri emniyet altına alındı, bilginin iyi tanımlı yollardan giderek birikmesiyle devam edebildiler. Ama ne psikanalizde ne de Marksizm’de böyle olmuştur: İkisi de bilim statüsü iddiası öne sürdü, ama sadece çatışma ve bölünme ile devam etti – sadece dışsal düşmanlığın çatışması değil, bir dizi içsel çatışma yoluyla, sanki dışsal karşıtlık sürekli içsel bir mücadeleye tercüme ediliyormuş gibi, ve bu çatışmalı hal hiçbir zaman uzlaşma içinde istikrar kazanamadı. Bu tarih –Althusser’in savına göre– bu ikisinde bulunan hakikatlerin doğasının etkisidir: İkisi de çatışkılı, çatışmalı bir hakikatle uğraşır, gerçi sınıf mücadelesi mefhumu ile bilinçdışı ve bastırma mefhumları alakasız görünür. Bu çatışkıdan muaf olabilen hiçbir tarafsız bilgi parçası yoktur: Her bilgi parçası taraf tutmak demektir, savaş alanında hareket etmektir, aynı anda ayrımsızca hem içsel hem dışsal olan bir çatışkıda, tam da içerideki dışsallıkta hareket etmektir. Bunun paradoksal sonucu şudur: Psikanalitik buluşa örgütsel çerçeve sağlayan asgari siyasi hamle, ya hakikatin keskinliğini iyice siyasetsizleştirme pahasına başarılı olur, ya da başarısızlık üretebilir, bir dizi felaket üretebilir, ama bu felaketler per negationem de olsa, psikanalizin siyasi, çatışkılı, çatışmalı doğasına tanıklık eder, onu tarafsız (bilimsel, klinik, kültürel ya da siyasi) bir bilgi alanına dönüştürmenin imkansızlığına tanıklık eder. Bu yüzden, psikanalizin siyasi tesiri tam da asgari bir “siyasi” mutabakat oluşturmanın sürekli başarısız kalmasında belirir. Ama bu yeterli bir siyaset midir? Bu çatışmalı doğayı tanımak bizi memnun eder mi? Çatışmalı hali öne sürmekte vurdumduymaz bir tatmin olabilir mi?

Bazı başka yollardan Freud geniş anlamda siyasi çizgi sayılabilecek bir şeye yaklaşır: Toplumsal sıkıntıları tedavi edecek bir kaide, bir kural, bir çare önerir. Kimi eserlerinde Freud (kendi kendisini “eski ekolden bir liberal” olarak tarif etse de) bir demokrasi savunucusu değil, bir diktatörlük (Diktatur) savunucusu olarak belirir. Herhangi bir diktatörlüğü değil, aklın diktatörlüğünü savunur, şayet bu hafifletici bir sebep olacaksa. Einstein ile “neden savaş?” sorusu ve savaşın nasıl önleneceğini ele aldığı meşhur diyaloğunda, savaşa karşı ideal çare olarak şu öneriyi yapar: “İdeal koşul, kendi dürtüsel hayatlarını aklın diktatörlüğüne tabi kılmış insanların topluluğu olurdu elbette. Aralarında duygusal bağ bulunmadığı halde insanları bu kadar bütünüyle ve sıkı sıkıya birleştirebilen başka hiçbirşey yoktur. Fakat bu muhtemelen Ütopik bir beklentidir” (PFL 12, p. 359-60). Bu formül tesadüf değildir, aynı sene, 1932’de Yeni Giriş Dersleri‘nde tekrar edildiğini görürüz: “Gelecek için en büyük umudumuz zekanın –bilimsel ruhun, aklın– zaman içinde insanın zihin hayatında bir diktatörlük kurmasıdır” (PFL 2, p. 208). Tüm ömrünü aklın denetiminden kaçan kuvvetleri tarif etmeye adamış bir adamdan gelen bu öneri çok şaşırtıcıdır; bu kuvvetler aklın niyet ettiği şeylerle durmadan oyunlar oynar; dürtüler, en beklenmedik ve gayretli yollardan her zaman tatmini zorlayan yenilmez devlerdir. Çoğu zaman psikanalizin akıldan ziyade bu dürtüsel kuvvetlerin diktatörlüğünü teşvik ettiği düşünülmüştür. Akıl, dikta gücüyle bu kuvvetlere nasıl boyun eğdirebilir, Freud’un bile yenilmez bulduğu bu yaman hasım karşısında neye güvenebilir? Burada aynı zamanda bir tür inkar vardır, zira Freud’un akıl diktatörlüğünden bahsettiği ders Weltanschauung‘a adanmıştır, yani bu derste psikanalizin hiçbir Weltanschauung benimsememesi gerektiği gösterilir, oysa Freud’un burada Aydınlanma Weltanschauung‘u denebilecek şeyin en çarpıcı özelliklerinden bazılarını gösterdiği aşikardır: Akıl ve ilerlemeye, bilimsel ruha, aydınlanmış akılcı krallığa olan inanç. En büyük umut bu mudur? Freud bir yanda akıl öbür yanda bilinçdışı ve dürtülerden ikilik kurarak meseleyi basitleştirmez mi? Burada Freudcu bilinçdışının akıldışı ve irrasyonel bir şeyden ibaret olmadığını hatırlatmak gerekmez mi? Freud bilinçdışını asla basitçe akla karşıt olarak tarif etmedi, daha ziyade aklın arızası, sürçmesi, iç burgusu (torsion) olarak tarif etti. Öte yandan, aklın olağan yeri olan Ego, tam da saldırganlık ve bastırmanın faili değil midir, İd’den daha savaşçı bir fail değil midir? Akıl, Freud’a göre, her zaman akılcılaştırmayla, yani akıldışı bir şeyin akılcılaştırılmasıyla ilgili değil midir? Tabloya yanlış açıdan bakılmıyor mu? Burada bu konuyu ele almayacağım; başka bir yerde ele almayı denedim [7].

Freud çatışmayı başka bir yoldan da tarif eder: Akıl ile dürtüsel hayat arasındaki karşıtlık değil, dürtülerin kendi arasında karşıtlık vardır, sonraki eserlerinde libido veya Eros ile saldırganlık ve yıkım faili olduğu varsayılan ölüm dürtüsü olarak tarif ettiği iki tür dürtü arasındaki karşıtlık vardır. Uygarlığın Huzursuzluğu‘nun ünlü kapanış paragrafında ikisi arasında içsel bir mücadele tablosu çizer:

Bana öyle geliyor ki, insan türünün kaderini belirleyecek olan soru, uygarlığın gelişiminin, birlikte yaşamın insanların saldırganlık ve özyıkım dürtüleri tarafından bozulmasına hâkim olmayı başarıp başaramayacağı ve bu hâkimiyetin ne ölçüde gerçekleşeceğidir. Bu anlamda içinde bulunduğumuz dönem özel bir önem taşıyor belki de. … Artık diğer “semavi güç”ün, ebedi Eros’un, kendisi gibi ölümsüz olan rakibiyle giriştiği kavgada kendi üstünlüğünü göstereceğini umabiliriz. Ama zaferi ve sonucu kim önceden kestirebilir ki? (PFL 12, p. 339-40, Haluk Barışcan’ın yaptığı çeviriden alındı)

Freud’un önce umutlarını dürtülerin gücü karşısında aklın gücüne, aklın diktatörlüğüne bağlaması, hemen sonra umudunu bir dürtü karşısında diğer dürtüye bağlaması gariptir – birlik, uyum ve ittifak kuvveti olduğu varsayılan Eros, saldırganlık ve (öz)yıkım kuvveti olduğu varsayılan ölüm dürtüsüne karşıdır. Akıl ile libido ve Eros nasıl aynı safta yer alabilir? Akıl erotik midir? Eros akılcı mıdır? [8] Birleşme onların ortak özelliği midir?

Bu düşünce çizgisinin sıkıntı yarattığı görülür, ve sıkıntının kaynağı, bence, ikiliğin inşa edilme şeklidir, bir yandan akıl ile dürtüler arasında temel bir karşıtlık kurulurken öbür yandan Eros ile ölüm dürtüsü arasında karşıtlık kurulmasıdır. İki durumda da ikilik iyi kısmı kötü kısımdan ayırır, olumlu tarafı olumsuz taraftan ayırır, ki bunun neticesi, ebedi sayılan bir mücadele içinde kötü kısım karşısında iyi kısma güvenilmesidir. Burada eksik olan tam da bu iki kısmın muğlaklığıdır, aslında bu ikisi bu şekilde karşı karşıya konulamaz. Dürtünün derin muğlaklığı, Freud’u onu olumlu ve olumsuz kısımlara ayırmaya itti, ama bu hamle kavramsal basitleştirmeye yol açar. Hem aklın hem de bilinçdışının derin muğlaklığı, bunların basit karşıtlığını dışlar. O yüzden birine karşı diğerine duyulan güvene müracaat edilmesi –siyasi bir müracaat mı?– şunu düşündürür: “Her zaman Eros ile saldırganlık arasında ya da akıl ile dürtüler arasında bir çatışma olacaktır, elimizden gelense olsa olsa daha sevilesi olan rakibin tarafını tutmaktır.” Yahut, “Hadi bir tanesi için çalışalım, gerçi öbürünün asla yenilemeyeceğini ve mücadelemizin Ütopik olduğunu biliyoruz – ama yine de…” Siyaset böylece psişik ve toplumsal alanın çatışmalı bir savaş meydanı olarak tasavvuruna dayanır, kötü kuvvetlere karşı iyi kuvvetleri desteklemek gerekir, ama burada bir paradoks vardır: Psikanalizin keşfettiği kuvvetler tam da kötü olanlardır: Bilinçdışı, dürtüler ve ölüm dürtüsüdür. Böylece psikanalizin amacı kendi nesnesinden kurtulmaya çalışmak olur, nihayetinde o nesneyi feshetmeye çalışmak olur – sanki böylece sıkıntılar bitecektir, analist işsiz kalacaktır. Psikanalitik Ütopya böylece psikanalize gerek duymayan bir dünya olur.

Peki umutlarımızı ölüm dürtüsü karşısında bu kez libido’ya, Eros’a bağlamak tek seçenek midir, en iyi seçenek midir? Yoksa genç Freud’un radikal duruşuna geri dönmek mi gerekir? Mesela Cinsellik Kuramı Üzerine Üç Deneme‘de (1905) ısrar ettiği konu, dürtülerin ikiliği değil, derin muğlaklığıydı. Çünkü dürtü paradoksal bir biraradalıktır: Bir yanda muhafazakarlık vardır, yani sürekli “aynısından” isteyen takıntılı doğasıyla tatmin alanına sürekli geri dönmeye zorlayan şey vardır; öbür yanda ise bozucu başkalık vardır, yani dürtünün asla bir uyumlanma kuvvetinden ibaret olmamasını sağlayan, haz ilkesine uyan bir özdenge olmamasını sağlayan şey vardır, dürtü insanı sarsar, raydan çıkarır, aşırıdır, fazladır (Lacan’ın deyişiyle keyif fazlasıdır). Dürtünün bu sarsıcı, bozucu kuvvetinde siyasete daha iyi bir yaklaşım yolu görülmez mi? Dürtü belli bir kurumsal düzeni muhafaza eden şeyden ibaret değildir; o aynı zamanda bu düzenin istikrar kazanarak kendi üzerine kapanmasının engelidir, varolan özne ve kurumların en iyi düzenlemeye indirgenmesinin engelidir; dürtü, düzeni deviren bir fazlalık getirir. Buna göre bozucu ölüm dürtüsüne karşı libidoda olduğu varsayılan birleştirici güce güvenmekten ziyade, bir açılım olarak, başka bir tür toplumsal bağ imkanı olarak, toplumsal bağın dönüşüm imkanı olarak bozuculuğa güvenmek gerekir. Bu, Freud’un tarif ettiği gibi birleştirme ve birliği siyasi bir kaideye temel almak değildir, geniş birimleri birbirine bağlamak değildir; bilakis, siyasallık için açılım sağlayan şey, birliğin çatlamasıdır, yarılmasıdır, imkansızlığıdır, bağ çözülmesidir. Dürtülerin bozucu doğasıyla sürekli üretilen olumsuz fazlalık, yersizlik, temsil ve eylem gerektirir. Freud, yıkıcılık ve parçalanma tehlikesi karşısında bir Eros failine dönüşmek gerektiğini söylerken, birleşme ve sevginin inanılmaz ölçüde kanlı ve cinai bir içyüzü olabildiğini unutmuş gibidir. Peki ya, bu spekülatif ve soyut düzeyde, (ölüm) dürtüsünün failine dönüşmek önerilemez mi? Toplumsal ilişkisizlik içinde başka bir tür ilişki imkanı kurma umuduyla toplumsal bağların tutkalının bağını çözmek önerilemez mi?

Gerçi böylece yine siyasallığın olumsuz koşuluna varırız, siyasi açılımın tam da toplumsal birleşmenin imkansızlığı ile ortaya çıktığı noktaya varırız – ve ölüm dürtüsü bu imkansızlığın adı işlevi görebilir. Bunun olumsuzluğu toplumsal dokuda gerekli bir yarılmaya işaret eder, siyasallığın angaje olması gereken çatlağa işaret eder, ama bunun nasıl yapılacağı hakkında bize hiçbirşey söylemez.

Psikanaliz ile siyasallığın çetrefil bağlantısına yaklaşmanın başka bir yolu, bizi Freud’un önemli metni Grup Psikolojisi ve Ego Analizi‘ne geri götürür. Metnin başındaki varsayımın grup yapısı ile ego yapısının birbirini gerektirmesi olduğunu, ikisi arasında pürüzsüz –dikişsiz– bir geçiş olduğunu görmüştük. Bunun terimleri tam olarak nedir? Nereden başlarız? Nereye varırız? Hangi yoldan? İşlere bakmanın spontane bir yolu şöyledir: Freud “bireysel” psişik yapı ile yola çıkmıştır, burada toplumsal ilişkilerin Ödip ile özetlenen asgari bir çekirdeği vardır. Birey ancak “aile” yapısı içinde özneye dönüşebilir, ve yetkilenmenin anahtarı, onun gizli membası ve kaynağı, onun sırrı, baba uğrağıyla olan ilişkide aranmalıdır. Freud’un bu metinde yaptığı şey, şayet aileden toplumsallığın türetilmesi değilse eğer, Ödip’in büyültülmesi ve çoğaltılmasıdır. Ödipal bağlantısı ile aile, önvarsayımdır, önsel psikanalitik çalışmalarla yerleşiktir, toplumsallık ve grup bağlarının çeşitli değişiklikleri ise bunun neticesidir, asgari toplumsal çekirdeğin belli bir anlayışının sonucudur. Böylece ailevilik, aşina olmayanı ailevi olanın bir versiyonu olarak açıklamayı sağlayan aşinalık olur. Bu arada, bu anlayış, Deleuze ve Guattari’nin anti-Ödip bayrağı altında sunduğu büyük psikanaliz eleştirisinin kaynağında bulunur. Psikanaliz evrensel ipucunu aile romansında bulmakla suçlanır; her türlü karmaşık psişik veya toplumsal düzenleme bir ana-baba hikayesine indirgenebilir. İnsan eğer arzusunun ana-babaya göre ayarlandığına inandırılırsa, o zaman farklı tahakküm biçimlerine kolayca yem olabilir, molar gruplarla anlaşır ve bunun uç neticesi faşizmdir. İnsanı buna inandırmak da psikanalizin temel varsayımlarında içerilen normalleştirmeye dahildir, normalleştirme göçebeliğin karşıtıdır, çokluk ve oluşun karşıtıdır. Biraz basitleştiriyorum, ama çok değil.

Bir başka düşünce çizgisine göre Freud’un hamlesi ta antik zamanlardan gelen muhterem bir siyasal felsefe geleneğine gömülüdür: Aristo’nun Siyaset metninde üç düzey arasında –birey, aile ve polis– temel bir ahenk vardır, bunlar birbirinin yerine geçebilir ve birbirine çevrilebilir. İnsanın tutkularına ve bedensel eğilimlerine hakim olması, yüksek can melekelerinin alçak melekelere rehberlik etmesidir; babanın aile reisi olması, oikos, yani ev hayatına hakim olması, çocuklara, karısına, kölelerine ve onların ekonomisine bilgece rehberlik etmesidir; hükümdar da aynen bu şekilde polis’e bilgece rehberlik eder. Ancak kendi kendisine ve kendi oikos‘una hakim olmayı becerebilen birisi, polis’e düzgün yetkiyle hakim olmaya uygundur, ve yetkilenme kökeni itibariyle doğal yetkinin kaynağı olan baba modeli ile şekillenir. Freud’un sözleri böyle anlaşılabilir mi? Antik siyasi doktrinin yeni bir kılık altında modern versiyonunu mu sunar? Gerçi Freud’un Yunan efsanesi Ödip’i model alması bu bakımdan olsa olsa hayli ironik görülebilir, zira Ödip en hafif deyişle en arızalı ailedir. Ödip bir aile modeli hizmeti görebilir mi?

Ama burada zaten görülür ki Ödip hiç de aileye indirgeme sayılamaz, aksine Ödip böyle bir indirgemenin imkansızlığıdır. Aileyi köksüzleştirir, yerinden eder, normal işlevini engeller, onu gayesinden uzaklaştırır. Toplumsal işlev ve rollere dair her varsayımı çatışma ile yükler ve neticelerini belirsizleştirir; toplumsal ve ailevi rolleri güvenceye almaz, onları devirir. Baba “doğal” yetkisinden koparılmıştır, onun yetkisi bir özdeşim işlevine dönüşür, her özne çıkmaza sokulur, hiçbir özne basitçe kendi yerini işgal edemez, her rol mücadeleye tabidir. Balibar’ın netlikle söylediği gibi: “Aile yapısı Ödip’e dayanmaz, aksine Ödip öznel konumların çatışma ve değişkenliğini ailenin çekirdeğine nakşeder ve böylece ailenin bireylere ‘normal’ olarak gösterecekleri basit işlevler salık vermesine dair her imkana engel olur…” [9] Yani Ödip oikos‘a indirgeme değildir, aksine oikos‘un iç bozulmasıdır.

Freud’un babayı yetkilenmenin kaynağı olarak gösterdiği, böylece siyasal yetkilenmenin anahtarı olarak sunduğu söylenebilir mi? Hamlet‘in sözleriyle: Freud’un mezarından çıkıp bizimle konuşması gerekmez; aksine bu tam da Freud’un eleştirdiği geleneksel yetkilenme görüşüydü. Freud herşeyi anne ve baba ilişkilerine indirgemez; aksine onları “doğal” rollerden mahrum eder ve onları yapısal çatışma ve istikrarsızlıkla yüklenmiş işlevler olarak sunar. Freud –büyük bir hipoteze göre– babanın işlevi ve onun değişikliklerini tam da bu geleneksel bakışın tarihsel egemenliğini yitirdiği bir zamanda ayırt eder. Aslında Freud’un önerdiği baba katli efsanesine göre ölü baba canlı babadan daha fazla kuvvet elde eder, Babanın Adı olarak hüküm sürerek simgesel yetki olur, simgeselin yetkisi olarak onu öldüren kardeşlerin bağ kurmasına yol açar, vb. Ama denebilir ki modernliğin gelişimiyle birlikte –simgesel bir kırılma olarak Fransız Devrimi’nin birçok farklı süreci ifade etmesi– ölen baba bizzat ölü babadır. Simgesel tesirini yitirmiştir, onun adı yetkilenmenin temeli olmaktan çıkmıştır, kimlik taslama (imposture, sahtekarlık, foya) olarak ifşa olmuştur. Hem “gerçek” baba hem de simgesel baba iktidarını kaybetmiştir, bunun da en başından beri kimlik taslama ile lekelendiği geriye dönük olarak görülebilir. Yani bu muazzam tarihsel önkoşullar Freud’un babayı doğal, dinsel ya da simgesel bir yetkilenme kaynağı olarak değil, olumsal bir işlev olarak ayırt etmesini mümkün kılmıştır. Hiçbir babanın, hükümdarın ya da tanrının kendi işlevine layık olamaması değildir mesele, bizzat simgesel işlevin liyakat gücünü yitirmesidir. Modernliğin yükselişini tarif etmenin birçok yolu ve terminolojisi vardır, bu da ekonomik bir öneri olabilir: Simgesel yetkinin referans noktası olan ölü baba, ebediyete intikal etmiştir. Fakat, yetkinin ufalanması karşısında sevinme zamanı değildir, bu da Grup Psikolojisi‘nin dertlerinden biridir, çünkü kralların devrilmesi ve simgesel yetkinin düşüşünün ardından gelen şey demokrasinin mutlu zaferinin yayılması değil, aksine simgesel babanın alt yüzünün yükselişidir, bunun da psikanalitik adı Üstben’dir (süperego). Bu hüküm daha inatçıdır, onunla baş etmek çok daha zordur. Lacan slogan icat etmekte çok becerikliydi, bu da onlardan bir tanesi: Père ou pire, “Baba yahut daha kötüsü”. Ataerkil egemenlik yeterince kötüydü, ama onun ölümünden sonra karşılaştığımız şey daha bile kötüdür. Bütün bunlar Freud’a kendisinin bilinçli yada bilinçsiz kaçındığı tarihsel arkaplanı verir, Freud yine de en anlayışlı ve net şekilde bu arkaplanı değerlendirmiştir, bu konuda tarihselliğe ve tarihselleştirmeye ant içmiş nicelerini aşmıştır.

Grup Psikolojisi‘ne dönersek, bence aileyi toplumsallığın gizli çekirdeği sayan spontan okuma, yanlış bir yaklaşımdır, gerçi Freud, her zaman olduğu gibi, zaman zaman yanlış anlamalara olanak verir. Birbirini gerektirme önerisini iyice ciddiye almak gerekir – yani bu tek taraflı bir gerektirme değildir, ailevi olanın toplumsal ve yapay bağları gerektirmesi değildir, aynı zamanda toplumsal, yapay bağların aileye ışık tutmasıdır, ailede ailevi ya da aşina olmayan bir şeye ışık tutmasıdır. Bilinçdışı ne bireysel ne de kolektiftir – bireysel bir bilinçdışı toplumsal bir yapıya bağlıdır, oysa kolektif bir bilinçdışı kolektifliğin tanımlanmasını talep ederdi, ait olacağı bir topluluk olması gerekirdi, oysa önceden verilmiş böyle bir topluluk yoktur. Bilinçdışı tam olarak bu ikisinin arasında “gerçekleşir”, (özne olan) birey ile ait olacağı grup arasındaki bağların yerleşmesinde gerçekleşir. Açıkçası, ne bireysel ne de kolektif bilinçdışı vardır; bilinçdışı ikisinin arasındaki bağ üzerinden müdahale eder. Peki bu bilinçdışının doğası nedir?

Freud iki tür kitleyi karşılaştırır: Bir yanda yapay kitleler vardır, bunların örneği ordu ile kilisedir (bunlara Althusserci terimlerle baskıcı ve ideolojik devlet aygıtları denebilir, gerçi Freud bir devlet kuramı sunmaz, 1922’de Imago‘da çıkan ilginç bir konuşmada Hans Kelsen buna işaret eder) [10]. Bunlar istikrarı sahneler; belli toplumsal bağların ve belli fikirlerin kalıcılığını ve yeniden üretimini emniyet altına alır; özneleri sabit bir hiyerarşiye sokar, onlara belli toplumsal işlevler tayin eder, onları uygun yuvalara yerleştirir; düzen ve hizaya geçme yüzünü sahneler. Öte yanda, Le Bon’un ele aldığı kitleler vardır (Gustave Le Bon ile yaptığı konuşma Freud’un başlangıç noktasıydı), bu kitleler daha çok sürüler gibi davranır ve bireyselliğin kaybını sahneler, insanın iradesinden, eleştirel muhakemesinden ve etik standartlarından vazgeçmesini, dolaysız hedeflere ve hemen doyum sağlamaya yönelmesini, yüksek derecede telkini, hislerin salgınını, tahammülsüzlüğü ve lidere itaati sahneler. Uygarlığın kazanımları çöpe atılmıştır, kitle, daha ilkel ve barbarca bir aşamaya gerilemeye (regression) benzer; insanın filogenetik geçmişinden geldiği varsayılan bu aşama, daha eski ve uygarlaşmamış bir evredir; ilkel sürünün bilinçdışı kökenine, hatta yeniden sahnelenmesine tanıklık eder. Bunların ikisi de kitlenin temel yapısal özelliğini paylaşır, yani “ben ideali konumuna tek bir nesneyi koyan çok sayıda bireyin böylece ben’lerinde birbirleriyle özdeşleşmesi” (PFL 12, p. 147) özelliğini paylaşır. Ama bu özelliği taşımaları birbirinden radikalce farklıdır: Yapay kitle toplumsal bağları muhafaza eder, kalıcılığından ve istikrarından emin olur ve bu bağlar dahilinde bireyselliğe izin verir, ‘ilkel’ kitle ise toplumsal bağları parçalar: Gelip geçici olarak bir anda parçalanma tehdidi yaratır; üyelerini bireysellikten mahrum bırakır. Bunlardan ilki toplumsal bağların mukavemetini ve sağlamlığını temsil ederken, ikincisi onların çözülmesini temsil eder; bu çözülmede onların yerine ilkel bağları koyar; bu ilkel bağlar, ilkel sürünün kalıntısıdır, ilksel babaya sınırsız itaatin kalıntısıdır; liderin karizmatik özellikleri bu ilksel babadan gelir. (Hipnoz bu yüzden önemlidir; “kaybolan aracı” olarak hipnoz, paradoksal “ikili kitle”dir (Masse zu zweit) ve kitle oluşumunun başlangıcıdır.)

İkisi arasındaki ilişki nedir? “Bu gürültülü geçici gruplar … bir anlamda diğerlerinin üzerine bindirilmiştir,” der Freud (PFL 12, p. 161). Geçicilik kalıcı ve sağlam olanın üzerine bindirilir, bağ çözülmesi bağların üzerine bindirilir, sürü uygarlığın üzerine bindirilir. Ama bunu ilkel bir aşamaya geçici bir gerilemeden ziyade yapısal bir ilişki olarak okumak gerekmez mi? İki taraf yapısal anlamda bir arada değil midir? Freud’un yaptığı gibi “gerileme” terimi kullanılsa dahi, psikanalizin derslerinden birisi, gerileme diye bir şey olmadığı değil midir? Zira her gerileme, daha erken bir noktaya geri gitme değildir, çünkü geri gitme gibi görünen şey her zaman şimdiki zamandaki açmaza verilen bir yanıttır, öyle ki geri gidilen önceki hal gerilemenin olduğu şimdiki zamanla tamamen dolaylanmıştır, dolayısıyla şimdiki kümelenmeye aittir. Yani ilkel, ‘ilksel’ kitle, yapay kitlenin açmazına verilen bir yanıttır; onun alt yüzünü sahneler, onun yapılışında, işleyişinde ve yeniden üretiminde işleyen yapı bozulmasını sahneler. Yerleşmiş bağların güvencesizliğine, çatışmalı doğasına, olumsallığına tanıklık eder. Onların semptomudur. Aynı yapıyı gösterir (aynı nesnenin ben ideali konumuna konması), ama “normal” bağın varsayımlarını ifşa eden kaba bir şekilde bunu yapar. Yani spontan okumanın tersi savunulmalıdır: İlksel kitle yapay kitleden türetilmiştir, geriye dönük olarak ilksel kitle yapay kitlenin tarihsel kökeniymiş gibi gözükse bile.

Yapay kitlelerin yapılı ve kalıcı bağları ile onların yapı bozumu arasındaki karşıtlık, gelip geçici de olsa, ilksel kitlelerde siyasetin alanıdır, siyasete bakış açılarından biridir. Farklı bir yoldan aynı noktaya varırız: Yerleşik toplumsal bağların yapı bozumu, onların bağlanmasının fıtratında bulunur, bu da siyasallığın alanını açar. Bu siyasallık bir iktidar düzenlemesi değildir, bireylerin toplulukla ilişkileri değildir, ya da devlet ve kurumları yürütmenin en iyi yolu değildir, geleneksel siyaset felsefesinin “İyi bir hükümet nasıl olmalı?” sorusuyla ilgili değildir [11]; varolan toplumsal varlıkların yerinden edilmesi olarak siyasallıktır, varolan ilişkileri bir arada tutan zeminin kaydırılmasıdır.

Doğrusu Freud ‘ilksel’ kitlelerin belirmesine bir miktar korkuyla bakar. Onları şu ’68 sloganının ışığında görmez pek: “Ce sont les masses qui font l’histoire” [Tarihi kitleler yapar]. Bu kitleler tarih yapmazlar; onun yapısını bozarlar. Freud’un duruşunda ayaktakımının hor görülmesi vardır, Aydınlanma’da kabul görmüş bu duruşun uzun bir geleneği vardır. Onları değişim umudu yaratabilecek devrimci kitleler olarak görmek Freud’un hiç aklına gelmez; siyasal dönüşüm umudu, tahakkümün son bulması umudu, toplumsal adaletsizliklerden, hiyerarşilerden ve yapay kitlelerin esaretinden kurtulma umuduna bağlamak onun hiç aklına gelmez. Tam aksine, onlar en şiddetli tahakküm biçimine doğru bir gerilemedir, ilksel baba ve ilksel sürünün refleksidir, uygarlığın bütün başarılarının parçalanmasıdır. Onları bastırılanın geri dönmesinin başlıca örnekleri sayar, ve bastırılan şey özgürlük mücadelesi değildir, arkaik itaat eğilimidir, bireyselliğin yitimi tuzağıdır, hemen doyum sağlamadır, otoriter endamıyla mevcut kuralları geçersiz kılabilen bir lidere dayanan ganimet vaadidir. İlksel kitle Giorgio Agamben’in sözünü ettiği olağanüstü hale benzer, egemenliğin modern ve uğursuz paradokslarına işaret eder. Dolaysız keyif itkisi, öte yandan, Üstben’in “Zevk al!” emrinin tüm yapısına sahiptir, yani arkaik babaya itaat ederek onun himayesi altında zevk alma emridir. Ordu ve kilise gibi mevcut hiyerarşik kurumların karşısında, bunlar otoriter de olsalar, sınırlanmamış bir hüküm bulunur – Üstben hükmü? Yani ordu ve kilisenin bile, Freud onlardan (özellikle ikincisinden) tiksinse bile, bu karşılaştırmanın ışığında uygarlığın ileri karakolları olduğu anlaşılır; onların hafifletilmiş otoriterliği hafifletilmemiş otoriterlikten daha iyidir. İkisi arasındaki karşıtlığı şöyle tarif edebiliriz: Ordu ve kiliseyi sürdüren simgesel yetki, simgesel babadır; kitleyi sürdüren ise Babanın Adı’nın karanlık alt yüzü olan Üstben’in hükmüdür. Burada bulunan şey arkaik bir aşamaya gerileme değil, daha ziyade modernliğe dair bir ipucudur, “kitle toplumu”nda yaşadığımıza dair yaygın görüşe yeni bir ışık tutabilir; simgesel babanın ölümü ve yeni Üstben hükmünün demokrasinin başarısı olarak kutlanmasıyla ilgilidir.

Ama kuşkusuz Freud’un bundan çıkardığı tek şey bu acı ders değildir. Bu acı ders yine tarif ettiği süreci muğlaklıktan mahrum bırakır, ve siyasallığın alanına işaret eden şey, bu muğlaklıktır. Yine bir ikilik kurma tehlikesi vardır: Yapay kitleler istikrarın destekçisidir, ilksel kitleler ise kadim bir yetki altında gerileme, parçalanma ve kargaşanın karanlık çukurları gibi görünür. Ama karşıtlığın iki tarafı da ikirciklidir: Eğer ilksel kitleler yapay kitlelerin semptomuysa, o zaman onların gizli çatışmalarını açığa çıkarır, yapay kitlelerin kurulmasının bedeli olan bastırmayı açığa çıkarır. Öte yandan, ilksel kitlelerin belirmesi gerilemenin yanı sıra bastırmayı kaldırma etkisi de gösterir (Freud’un psikanalize verdiği amaçlardan birisi bastırılmanın kaldırılması değil midir?): Özgürleşmenin üzerindeki bastırmayı kaldırma etkisi gösterir, gerçi ilksel kitleler aynı zamanda kaba otoriter hükme batma tehlikesini de sahneler? Kuşkusuz Freud’un çizdiği amansız tablonun karşısına, özgürlük isteyen devrimci kitlelerin zincirlerini kırarak tahakküm sarmalını üzerinden attıktan sonra doğrudan demokrasiyi kurduğu pembe tablo konmamalıdır. Ama Freud’un kitle olarak tarif ettiği toplumsal bağların çözülmesinde bir ikirciklik anı bulunur: İki yöne de gidebilir, ne sadece ilksel babaya geri döner, ne de sadece yeni özgürlük ve “radikal demokrasi” egemenliğine gider – ve bu ikirciklik anı, siyasal bir dikişin alanıdır, dikilecek bir yerdir, dikiş noktasının müdahale etmesi gereken yerdir. “Kitleler” tarihi yapmazlar, ve bunun iyi bir sebebi vardır: Onlar siyasal fail değildir, siyasal bir müdahalenin alanıdır.

Üç sorgulama hattının belli bir noktada kesiştiğini görebiliriz, gerçi oraya çok farklı yollardan ulaşırlar. Bu noktaya verilen farklı adlar şunlardır: Çatışmalılık, çatışkı, yarılma, toplumsal dokuda çatlak, aşırılık, ikirciklilik noktası, toplumsal bağların çözülmesi, olumsuzluk. Bu konu Freud’un tüm eserlerinde geçer; farklı bağlamlarda ve farklı kavramlar altında ona rastlanabilir. Psikanalitik kurumların çatışmalı doğasında bulunabilir; Freud’un ilksel kitle dediği şey ya da ölüm dürtüsü adı altında bulunabilir. Bu terimler ve bu üç yaklaşımın tesirleri ve neticeleri farklıdır, benim ayırt etmeye çalıştığım şey ise onların yöneldiği ortak zemin, çekirdektir. Bana göre bu çekirdek, siyasallığın alanı olarak kavranmalıdır, bu alan Freud’un eserlerinde her zaman mündemiç olarak bulunur. Ama bu alanı adlandırmak belli bir siyaseti kurmak, siyasi bir çizgiyi tutturmak, siyasi bir eylemde bulunmak değildir – Freud her zaman titizlikle bunları yapmaktan kaçınmıştır. Psikanaliz adeta bir alanı işaretler, siyasallığın yerini işaretler, ama bu alanın içine doğru adım atmaz. Siyasete hiç angaje olmadan, adeta siyasallığın uzamını tarif eder ve ayrıştırır; siyasetin yapıldığı malzemeyi gösterir ama bunun siyasetini yapmaz. Bir adım daha atıp psikanaliz ile siyasetin aynı zemini paylaştığını söyleyebilirim; aynı koşulu paylaşırlar, ama ona farklı şekillerde yaklaşırlar. Onunla ilişkilenme tarzları farklıdır. Onları birbirine bağlayan ortak çekirdek aynı zamanda onların ayrıştığı yerdir.

Fark “kuram” ile “pratik” arasında değildir, çünkü psikanalizin kendine özgü bir pratiği vardır, bu aynı zamanda toplumsal bir pratiktir, gerçi birer birer ele alma temelindedir, kolektiflik temelinde değildir; siyasette de her zaman bir kuram bulunur. Şöyle ifade edilebilir: Psikanaliz bir adımı atmaktan kaçınıyorsa, ikircikliliği kararlaştırmaktan, çatlağı dolgulamaktan, bağ çözülmesi karşısında yeni bir bağı önermekten kaçınıyorsa, psikanalizde atılmayarak eksik bırakılan bir adım varsa, siyaset fazladan bir adım atar. Muğlaklığı kararlaştırır; yeni bir bağ önerir; Badiou’nun olaya sadakat dediği şeye angaje olur, öznel bir duruşa, güvencesi olmayan bir hakikat sürecine, bir harekete, bir partiye, bir militanlığa angaje olur. Yeni bir Esas-İmleyen önerir, gerçi onun olumsallığının gayet farkında olabilir. Kuşkusuz siyaset böylece çatlağı örtbas eder; olumsallıktan ve muğlaklıktan sakınır; temsil edilemez olanı temsil eder –yani onu yanlış temsil eder– ama o adımı atmanın bedeli budur. Öbür tarafta, psikanaliz apolitik olmakla kalmaz; daha ziyade, psikanalizin siyasallığın alanını işaretlemesi bir siyaset çağrısıdır, o alana angaje olma çağrısıdır, bir fazladan adım atılması çağrısıdır, gerçi bunu yapmanın bedeli psikanalizi sürdüren mantıktan çıkıp daha farklı bir mantığa girmektir. Alanın işaretlenmesi tarafsız bir tarif değildir; bir adım atılmasını gerektirir, gerçi kendisi bu adımın ne olacağını reçete etmez.

Başka bir ifadeyle: Psikanaliz kitleye angaje olmaz, sadece onun çekirdeğine angaje olur – yani ikili kitle (Masse zu zweit) noktasına angaje olur, hipnozun kaybolan aracı noktasına, Freud’un sevgi fenomeni ile kitle oluşumu arasına yerleştirdiği eksik bağlantı noktasına angaje olur. Kaybolan aracı şiddetle geri döner, zira psikanalizin kendisi tam olarak ikili kitlenin yeniden sahnelenmesi olarak tarif edilebilir. Bu onun memleketidir, ama esas dert tam olarak hipnozda birbirine bağlanan şeyleri ayırmaktır – yani ben ideali ve onun yerine konan nesneden oluşan alaşımı çözmektir. Lacan dört temel kavram üzerine seminerinin son sayfalarında psikanalizin görevini bu terimlerle tarif eder: “Şimdi, herkesin bildiği gibi, analiz kendisini hipnozdan ayırt ederek kurulmuştur. Zira analitik işlemin esas kaynağı, Ben –özdeşim– ile a [nesne] arasındaki mesafenin sürdürülmesidir … a‘yı yalıtır, onu Ben’den olası en uzak mesafeye yerleştirir …” [12] Analiz, kitlenin dayandığı düğümün çözülmesiyle ilgilidir; kitleyi çekirdeğinden çözer. Siyaset ise ikisi arasındaki bağı yeniden kurmak zorundadır, riski üzerine alarak, reçetesi ve güvencesi olmadan.

Psikanalizin etiği üzerine seminerinde Lacan bir yerde analiz ile ahlaki eylemin ilişkisini tartışır, ve şu genel beyanı verir: “pekala analiz bizi [ahlaki eyleme] hazırlıyor olabilir, ama nihayetinde bizi onun kapısında bırakır [en fin de compte elle nous laisse à sa porte] … Neden bu eşikte durur? … analizin etik sınırları, pratiğinin sınırlarıyla örtüşür. Psikanaliz pratiği ahlaki eylem için bir peşrevden (prelude) ibarettir…” [13] Siyaset için de benzeri bir beyan yapılabileceği söylenemez mi? Analiz eşikte durur –belli bir eşiği aşarsa analiz olmaktan çıkar– adım atılması gereken bir yeri işaretler; ama bu yeri işaretlemenin kendisi siyasi bir jesttir, siyasal bir açılımdır, adım atmamız gereken bir kapının açılmasıdır.

Sanırım bu ikisi arasındaki ilişki Slavoj Žižek’in kullandığı paralaks terimiyle tarif edilebilir: Aralarında hiçbir sentez ya da dolayımın mümkün olmadığı iki terime ait bakış açıları arasında bir perspektif kaymasıdır. Ancak bir açıdan ya da öbür açıdan bakılabilir, gerçi aynı şeye bakılmaktadır. Bu ikisi aynı şeyin iki tarafı olabilir, ama aynı düzeyde asla buluşamazlar; tarafsız bir ortak uzam yoktur; bir ilişkisizlik vardır, ama bu ilişkisizlik o ikisini birbirine bağlar. Bir paralaks ayırı vardır. [14] Belki bu mecaz, bu model, bunu kavramanın fena bir yolu değildir: Psikanaliz ile siyaset bir arada olsa da asla buluşamaz ve yakınsayamaz. Ve herşeyin siyasi olduğu doğru değildir. Aksi doğrudur: Siyaset enderdir. Ona çok ender rastlanır, psikanalize de öyle.

Notlar:

[1] The Origins of Psychoanalysis. Letters to Wilhelm Fliess, New York: Basic Books, 1977, p. 253.

[2] Birkaç yıl sonra 1900’de Freud ilk büyük kitabı Düşlerin Yorumlanması‘nı yayınladığında, kapak içine Virgil’in Aeneid’inden bir slogan koydu: Flectere si nequeo superos, Acheronta movebo: “Yüksek Güçleri bükemezsem, Cehennem Bölgelerini oynatacağım” (cf. PFL 4, p. 769). Bu sloganın seçilmesinde Slovenya macerasının yankısının duyulabildiği iddia edilebilir. Freud’u alıntılayan The Pelican Freud Library (PFL), 15 vols., Harmondsworth etc.: Penguin, 1973-1986.

[3] Bkz, mesela Constats, Paris: Gallimard, 2002.

[4] Bu konuda bkz Alain Badiou, Infinite Thought, London/New York: Continuum, 2004,
pp. 80-2.

[5] “Proposition du 9 octobre 1967”, ilk versiyon, Analytica 8, Paris 1978, p. 8.

[6] “Sur Marx et Freud”, Écrits sur la psychanalyse, Paris: Stock/IMEC, 1993, pp. 222-245.

[7] A Voice and Nothing More, [Sahibinin Sesi] Cambridge (Mass.): MIT, 2005, pp. 91-5.

[8] Bizzat Freud, Bir Yanılsamanın Geleceği‘nde Logos ile Ananke’nin ikiliğinden söz ettiğinde (Multatuli, PFL 12, p. 238) ve birkaç yıl sonra Uygarlığın Huzursuzluğu‘nda Eros ile Ananke’nin ikiliğinden söz ettiğinde (p. 290) zımnen bu ikisinin eşdeğerliğini benimser. O halde Eros ile Logos’un ilişkisi nedir? Bu ikisi de yapısal olarak Ananke’ye (gereklilik, kader) karşıt olduğuna göre?

[9] Étienne Balibar, La crainte des masses, Paris: Galilée, 1997, p. 337.

[10] Bkz. Fransızca çevirisi: Hans Kelsen, “La notion d’État et la psychologie sociale”, Masses et politique, Paris: CNRS, 1988.

[11] Bkz. Jacques Rancière’in kuralı: “Siyaset bireyler arası bağlarla ya da birey-topluluk bağlarıyla ilgili değildir, topluluğun ‘kısımlarının’ sayılmasından gelir, bu sayım hep hatalıdır, çifte sayım ya da yanlış sayımdır” (La mésentente, Paris: Galilée, 1995, p. 25). Bu mükemmel çıkış noktasını burada uzun uzun takip edemeyeceğim.

[12] The Four Fundamental Concepts of Psychoanalysis, [Psikanalizin Dört Temel Kavramı] London: Penguin 1979, p. 273.

[13] L’éthique de la psychanalyse, [Psikanalizin Etiği] Paris: Seuil 1986, p. 30.

[14] Bkz Slavoj Žižek, The Parallax View, [Paralaks] Cambridge (Mass.): MIT 2006.

5 Yorum

Filed under çeviri