Judith Butler üzerine: Bunun fallusla ne ilgisi var? — Caroline Criado-Perez

15 Mayıs 2014, Türkçesi: Serap Güneş, Işık Barış Fidaner

80’lerin sonunda, sahneye yeni bir kuramcı çıktı. Adı Judith Butler’dı ve toplumsal cinsiyet kuramını öylesine köklü şekilde dönüşüme uğratacaktı ki, 21. yüzyılda, toplumsal cinsiyet konusunda ona en azından atıf yapmaksızın makale yazmak, kendinizi neredeyse kuramsal anlaşılabilirliğin dışında bırakmak haline gelecekti.

Fransız psikanalist Jacques Lacan bir keresinde “kadın yoktur” iddiasını öne sürmüştü. Kadınlar, ya da Lacan’ın bu sebeple “On Feminine Sexuality” (Dişil Cinsellik Üzerine) seminerinde dediği gibi, ̶“̶K̶a̶d̶ı̶n̶”̶, bu acayip iddia ile ne kastedildiğini geç anladığı için affedilebilir, ama endişe etmeyin. Bu salt simgesel bir iddiadır, Lacan bizi temin eder: Bu sadece dilde hangi toplumsal cinsiyetin anlamı olabileceğini belirtir, “kadınların cinsel organıyla ilgisi yoktur”. Hımmmm.

Gelgelelim erkek. Erkek farklıdır. “Erkek, imleyenden başka bir şey değildir,” diye ilan eder Lacan. O tüm anlamın kaynağıdır/yaratıcısıdır (originator) [1]. Freud’un ünlü “penis haseti” kuramından ilham alarak, Lacan, bize, imleyenin “fallus” olduğunu söyler. (DİKKAT: penis değil, fallus: halen simgesel alemdeyiz, yani cinsel organlara olan tuhaf takıntısına rağmen, hiçbir şekilde fiziksel alemle alakalı olmayan alemdeyiz. Buradan devam millet.) Ve fallus, yalnızca simgesel olmasına ve gerçek cinsiyet ile ilgisiz olmasına rağmen, özünde erildir. Sonuç olarak, kadın imleyemez. Kadın anlamsızdır. Simgesel olarak.

Hayal edebileceğiniz üzere, feministler, bu kuramla bazı sorunlar yaşamıştır. Freud’un dişil cinselliği “psikolojinin karanlık kıtası” (yani, bilinemez, dolayısıyla da Lacan’ın ̶“̶K̶a̶d̶ı̶n̶”̶ı) olarak sömürgeci adlandırmasına tepki olarak, kadınların eril-tanımlı anlamın prangalarının dışında yazması gerektiğini öneren écriture féminine kuramının önde gelen taraftarlarından biri olan Hélène Cixous, şunu söylemiştir:

Karanlık Kıta, ne karanlık ne de keşfedilemezdir – keşfedilemeyecek kadar karanlık olduğuna inandırıldığımız için halen keşfedilmemiştir. Ve [erkekler] bizi ilgilendiren şeyin beyaz [eril] kıta olduğuna inanmamızı istediği için…

Söylemek istediği şey basitti. Freud, “tarih boyunca, insanlar, dişilliğin doğası bilmecesine kafalarını toslamıştır” derken, erkekleri baki özne olarak, erkeklerin bakış açısını tek bakış açısı olarak konumlandırmış ve “insanlar” derken aslında kastettiğinin “erkekler” olduğunu belli etmişti çünkü “kadın olanlarınız için bu geçerli değil: siz sorunun kendisisiniz.” Cixous, bu bağnaz tartışmayı baş aşağı etmişti. Kadınlar da insandır ve bu nedenle özünde bilinemez değildirler, diye radikal bir şekilde vurguladı. Safi gizem olarak doğuyor değiliz. Bilakis, psikoloji erkekler tarafından; alternatif, dişi bir dünya görüşü, toplumsal düzenin en alt konumunu işgal ediyor olmaktan ileri gelen bir dünya görüşü olabilir mi diye hesaba katmakta hiçbir çıkarı olmayan eril bir perspektiften kaleme alındığı için, kadınlar özselleştirilmiş ve bilinemez Öteki olarak resmedilmiştir. Bu tahayyül edemeyiş yüzünden, kadınlar, psikoloji literatüründe asla bizatihi özne olmamaya, asla imleyememeye yazgılı şekilde; ancak ve ancak kendisi gerçek imleyen olmadığı –yani kudretli eril fallus olmadığı– sürece bir anlama sahip olabilecek şekilde konumlandırılmıştır.

Cixous, radikal bir şekilde, bunun böyle olmak zorunda olmadığını söyledi. Sonuçta, beyaz mürekkebin ancak beyaz bir sayfaya yazılırsa okunamayacağına işaret etti. Öyleyse, bizim sesimizi susturan, mürekkebimizi görünmez kılan bir yapıyı, bir sayfayı neden hiç sorgulamaksızın kabulleniyoruz?

Anlama eril-tanımlı erişimi radikalce reddeden Cixous’ya, Luce Irigaray da katıldı ve Fransız ekolü, kısa süre içinde, Anglo-Amerikan kuramsal çevrelerinde geçer akçe haline geldi. Ama sonra, 80’lerin sonunda, sahneye yeni bir kuramcı çıktı. Adı Judith Butler’dı ve toplumsal cinsiyet kuramını öylesine köklü şekilde dönüşüme uğratacaktı ki, 21. yüzyılda, toplumsal cinsiyet konusunda ona en azından atıf yapmaksızın makale yazmak, kendinizi neredeyse kuramsal anlaşılabilirliğin dışında bırakmak haline gelecekti.

Butler belki de en çok toplumsal cinsiyetin performatifliği kuramıyla ünlüdür; yani, toplumsal cinsiyetin, belirli bir toplumsal cinsiyet rolünün tekrar eden performansları ile oluşturulduğu fikri. Toplumsal cinsiyetin performatifliği, kuramsal ilmihale girdi ve bu kavramın, ironiktir, her nasılsa toplumsal cinsiyeti doğuştan gelen bir şey olarak konumlandırmak için kullanılması ile derdim var. Ancak bu makalede, Butler’ın bununla alakalı anlaşılabilirlik kuramına odaklanmak istiyorum çünkü bunun, baskıcı toplumsal cinsiyet normlarını istikrarsızlaştıracağını düşünüyor olabileceğiniz bir kuramın, aslında bunları pekiştirmek için nasıl kullanıldığına ışık tuttuğunu düşünüyorum.

Butler, belki de en ünlü eseri olan [Toplumsal] Cinsiyet Belası’nda, ‘kabullenilmiş gramer’i, toplumsal cinsiyete itirazı imkansız kıldığı için eleştirir çünkü ‘toplumsal cinsiyetin kendisi, gramer normları üzerinden doğallaştırılmıştır.’ Butler uyarır: ‘Kurallara uymamanın bedeli anlaşılabilirliği yitirmektir.’ Bu bir miktar Cixous’un söylediklerine benziyor: Sesimizi anlaşılmaz kılan bu ataerkil yapılara meydan okuyalım. Bize sunulan beyaz sayfayı körce kabul etmeyi bırakalım.

Bunu ilk okuduğumda ister istemez heyecanlandım ve Deborah Cameron’ın Feminizm ve Dil Kuramı [Feminism and Linguistic Theory] kitabını okuyunca yaşadığım feminist uyanış aklıma geldi. Cameron’un atıf yaptığı bir çalışmaya göre kadınlar özel olarak erkekleri belirtmekten ziyade insanlık (“mankind”) anlamında kullanılan eril zamir “he” (o) ve “man” (adam) kelimesini duyduklarında, yine de bir erkek hayal ederler. Saf gramercilerin “Gramer soyuttur, toplumsal cinsiyet gerçekliğiyle alakasızdır” savlarına rağmen (adı L ile başlayan birini size hatırlattı mı?) bu böyledir. Bu beni sarsmıştı; bunu önceden hiç fark etmemiştim, ama kendimin de aynen böyle yaptığımı anladım, “avukat”, “doktor”, “siyasetçi” kelimesine eşlik eden gramer olarak doğru, varsayılan olarak cinsiyetsiz “he” zamiri kullanıldığında kafamda bir erkek canlanıyordu. Zihin dünyamın tamamı güçlü, başarılı erkeklerle doluydu – kendimi yetersiz hissetmem şaşırtıcı değildi.

Butler Undoing Gender‘da daha da ileri giderek şöyle yazar: “eğer anlaşılırlığın egemen toplumsal normlara göre tanınmanın neticesi olarak üretildiği anlaşılırsa, daha az anlaşılır olmanın avantajları vardır”. Buraya kadarı heyecan vericidir. Fransız écriture féminine kuramcılarının dişi bakış açısını ifade eden özgül bir dişil yazı biçimini önermesi gibi, Butler’a göre de eril-tanımlı anlamı kabul etmemiz gerekmez. Bu yüzden anlaşılmaz oluyorsak –imleyemiyorsak– kimin umurunda? Biz kendimizi anlıyoruz – siz de kendi miyop bakış açınızın ötesine geçmek için çaba gösterebilirsiniz.

Fakat eril-tanımlı anlam sorununu belirttikten sonra, Butler buna epey şaşırtıcı bir çözüm getirir. Bela Bedenler‘de [Bodies That Matter] Butler’ın dediğine göre Lacan’ın fallus üzerinde sahiplik iddia etmeye ve fallusun anlamını belirlemeye hakkı yoktur. Bunun yerine, Butler’a göre, erkeğin kadın düşmanı anlam iddiasını bozmak ve kuir eylemek (queer) için “fallusun aktarılabilirliği”nde ısrar etmeliyiz. Böylece, şapkadan çıkan genderqueer (toplumsal cinsiyet-kuir) bir tavşan gibi, “lezbiyen fallus” doğdu. Bu bozucu doğum, Butler’ın yemin billah ettiği gibi, “Lacancı tasarıyla uyumludur”.

Butler’ın buradaki derdini anlayabiliyorum, ama ister istemez bunun biraz … iddiasız kaldığını hissediyorum. Şu sorulabilir: Lacancı tasarıya uygun olmamız neden bu kadar önemli? Freud’un, yok yok, “insanlar”ın (erkeklerin) “dişilliğin doğası bilmecesine kafalarını toslamaları”nın sebebinin bize sormaya tenezzül etmemeleri olduğunu söylemenin radikalliğine ne oldu? Biz kendimiz “sorunun kendisi” değiliz Freud; sorun bu tasarının eril-tanımlı ve eril-inşalı olmasıdır, insanlık, cinsellik ve cinsiyeti salt erkek cinsiyet sınıfının bakış açısından kavramasıdır, sanki alttakilerin bakış açısı hiç yokmuş gibi. Fallusu sahiplenmek istemiyorum; bunun yerine Irigaray gibi “boşluk”a (hükümsüzlüğe), “ayırının her maddeden daha ağır boşluğu”na bağlılık yemini ederim daha iyi. Neden bu tasarıyı sabit kabul edeyim? Tek yapabileceğimiz onu “kuir eylemek” mi? Ben yıkmayı tercih ederim.

Buna gelecek karşı-sav, Butler’ın kendisinin de önerebileceği gibi, şudur: Fallusu sahiplenmek yerine reddetmeye çağırmak toplumsal cinsiyet rollerini özselleştirmektir. Butler’ın yazdığına göre Fransız feministlerin “kültür modeli”, “cinsel farkın sabitliğini-sürekliliğini” varsaydığı için ataerkil kültür modelinden pek uzak değildi. Butler “çok sayıda imkan” barındıran bir “dişillik” istiyordu. Bir ordu üçüncü dalga feministin devraldığı bu nida, oldukça ayartıcıdır. Kültürünüzün size atfettiği baygın, kabiliyetsiz, ihlal edilebilir kurban olmanız gerekmez. Yeter ki bunu reddedin ve erkekler kadar iyi olabileceğinizi, erkekler kadar anlamlı olabileceğinizi söyleyin. Bu imleyici fallusa en az onlar kadar erişiminiz vardır, üstüne bir de onu heterosex’sizleştirirsiniz. Oh olsun, ataerki!

Yüzeysel bakınca ayartıcı görünen bu çözümle ilgili sorun, kişiselliği kamusallıkla birbirine karıştırmasıdır. Güçlü ve bağımsız bir kadın olduğuma, zeki olduğuma, eğitimi ve kamusal temsili hak ettiğime, tecavüzü hak etmediğime, öldürülmeyi hak etmediğime kişisel olarak inansam, hatta bunları bilsem bile, bu kişisel bilgi bunun tam tersini söyleyen küresel düzeni değiştirmez. Bu önemlidir, çünkü buradaki konu kuramsal soyutluklardan ibaret değildir, üç kadından birinin erkekler eliyle şiddete maruz bırakıldığı, sadece İngiltere’de her yıl 85 bin kadının tecavüze maruz bırakıldığı, her hafta iki kadının partnerleri tarafından öldürüldüğü bir küresel düzendir. Butler’ın bu olguları reddettiğini iddia etmiyorum – elbette o bunları bilir, hatta akademinin dışında buna karşı mücadele çalışmaları yürütür. Ama onun kuramsal çalışmaları kadınların yaşadığı dünyanın gerçekliğini hesaba katmıyor gibidir, bu dünya cinsel farkın sabit olduğunu kabul eder. Birçok feministin bu fenomeni biyoloji yerine kültüre bağlaması, eğitimsiz bırakılan, küresel düzende temsil edilmeyen, tecavüz edilen ve öldürülen kadınlar açısından bu dünyanın gerçekliğini ortadan kaldırmaz.

Bunu kabul etmek ve bu gerçekliği hesaba katan bir feminist kuram inşa etmek, bu gerçekliğin sabit olduğunu söylemekle aynı şey değildir. Şimdi ve burada bizim gerçekliğimizin bu olduğunu söylemektir, çözmek için onun varlığını kabul etmeliyiz. Gerçeklik sanki bizim istediğimiz gibiymiş gibi davranmak hiçbir şeyi değiştirmez. En iyi ihtimalle bir kadının birey olarak kendini daha güçlü hissetmesini sağlar. Ama bir sınıf olarak kadınlar için hiçbir şey sağlamaz. İsmini hak eden bir feminizmin işi, kadınlara birey birey kendilerini daha iyi hissettirmek değildir – feminizm bireysel terapiye indirgenemez. Feminizmin yapması gereken, kadınları en altta konumlandıran toplumsal yapıyı dönüştürmektir. Dişilliğin “çok sayıda imkan” imletmesini sağlayacak şey budur. Harika Audre Lorde’un sözlerini uyarlarsak, efendinin araçlarını kuir eylemek bu iş için yetmez.

[1] ç.n. Burada bir yanlış anlama var, özellikle Esas-İmleyen [Master-Signifier] anlamın kaynağı gibi gözükebilir ama aslında bu bir yanılsamadır. Lacan’ın iddiası farklıdır: Esas-İmleyen, anlam akışının çıpalanmasını sağlayan içi boş bir dikiş noktasından ibarettir (Laclau’nun hegemonya kuramı da bu “boş imleyen” fikrine dayanır). Bu yüzden Lacan Television metninde “Baba ata değildir” der. —IBF

1 Comment

Filed under çeviri

One response to “Judith Butler üzerine: Bunun fallusla ne ilgisi var? — Caroline Criado-Perez

  1. Pingback: Bu o değil — çeviri derlemesi | YERSİZ ŞEYLER