Özgürlük bilmezliğin öbür yüzüdür — Slavoj Žižek

Hegel’de tekrar tekrar bu motifin çeşitlemelerini buluruz, şu sözündeki gibi: Antik Mısırlıların sırları bizzat Mısırlılar için de birer sırdı. Bu söze göre sırların çözümü derin bir içgörüyü açığa çıkararak değil, sadece gizemin yerini değiştirerek, onu ikileyerek olur. Burada ortaya çıkan hiçbir yeni olumlu içerik yoktur, sadece beni Şey’den ayıran ayırının salt topolojik olarak Şey’in kendisine yerleştirilmesi vardır. Ayırının böylece ikilenmesi, beni Şey’den ayıran ayırının beni ona dahil ettiğinin fark edildiği eşsiz an, benim Mutlak ile temas ettiğim biricik andır. Artık Mutlak Bilme’ye daha kesin bir belirlenim verebiliriz: Mutlak Bilme, bu ikilenmiş bilmezliği temsil eder, bizim bilmezliğimizin aynı zamanda Öteki’nin kendi kalbindeki bilmezlik olduğunu fark ettiğimiz şiddetli burguyu temsil eder.

Kuantum fiziğinin ilginç yanı, bilmezliğe olumlu bir ontolojik statü vermesinde yatar: Bilmezlik, gerçekliğin tam bilgisini asla edinemeyen gözlemcinin sınırlamasından ibaret değildir, bilmezlik gerçekliğin kendi yapısına nakşedilmiştir. Kusursuz gözlemci olan büyük Öteki fikri, kendi içinden boşa düşürülür: Kuantum salınımları büyük Öteki’nin kavrayışından kaçan ön-ontolojik bir alanda gerçekleşir, bu yüzden ontolojik “hileler” yapılabilir, parçacıklar mevcudiyetleri kaydedilmeden belirip kaybolabilir.

Bu kısıtlanmış tanrı paradoksu, bilgisi sınırlı olan tanrı paradoksu, bizi Hegelci Mutlak Bilme’ye geri getirir. Bunu bilmekle (Öteki’nin bilgisinin sınırlı olduğunu, herşeyi bilen bir büyük Öteki bulunmadığını bilmekle) belli bir Sokratik veya gizemci gelenekte docta ignorantia denen şey arasında anahtar bir fark vardır: İkincisi, öznenin kendi bilmezliğinin farkına varmasını (onu bilmesini) belirtir, Mutlak Bilme öznesinin kaydettiği bilmezlik ise büyük Öteki’nin kendisine aittir. O yüzden sahi ateizmin formülü şöyledir: İlahi herşeyi-bilme, varolma ile uyumsuzdur, tanrı ancak kendi yokluğunu bilmediği (fark etmediği, kaydetmediği) ölçüde varolur. Tanrı bildiği anda, yokluğun uçurumuna düşer, çizgifilmlerde ayağının altında zemin olmadığını fark edince aşağıya düşen ünlü kedi gibi.

Özne bir duruş noktasıdır, gerçekliğe dönük bir bakış açısının noktasal desteğidir, ve bu noktadan soyutlayamayız. Modern aşkınsal öznellik mefhumunun yazarı olan Kant’ın netleştirdiği gibi, aşkınsal öznenin “teşkil edici” gücü, temelde onun vahim sınırlamasını adlandırır, aşkınsal çerçeveyi atlatarak numenal gerçekliğe erişim kazanma yeteneği olmayışını adlandırır. Kant, Pratik Aklın Eleştirisi‘nin son sayfalarındaki garip bir pasajda, özne şayet numenal gerçekliğe (şeylerin “kendi içinde” nasıl olduklarına) erişim kazanacak olsaydı, kendisinin özgürlükten tamamen mahrum bir kukla olduğunu fark edeceğini tahmin etmiştir. Kısacası, özgürlüğümüz bilmezliğimizin öbür yüzüdür: Kendimizi özerk özgür varlıklar gibi deneyimleriz, çünkü nihai gerçekliğimiz bizim için erişilmezdir. (Bu elbette sahiden özgür olmadığımız anlamına gelmez, özgürlüğün “kullanıcı yanılsaması”ndan ibaret olduğu anlamına gelmez: Özgürlüğü kurtarmanın yolu, aşkınsal mefhumuna ait olan sınırlamayı şeyin kendisine yerleştirmektir, yani gerçekliğin kendi içinde ontolojik anlamda tamamsız olduğunu koyutlamaktır.)

Slavoj Žižek, Cinsiyet ve Başarısız Mutlak

Türkçesi: Işık Barış Fidaner

Bkz “Ignorance’a Cehalet Değil Bilmezlik Denmelidir”

2 Yorum

Filed under çeviri

2 responses to “Özgürlük bilmezliğin öbür yüzüdür — Slavoj Žižek

  1. Geri bildirim: Ignorance’a Cehalet Değil Bilmezlik Denmelidir — Işık Barış Fidaner | YERSİZ ŞEYLER

  2. Geri bildirim: Merak ve Bilmezlik Tutkusu — Işık Barış Fidaner | YERSİZ ŞEYLER