Ayna Evresinde İmgesel, Simgesel, Gerçek — Işık Barış Fidaner

Lacan deyince ilk akla gelen kavramlardan birisi “ayna evresi”dir. Ayna evresi küçük bir çocuğun aynada kendi yansımasını gördüğü zaman yaşadığı büyük sevinci adlandırır. Bu sahne ile kurulan özdeşim ve canlandırdığı duygu Lacan’ın kavramlarını tanıtmak için uygun bir çıkış noktası sağlar. Ayna evresini ömür boyu farklı bağlamlarda tekrarlanan bir sahne olarak düşünürsek, ayna yerine sayfa (dergi), perde (sinema) veya ekran (televizyon, bilgisayar) konabilir, ya da insanların yüz yüze gelmesi düşünülebilir. Korona yıllarında Zoom da bir tür ayna evresi sayılabilir.

İmgesel

Lacan’a göre kişinin aynadaki, sayfadaki, perdedeki, ekrandaki, öbür yüzdeki yansımasıyla karşı karşıya gelmesi ve onunla özdeşleşmesi “imgesel/hayali” (imaginary) bir anlamla yüklenmiştir. Bu imgesel yük pozitif olduğu zaman kişi yansımasını “ben” olarak algılar, ben olmasa da “benim gibi birisi” olarak algılar, yani kendi akranı gibi algılar. Bu imgesel ilişki narsisistiktir, ego bütünlüğü ve tamlığı hissedilmesini sağlar, ego-psikolojisi bu pozitif yönü desteklemek için “ego’yu güçlendirmeyi” amaçlar.

Lacan’a göreyse aynadaki yansımayla özdeşleşme yoluyla edinilen imgesel/hayali anlamlara yaslanmak hatalı bir stratejidir, bu yüzden Lacan ego-psikolojisine karşı çıkar. İmgesel/hayali anlam çok risklidir çünkü alt yüzünde haset ve kıskançlığı besler. İmgesel/hayali destek kaybedilip pozitif ben bütünlüğü bozulduğu anda “parçalanmış beden” (fragmented body) ve ölümcül tehdit algısı oluşur. Bu tehdidin dış ya da iç kaynaklı algılanmasına göre paranoya ya da şizofreni oluşabilir. İmgesel özdeşimle ilgili olarak yakın tarihte bireyci tavrın yarattığı siyasal sorunları işleyen Adam Curtis belgeselleri izlenebilir.

İmgesel özdeşimin temel özelliği anlamsal doluluk ve tamlık kılığına bürünen bir taslama (imposture) ve foya (fraudulence) olmasıdır. Reklamlarda kullanılan pozitif imgeler bunun örneğidir. İmgeler ekran/sayfa gibi ortamlar yardımıyla kendi dünyalarını kurarak çekicilik/cazibe üzerinden bitimsiz bir rekabeti sahnelerler. Sonuçta bu imgeler hem onları tüketen izleyicilerin özgüvenini baltalamış olur hem de onları üreten modellerin özgüvenini baltalamış olur. Guy Debord bu olguya Gösteri Toplumu adını vermiştir.

Lacan’a göre imgesel özdeşimle üretilen anlam sorunludur ve insanın hem kendisiyle hem de başkalarıyla asgari bir bağ kurabilmesi için imgesel yükün boşaltılması ve simgesel (symbolic) temsilin merkez alınması gerekir. Simgesel ilişkiyi imgesel ilişkiden ayırt eden en önemli fark “özne” kavramıdır. İmgelerle beslenen ego henüz özne olamamış bir benliktir.

Simgesel

Ayna evresi aslında imgesel özdeşimden ibaret değildir, bu sahnenin simgesel bir boyutu da vardır, o da aynaya bakan çocuğa anne veya babasının (veya bir başkasının) “İşte bak sen busun” demesidir. Ayna evresi sahnesinin ömür boyu tekrarlandığı farklı bağlamları düşünürsek bu boyut, ayna, sayfa, perde, ekran veya öbür yüze bakan insana başkalarının “İşte bak sen böylesin” ya da “İşte bak sen böyle olma(ma)lısın” demeleridir.

“Sen” kelimesiyle simgelenerek muhatap alınan kişi özneleşir ve imgesel ilişkinin ötesine doğru adım atmış olur. Kişi özneleştiği zaman “Ben benim” diyerek kendi kendisini temsil edebilir ve böylece “ben”ini ikiye ayırması mümkün olur. Bu iki ben’i birbirinden ayırt edebilmek için bu cümlenin Fransızcasını ve İngilizcesini ele alalım. X öznesi konuşuyor:

X: “Ben benim.”
X: “Je suis moi.”
X: “I am me.”

İki ben’den birincisi cümlede özne rolünü oynayan ben/je/I’dır. Ben/je/I özneyi simgesel olarak temsil eder, yani onu imletir. İkincisi ise bir nesne olarak cümlede yüklem rolünü oynayan ben/moi/me’dir. Ben/moi/me önceki bölümde incelediğimiz imgesel anlam yükünün saklandığı hazne rolünü oynar, yani narsisistik ego’yu içerir. Bu cümlenin kurulması sayesinde ego’nun tehlikeli imgesel yükü ayrı bir hazneye aktarılarak simgesel özne ben/je/I’ın özerk varlığı güvence altına alınmış olur.

Bu cümle kurulduğu andan itibaren özneleşme olur, böylece özdeşim noktası artık imgesel ben/moi/me olmaktan çıkar ve simgesel ben/je/I olur. İmgesel yükün taşıdığı anlam doluluğu iddiası ikinci plana atılır ve cümlede kurulan özdeşimin merkezine simgesel temsilin boşluğu oturtulur. Böylece imgesel ben/moi/me ötekileştirilir ve “küçük öteki” adını alır, Lacan bunu “a” (autre) ile simgeler. Öznenin simgesel temsilini ise Lacan “signifier” (imleyen) ve “subject”in (özne) baş harflerini birleştirerek “S” ile simgelemiştir. Böylece imgesel doluluk parantez içine alınarak simgesel boşluk ile özdeşim kurulur. Bunun bir örneği anma törenleridir.

Çalışmasının erken dönemlerinde Lacan’ın gündemi simgesel özdeşimi merkeze alarak imgesel özdeşimden kaynaklanan sorunları aşmaktı. Fakat gündemi zamanla değişti ve bu “aşma” işinin imkansızlığına odaklandı. Lacan simgesel temsilin sınırlarını çizen bu imkansızlığa “gerçek” (real) adını verdi.

Gerçek

Önceki adımda imgesel ben/moi/me’den uzaklaşarak ben/je/I’ı özdeşimin merkezine oturtmuştuk. Yine de bu cümlenin imletimi ister istemez eksik kalacaktır çünkü X öznesini tamamen belirsiz bırakmıştır. “Ben benim” ama kimim?

Bu noktada Lacan’ın yaptığı bir başka ayrıma başvurmalıyız: Ben/je/I söylenen cümlenin öznesidir (sözce öznesi, subject of the statement), yani söyleyen kişiyi cümle dahilinde simgeleyen zamirdir. X ise cümlenin söyleyişinin öznesidir (sözceleme öznesi, subject of the enunciation), yani cümleyi söyleyen kişinin kendisini belirtir, dolayısıyla cümledeki imletimi sınırlandıran tarihsel bağlama dikkat çeken ayrı bir unsurdur.

Cümlenin içeriğinden cümleyi sınırlandıran tarihsel bağlama doğru adım atılması ilk bakışta bir alt-simgesel temsilden üst-simgesel temsile doğru atılmış bir adıma benzer. Eğer geçerli bir “üst dil” kurmanın mümkün olduğuna inanıyorsanız bu şekilde düşünürsünüz. “Bilimsel nesnellik” iddiası bunun bir örneğidir. Lacan ise “Üst dil yoktur” der. Buna göre dildeki imletimler arasında nesnel ve tarafsız hiyerarşiler kurulamaz. Dilde kurulan her hiyerarşi özneldir, kısmidir, taraf tutar (partial). Yani bütün temsiller alt-simgeseldir (sub-symbolic) ve özne (sub-ject) ile temas halindedir.

Simgesel temsilin sınırlarına odaklanmak bizi gerçek bağlama ulaştırır. Ben/je/I’daki simgesel özdeşimin sınırlarına dikkat çekilerek X’in öznel bağlamıyla gerçek bir özdeşim kurulur. X’in gerçek bağlamı düşlemseldir ve iki bileşeni vardır. Bu bileşenlerden birincisi “$” ile simgelenen üstü çizili öznedir. Kendisini temsil eden imleyenden de soyutlanarak yalınlaştırılan gerçek özneyi belirten “$” önceki kısımda bahsettiğimiz “S”nin üstünün çizilmesiyle elde edilmiştir. Bileşenlerden ikincisi “objet petit a” arzuya sebep olan gizemli nesnedir. Bu iki terim birlikte düşlemi teşkil ederler: X = $ ◊ a. Düşlem asla simgelenemez ve gerçek öz-deşim simgesel özü deşer.

Düşlem yoluyla üstü çizili öznenin soyutlanması ile simgesel temsil ötekileştirilir, böylece simgesel boyut “büyük Öteki” adını alır, Lacan bunu “A” (Autre) ile simgeler. Öznenin düşlemi soyutlandığı zaman büyük Öteki bir eksiklik ve tutarsızlık içine düşer. Lacan bunu üstü çizili “Ⱥ” ile simgeler, büyük Öteki’nin eksikliğinin imleyenini ise “S(Ⱥ)” ile simgeler. Lacan’da eksiklik arzunun ufkunu açar. Eksikliğin eksikliği ile bu ufkun kapanması kaygı uyandırır. Jouissance (keyfiyet, aşırı haz/acı) ise öznenin karşı karşıya kaldığı ölçüsüz maddeyi/tözü adlandırır.

Üst dilin imkansız olduğu şartlarda “gerçek bağlam” her zaman simgesel temsili imkansızlıkla sınırlandırır. Büyük Öteki’nin eksik olması aynı zamanda merkezsiz olduğunu da gösterir. İmgeselden simgesele doğru adım attığımız zaman yeni bir merkez kurmuştuk ama simgeselden gerçeğe doğru atılan adım bu merkezi ortadan kaldırır, imkansız kılar. Merkezsizleşmenin bir örneği postmodern izafiyetçilik ve “post-truth”tur. Öteki’nin eksikliği konusunda anma törenlerinin giderek anlamsızlaşmasını örnek gösterebiliriz. Simgesel merkezi kaybetmenin bir başka örneği simgesel bir (cinsel veya toplumsal) ilişkinin bozulması anlamında “ayrılma” olayıdır.

Lacan’ın simgesel düzen için sık sık tekrarladığı tanım şöyle der: “İmleyen özneyi bir başka imleyen için temsil eder.” Bu formülü yukarıdaki cümleye uygulayalım: “Ben/je/I imleyeni X öznesini ben/moi/me imleyeni için temsil eder.”

Ben/moi/me’nin imgesel dengesizliği karşısında özneyi savunmak için ben/je/I imleyeni geçici bir simgesel tutunma noktası sağlar ama ona da çok güvenilemez çünkü ben/je/I’ın hemen altında X öznesinin uçurumu uzanıp gider.

Işık Barış Fidaner doktoralı (Boğaziçi Üniversitesi) bir bilgisayar bilimcidir. Yersiz Şeyler‘in Admini, Žižekian Analysis’in Editörü, Görce Yazıları‘nın Küratörüdür. Twitter: @BarisFidaner

5 Comments

Filed under şey