Ego inşası ne zaman tehlikeli olur? — Işık Barış Fidaner

Hepimiz sosyal kimlikler edinebilmek için belli ölçülerde ego inşası yaparız. Hatta sadece kendimiz yapmakla kalmayız, “Ben şuyum ve şunları yapıyorum. Peki ya siz?” gibi diyaloglar yoluyla ego inşaları yapılması konusunda birbirimizi teşvik ederiz. Aslında özne olmamıza rağmen, yani imleyenler okyanusunda bilinmeyene doğru yol alan deniz anaları olmamıza rağmen, “toplum” denen makamlar karşısında insan, birey, kişi olarak kendimize anlaşılır bir vitrin oluşturmakla yükümlüyüzdür [1].

Her özne bir muammadır (öz-ne?) ama şöyle bir diyalogu normalleştirmek pek kolay değildir: “Ben bir muammayım. Ya siz? Evet, ben de sizin gibi bir muammayım.” Böyle bir şey söylemeye kalkarsanız duruma göre ya kendinizi fazla önemsediğiniz ya da az önemsediğiniz düşünülür. Ego inşalarının koruyucu vitrinleri geride bırakıldığı zaman çıplak sevginefretbilmezlikle karşı karşıya geliriz, bu da yerine göre en korkunç kaygı odağı veya en huzurlu teselli kaynağı olabilir ya da bu ikisi arasında belirsizce dalgalanabilir.

Ego inşası, öznenin kendi muamması karşısında ilk ve en ilkel savunma biçimidir. Muammanın türbülansına kapılmamak için bir miktar ego inşası şarttır ama bu işin ayarı kaçarsa ego özneyi hapseden bir kafese dönüşür. Şöyle bir ilke belirleyebiliriz: İnşa edilen ego, öznenin ufkunu örtmemelidir. Maruziyeti sınırlamak için bir miktar ego inşasına izin vardır ama öznenin ufku kendi muammasının türbülansına açık bırakılmalıdır. Peki öznenin ufku kapanıp egonun içine hapsolursa ne olur?

Ego inşasına hapsolmuş birinin (A) çevresindekiler (B) için yarattığı tehlikeyi kurgusal bir diyalogla anlatalım:

B, A’nın yanında durur.
Bir süre sonra A, B’nin üzerine basar.
B: “Neden üzerime bastın?”
A: “İçimden öyle geldi.” [2]

Egonun modeli fallus olduğu için burada özetlenen hadiseyi cinsel münasebet şeklinde düşünebiliriz: A “nasıl olsa penisim var” rahatlığıyla hareket eden erkektir, B ise onun yanında durmayı deneyen kadındır. Ama böyle olması gerekmez. A’nın B’nin üzerine basması için elinde herhangi bir yetki bulunması yeterlidir. Buradaki A kişisi çevirmenin üzerine basan yayıncı (veya editör) olabilir, işçinin üzerine basan patron olabilir, blog yazarının üzerine basan blog admini olabilir, veya A’nın B’nin ona “ağbi” demesini beklediği herhangi bir ilişki olabilir [3]. Hepsinin ortak özelliği kendilerini ego inşası kafesine hapsetmiş olmalarıdır. Kendi egolarını başkaları aleyhinde güç kullanmak için mazeret kılmaları bunun göstergesidir. Yani A’nın B’nin tepesine çıkması kötü niyetle ve/ya sistematik olsa da olmasa da özünde şımarıklıktır.

Egonun güç kullanma mazereti olabilmesi, A’nın kendi muammasının (yani özne oluşunun) sorumluluğunu üstlenmekten kaçınması ve çevresindeki başka insanların (B’nin) üzerine yıkması anlamına gelir. Yukarıdaki hadiseyi yaşayan B’nin seçenekleri bellidir:

1) Ya A’nın yanında kalabilmek için onun egosunu zaptedecek süperego olmayı (yani ona dadılık etmeyi) göze alacaktır.

2) Ya da A’yı terk edecek ve başkalarını da A’nın oluşturduğu tehlike karşısında uyaracaktır.

Işık Barış Fidaner doktoralı (Boğaziçi Üniversitesi) bir bilgisayar bilimcidir. Yersiz Şeyler‘in Admini, Žižekian Analysis’in Editörü, Görce Yazıları‘nın Küratörüdür. Twitter: @BarisFidaner

Notlar:

[1] Günümüzde erozyona uğramış olsa da en azından uzun zamandır bu böyleydi. Bkz “Fütursuz Çağa Karşı Sütur”

[2] Bkz “Fırsatçı Medya Ekolojisinde Emsal Vaka: “Ben böyle uygun gördüm””

[3] Bkz “En Distopik Romanımız Böyle Olsun!” (Fidaner, Ayanoğlu)

3 Comments

Filed under şey