Psişik Araştırmalar Derneği’ne Başkanlık Konuşması, Londra, 28 Mayıs 1913
Daha en başta, Derneğinizin Başkanı olarak beni seçmekle bana yaptığınız büyük onuru ne denli takdir ettiğimi söylememe izin verin. Bunun layığı olmak için hiçbir şey yapmadığımın farkındayım. Derneğin uğraştığı olgular hakkında bildiğim her şey sadece okumayla edindiğim bilgilerdir; kendim hiçbir şey görmedim, kendim hiçbir şeyi incelemedim. Öyleyse, bu çalışmaların tümünde uzman olan ve sırayla başkanlık kürsüsünü işgal etmiş seçkin kişilerin ardılı olarak beni seçmeye nasıl karar verdiniz?
Aşağıda gelenler, otantik belgeler olarak değil, üslup pastişleri olarak yazılmış iki kurgusal bölümdür. Vesilesini, Abdullah Öcalan’ın 25 Aralık 2025 tarihli, Mezopotamya İslami Araştırmalar Federasyonu’na gönderdiği mesajdan alırlar; Öcalan bu mesajda ‘Demokratik İslam’ı “Medine Sözleşmesi’nin ruhuna dönmek” olarak çerçeveler, “hakiki cihad”ı benliğe ve baskıya karşı öz-eleştiri olarak yeniden kodlar ve şûrâyı kolektif akıl ve demokratik karar alma olarak ele alır. (🔗)
Giriş: Narkovizyon neyi isimlendiriyor, neden iki vaka yan yana?
Narkovizyon, medyanın “bilgi verme” işlevinden daha baskın bir toplumsal işlevini isimlendirir: enformasyonun sürekliliğiyle eylemin yer değiştirmesi ve görünürlüğün bir tür statü para birimi gibi dağıtılması. Klasik formülasyon, Lazarsfeld ve Merton’un “narcotizing dysfunction” dediği etkidir; gündem akışı yoğunlaştıkça kamusal ilgi artar gibi görünür ama ilgilenme hali pratik müdahalenin yerine geçebilir ve bu, toplumsal ataleti büyüten bir bozulma olarak tarif edilir (🔗). Aynı metin hattında yer alan “status conferral” fikri, medyanın bir kişi ya da temayı sürekli görünür kılarak ona meşruiyet ve önem atfettiğini, görünürlüğün kendisinin statü ürettiğini anlatır; böylece medya, yalnızca olayları aktaran değil, olayların toplumsal ağırlığını tahsis eden bir aygıt gibi çalışır (🔗). Bu kavramların daha kısa ve güncel bir özetini veren SAGE ansiklopedi maddesi de “narkotize edici” etkinin, yurttaşlık işlevini zayıflatabilen bir medya sonucu olarak nasıl kavramsallaştırıldığını açıklar (🔗).
Yazarken, düşünürken, anlatırken hep aynı işi türlü kılıklarda tekrar edip durmuyor muyuz aslında: Isırmak, çiğnemek, öğütmek. Dışarıdaki ham gürültüyü, içimizdeki çıplak sarsıntıyı, göğsün içindeki kör titreşimi, dilin dişlileri arasına alıp parçalamak. Parçalarken adlandırmak; adlandırırken sakinleşmek. Sonra bir kelimeyi bulup, o kelimeyi yerine oturtup, o yerleştirme hareketinin kendisini bir zafer gibi yaşamak. Bir anlığına. Kısa, keskin, geçici.
1-2-5-10’un sözleri uyarlamalardan, geri kalan sözler ChatGPT’den; müzikler, konuşma ve kapak “suni muhaberat” (yapay zeka) ile üretildi (ChatGPT, Suno). [*]
İstem: Radyo sunucusu Perde Cümledar “Nümerik Esintiler” isimli programın ellibirinci bölümünde önce kendini tanıtacak. Sonra 10 tane şarkı sunacak, sonunda vedalaşacak. Her şarkı öncesinde şarkının adını cümle içinde anarak yapacağı çarpıcı sürükleyici konuşmaları tek tek hazırla! Konuşurken her şarkının ismini bildirecek ve bağlamı ve konusundan bahsedecek (ara başlıklar olmayacak): “Özgürlük robotları” (Emekçi’nin Özgürlük Mahkumları türküsünün yapay zekaya uyarlanması), “Anlam” (Grup Yorum’un Hayat şarkısının internet yayıncılığına uyarlaması), “Kürt lagalugası bambaşka” (süreç saçmalığına dair özgün şarkı), “Son Makas” (absürt), “Polyuşko Polye” (chiptune uyarlaması), “Auf de hochn Berge” (“Şu yüce dağların karı eridi” türküsünün Tirol Almancası uyarlaması), “Sürer savaşta” (Sovyet marşının çevirisi), “Behey Žižek!” (Nazım Hikmet’in “Behey Berkley” şiirinin uyarlaması), “Bu kitap var ya” (sosyal medyada ürün övmek), “Cannon Fodder” (Amiga oyun müziği)
Ben Perde Cümledar. “Nümerik Esintiler”de sesin, verinin ve gündelik hayatın birbirine sürtündüğü yerde duruyoruz. Elli birinci bölümde, şarkıları sadece sıraya dizmeyeceğim; her birinin neyi hedeflediğini, neyi tiye aldığını, neyi tersyüz ettiğini de açık edeceğim. Başlıyoruz.
Hak savunusu, kendi özünde, ihlali tarif eden ve telafiye giden bir dil kurduğunda işler. Bir kararın, bir işlemin, bir dağıtımın, bir cezanın ya da bir dışlama pratiğinin hangi ölçüte göre haksız olduğunu açıklar, sorumluluğu doğru yere sabitler ve çözümün hangi usulle alınacağını konuşulur kılar. Buna karşılık hak savunusu, “haklılık” duygusunu bir yüz üzerinden taşıtmaya başladığında, hak dili yer değiştirir; ölçüt, gerekçe ve usulün yerini imaj, aura ve “izlenim yönetimi” alır. Böyle bir kayma, eleştiri alanını genişletmez, tersine daraltır; çünkü eleştirinin hedefi olan mekanizma görünmezleşirken, hedefin yerine bir “temsil görüntüsü” ikame edilir.
Haksızlık yapan aktörün en verimli manevrası, ihlalin kendisini değil, ihlale verilen tepkiyi merkeze yerleştirmektir. İhlal önce “küçük bir şey” gibi sunulur, ardından karşı taraftan öfke, sertlik, taşkınlık beklenecek şekilde kışkırtma üretilir, sonra da bu tepki “asıl problem” gibi çerçevelenir. Böylece tahammülsüzlük, şiddet veya nobranlık gibi etik yükler ihlali yapana değil, tepki verene yapıştırılır. Bu mantığın çevrimiçi uzantısı da benzerdir: hedef alınan davranıştan çok insanın kendisine kilitlenen, bağlamı küçülten ve telafi alanı bırakmayan kınama dalgaları, meseleyi hak zemininden “kim daha saygılı, kim daha makul” zeminine taşır. Yersiz Şeyler’in ‘Linç niçin’ metni, tam bu ayrımı “davranış mı, bütün bir insan mı” sorusuyla görünür kılar ve telafi alanının yok edilmesinin nasıl bir hedefe dönüştüğünü anlatır. (YERSİZ ŞEYLER)
Yüzsüzlük kınamak sadece yüz bulanı kayırır; haksızlık eleştirmek ise hak kullanımına olanak açar. Bu iki hamle, aynı olumsuzlama ailesinden görünse de, bambaşka toplumsal kanallardan yürür. Birincisi “yüz” alanında, yani utanma eşiği, itibar, yakınlık ve muhataplık ekonomisinde çalışır. İkincisi “hak” alanında, yani ölçüt, gerekçe, usul, telafi ve denetim düzeneklerinde çalışır. Türkçede iki kanalın sık sık birbirine karışması, eleştiri kisvesi altında kınama gösterisinin çoğalmasına ve hakların gerilemesine yol açar.