Tag Archives: Lacancı

Fallusun İmletimi: İhtiyaç, Talep, Arzu — Todd McGowan

Lacan’ın “Fallusun İmletimi” makalesi üzerine Todd McGowan’ın yazısından:

İmleyenin imlenen üzerindeki önceliği, öznenin anlamın merceğinde kendisini görmeden önce büyük Öteki’nde bir yer sahibi olmasında tezahür eder (579, 1). İmletim özneyi böler: Konuşan ben, hakkında konuşulan ben’den ayrıktır. Yahut, Lacan’ın kendi deyişiyle, söyleyişin öznesi, söylenenin öznesi ile aynı değildir. Bu bölünme özneyi kendisinden ayırarak bilinçdışına biçim verir. İmleyenin vurgulanması Lacan’ın özneyi bölünmüş olarak tanımasını sağlar, bu da iğdişi tarif etmenin bir başka yoludur.

Continue reading

2 Comments

Filed under çeviri

Ayna Evresi ve Sosyal Medya: Yetkilenme ile Bedenlenme — Işık Barış Fidaner

Bu metinde Žižekçi çift dikiş kuramımı [1] Lacan’ın ayna evresine yönelik yeni bir yaklaşımla destekliyorum, ve kısaca sosyal medyadan söz ediyorum. Lacancı Psikanalize Giriş Sözlüğü‘nde Dylan Evans ayna evresi hakkında şunları yazar:

Ayna evresi, Ego’nun, yanlış anlamanın (méconnaissance) ürünü olduğunu, öznenin kendisinden yabancılaştığı bir alan olduğunu gösterir. Öznenin imgesel düzene girişini temsil eder. Gerçi ayna evresinin önemli bir simgesel boyutu da vardır. Simgesel düzen, küçük çocuğu taşıyan ya da destekleyen yetişkin figüründe mevcuttur. Özne, sevinçle kendi imgesini üstlenmesinin hemen ardından, büyük Öteki’yi temsil eden yetişkine doğru başını çevirir, ve adeta onun bu imgeyi onaylamasını ister (Lacan, 1962–3: 28 Kasım 1962 semineri).

Demek ki ayna evresinin iki yanı vardır: Küçük çocuğun aynaya yansıyan beden imgesi ayna evresinin imgesel yanıdır, yetişkinin onayını alması ise simgesel yanıdır. Ben bu iki yana bedenlenme ile yetkilenme diyorum. Olağan durumda, yani imgenin sevinçle üstlenilmesinde, yetkilenme ve bedenlenme eş zamanlıdır; bu bir beden fetişi oluşturarak küçük çocuğu yanlış tanıma içinde yabancılaştırır [2]. Bu, objet a‘nın imgesel şeklidir.

Continue reading

5 Comments

Filed under şey

Eril kimlik taslama (imposture) ile dişil kılık değiştirme (masquerade) — Jennifer Friedlander

“Kadın” ve “Erkek” dediğimde elbette ne biyolojik kategorilerden ne de onların kültürel kılıflarından söz ediyorum, daha ziyade, simgesel sistemin kimlik vermeyi becerememesi karşısında öznenin alabileceği iki konumdan söz ediyorum. Hem Freud hem de Lacan’a göre, cinsel fark, nazar (gaze) ve punctum‘daki (Barthes) görsel bozulmalar gibi, simgeselin başarısızlığından ortaya çıkar. Joan Copjec’in sözleriyle, cinsiyet ancak “söylemsel pratiklerin bocaladığı yerde” belirir, “anlam üretmeyi başardığı yerde asla değil” (Copjec, Arzumu Oku 204). İki cinsiyet, simgeselin başarısız olmasının mantıken mümkün iki yolunu belirtir; onun iki “tekleme şeklini” (Copjec 213) temsil eder [1]. Lacan’ın sözleriyle, “cinsel ilişkiyi berbat etmenin bir erkek yolu vardır, ve bir başka … dişi yolu vardır” (Lacan, Encore 58, 57). “Bu berbat etme,” Lacan’ın iddiasına göre, “bu ilişkiyi gerçekleştirmenin tek yoludur, şayet benim dediğim gibi cinsel ilişki diye bir şey yoksa” (Lacan 58). Lacan’a göre, eril tekleme şekli fallik imleyene [Φ] tekabül eder, dişil şekil ise Öteki’ndeki eksikliğin imleyenine [S(Ø)] tekabül eder. Cinsiyetlenme konumları, o halde, gelenek ya da doğa yoluyla ortaya çıkmaz, mantık yoluyla ortaya çıkar, Lacan’ın önerdiği ve Joan Copjec’in Arzumu Oku‘da titizlikle tahlil ettiği matematiksel formül bunu gösterir.

Continue reading

11 Comments

Filed under çeviri

İdeal Ben, Ben İdeali, Üstben, Arzu Yasası — Slavoj Žižek

Özneyi etik davranmaya iten fail için Freud üç ayrı terim kullansa da –ideal ben’den (Idealich, ideal ego), ben ideali’nden (Ichideal, ego ideal), ve üstben’den (Überich, superego) söz eder– kural olarak bu üçünü birleşik düşünmüştür (birçok yerde Ichideal oder Idealich (ben ideali veya ideal ben) ifadesini kullanır, ve Ben ve O‘nun üçüncü bölümünün başlığı şöyledir: “Ben ve Üstben (Ben İdeali)”). Lacan ise bu üç terimi kesin olarak birbirinden ayırır: “İdeal ben”, öznenin idealleştirilmiş öz-imgesini temsil eder (nasıl olmak istiyorsam öyledir, başkaları beni nasıl görsün istiyorsam öyledir); ben ideali, ben-imgem ile etkilemeye çabaladığım faildir, bana nezaret eden ve beni elimden geleni yapmaya iten büyük Öteki’dir, takip ettiğim ve gerçellemeye çabaladığım idealdir; üstben ise aynı failin kinci, sadist, cezalandıran tarafıdır. Bu üç terimin altında yatan yapılandırıcı ilkenin Lacan’ın üçlemesi İmgesel-Simgesel-Gerçek olduğu nettir: İdeal ben imgeseldir, Lacan ona “küçük öteki” der, ben’imin idealleştirilmiş ikiz imgesidir; ben ideali simgeseldir, simgesel özdeşim noktamdır, kendimi gözlemlediğim (ve yargıladığım) büyük Öteki noktasıdır; üstben gerçektir, asla tatmin olmayan bu acımasız fail beni imkansız taleplere boğar ve bu talepleri karşılamayı beceremedikçe benimle alay eder; “günahkar” güdülerimi baskılayarak üstben’in lüzumlarına layık olmak için ne kadar çok çaba gösterirsem, üstben’in gözünde o kadar suçlu olurum.

Continue reading

7 Comments

Filed under çeviri

Günümüzde Hegelci olunabilir mi? — Slavoj Žižek

Slavoj Žižek — 28 Ekim 2019 — thephilosophicalsalon.com

Ben Hegelciyim – ama hangi Hegel’den söz ediyorum? Hangi konumdan konuşuyorum?

İyice basitleştirirsek, benim felsefi duruşumu tanımlayan üçlü, Spinoza, Kant ve Hegel’dir. Spinoza muhtemelen gerçekçi ontolojinin zirvesidir: Dışımızda tözsel bir gerçeklik vardır ve aklımız yoluyla onu örten yanılsamaları kovarak bu gerçekliği bilebiliriz. Kant’ın aşkınsal hamlesi bu düzene radikal bir ayırı (gap) getirir: Şeylerin kendi içinde oldukları haline asla erişim kazanamayız, aklımız fenomenler sahasına sıkışmıştır, eğer fenomenlerin ötesinde varlığın bütünlüğüne ulaşmayı denersek, zihnimiz ister istemez antinomilere ve tutarsızlıklara kapılır. Hegel’in yaptığı şudur: Fenomenlerin ötesinde kendi-içinde hiçbir gerçeklik olmadığını koyutlar, ama bu “Herşey fenomenlerin etkileşiminden ibaret” demek değildir. Fenomenal dünya imkansızlık engeliyle işaretlidir, ama bu engelin ötesinde hiçbirşey yoktur: Başka hiçbir dünya, hiçbir pozitif gerçeklik yoktur. Yani Kant öncesi gerçekçiliğe geri dönmeyiz: Kant’ın bilgimizdeki kısıtlama saydığı şey, yani kendi-içinde-şey’e ulaşmanın imkansızlığı, bu şey’in kendi içine nakşedilmiştir [1].

Continue reading

1 Comment

Filed under çeviri

İspat erildir, delil dişildir — Işık Barış Fidaner

İspat ve delil genelde şöyle ayırt edilir: İspat kesin olarak hakikati kararlaştırır, delil ise hakikatin zayıf ya da güçlü ama kesin olmayan bir işaretidir.

İspat ve delil arasında daha net bir ayrım yapmak için, istatistiksel hipotez testindeki şu kavramları düşünün: Boş hipotez bir olay hakkında “normal” ya da “doğal” beklentileri temsil eder (mesela olayın bilinen bir olasılık dağılımına göre rastgele gerçekleştiğini söyler). Alternatif hipotez, boş hipotezin geçersiz olduğu halde ne olabileceğini temsil eder. Boş hipotezin bilindiğini, alternatif hipotezin ise bilinmediğini belirtmek önemlidir. Birinci tip hata, geçerli bir boş hipotezi kabul etmeyi becerememektir, ikinci tip hata ise geçersiz bir boş hipotezi reddetmeyi becerememektir.

Continue reading

6 Comments

Filed under şey

Kabul ve Reddin Dört Derecesi — Işık Barış Fidaner

Lacan simgesel düzeni şöyle tanımlar: Bir imleyen özneyi başka bir imleyen için temsil eder. Ben bunu şöyle ifade ediyorum: Bir yetki bir iradeyi bir sistem için temsil eder [1]. Dördüncü terim objet a’dır, ona da beden diyorum. Bu dört terime dayanarak, kabul ve reddin dört derecesini tanımlayacağım, sıfırdan başlayarak:

Continue reading

3 Comments

Filed under şey

Simgesel Yas ile Gerçek Yas, Paranoya ile Sinisizm — Işık Barış Fidaner

Gelin Griggci-Žižekçi anlamda kayıp nesnenin anılaştırılması-simgelenmesi olan “simgesel yas” ile Žižekçi anlamda boşluğa sahici sadakat (ya da benim tanımıma göre arzunun metonimisi üzerinde çalışarak yas tutma dürtüsü) olan “gerçek yas”ı ayırt edelim [1]. Simgesel yas erildir, çünkü bir Esas-İmleyen (imleneni olmayan bir imleyen) olan bir “anıt” ile sonuçlanır. Gerçek yas dişildir, çünkü özne arzusunun metonimisi üzerinde çalışarak “gene serbest ve ketlenmemiş” (Freud) olur.

Continue reading

4 Comments

Filed under şey

Sahici Sadakat Yas Tutma Dürtüsüdür — Işık Barış Fidaner

Önceki yazımda (Žižek açısından) Hegelci diyalektik süreç matrisini melankoli ve yas terimleriyle yorumladım [1]. İmkânsız ya da varolmayan bir nesnenin kaybını simüle ettiği ölçüde, diyalektik, melankolidir; en sonunda bu simülasyonu kapsayarak aşması ölçüsünde, diyalektik, aynı zamanda yastır: bitiş sözüyle arzuyu (libidoyu) serbest bırakır, böylece arzu kendi metonimisini takip ederek başka nesnelere yeniden bağlanabilir. Dolayısıyla, diyalektik sürecin “nükte”sinde, yasın (kapsayarak aşmanın) etkililiği, öncesinde kışkırtılan melankoliye (kayıp Köken) dayanır. Sinemadan gelen imgesel bir mecaz kullanırsak, diyalektik süreç, Sapık filminde Marion’un öldürülmesinin izlerini silen Norman Bates gibidir; melankoli onun kullandığı su ve sabundur, yas ise yerleri silmesidir.

Continue reading

9 Comments

Filed under şey

Her arzu melankolik arzudur — Işık Barış Fidaner

Önceki yazıda Žižek’in Tanrı ve Doğa’ya yönelik olumsuz tavrını incelemiş ve bu tavrı melankoli ile ilişkilendirmiştim. Burada, Žižek’in “Melankoli felsefenin başlangıcıdır” tezinin ne anlama geldiğini aydınlatmak için konuyu daha yakından ele alıyorum.

Mutlak Geritepme‘de Žižek standart melankolik mefhumunu (“kayıp nesneye sabitlenmiş ve onunla ilgili yas işini gerçekleştiremeyen özne”) reddeder ve melankoliği şöyle yeniden tanımlar: “nesneye sahip olan ama ona yönelik arzusunu yitirmiş özne, çünkü ona nesneyi arzulatan sebep geri çekilmiş, etkisini yitirmiştir.”

Continue reading

8 Comments

Filed under şey