Makine ve Yapı — Félix Guattari

Makine ve yapı arasında önereceğim ayrım, bu sözcükleri kullanışımıza dayanıyor sadece; matematiksel bir problemle uğraşmak üzere icat edilen türde salt bir ‘yazma cihazı’yla, veya gelişimin belirli bir aşamasında yeniden dikkate alınması gereken bir aksiyomla, veya yine burada bahsedecek olduğumuz türden bir makineyle uğraştığımızı düşünebiliriz.

Dolayısıyla şu olguları parantez içine aldığımı belli etmek isterim: aslında bir makine kendi yapısal eklemlenişlerinden ayırt edilemez, buna karşılık, her olumsal yapıya bir makineler sistemi tarafından ya da en azından bir mantık makinesi tarafından hükmedilir, ki göstermek istediğim şey budur. Bu ayrımı tesis ederek başlamak, olaylarla ve tarihle ilişkisi içinde öznelliğin özel koşullarının teşhis edilmesini kolaylaştırabilmek için, bence hayati görünmektedir (*).

Yapı için, diyebiliriz ki, öğelerini, her birini diğerleriyle ilişkilendiren bir atıflar sistemi aracılığıyla konumlandırır, öyle ki, kendisi de bir öğe olarak diğer yapılarla ilişkilendirilebilecektir.

Eylem faili, ki buradaki tanımlanışı bu karşılıklı belirlenme ilkesinin ötesine geçmez, yapıda içerilmektedir. Bütünsüzleşmiş bütünselleşmenin yapısal süreci özneyi çevreler, ve başka bir yapısal belirlenimin telafi edici konumunda bulunduğu sürece, onu serbest bırakmayacaktır.

Makine ise, esasen, eylem öznesinden uzakta kalır. Özne her zaman başka bir yerdedir. Zamansallaşma makineyi her yandan kuşatır, ve onunla ancak bir olay tarzında ilişkilenebilir. Makinenin ortaya çıkışının işaretlediği şey, bir tarihtir, bir değişimdir. Yapısal temsilden farklıdır bu.

Teknoloji tarihi, her aşamasında, belirli bir tipteki makinenin varolması ile geçilmiş kılınır; bilimler tarihinin bütün branşlarıyla bugün ulaştığı noktada, bütün bilimsel kuramlar (ideoloji düzeniyle ilişkilenen) birer yapı olmaktan ziyade birer makine sayılabilmektedir. Her makine, yerine geçtiği makinenin yadsınmasıdır, kapsanarak yok edilmesidir (neredeyse boşaltım noktasına kadar). Kendi yerine geçecek olan makineyle de, potansiyel olarak, benzer bir ilişki içindedir.

Dünün makinesi, bugünün ve yarının makineleri, yapısal belirlenimleri içinde ilişkilenmiş değillerdir: makinenin temsil etme yeteneğinde olduğu süreklilik, geriye-dönüklük ve bağsallığın etkilerine dair herhangi bir etraflıca kavrayış kazanmamız, ancak, bir tarihsel analiz süreciyle, makineye dışsal olan bir imleme zincirine atıf yaparak, tarihsel yapısalcılık denebilecek bir şeyle mümkün olur.

Makine için, tarihin öznesi başka yerdedir, yapıdadır. Aslında yapının öznesi, bütünsüzleşmiş bütünselleşme sistemiyle olan yabancılaşma ilişkisi içinde düşünüldüğünde, daha ziyade bir ‘ego olma’ görüngüsüyle ilişkili görülmelidir — buradaki ego, Lacan’ın beyan ettiği ilkeye (bir imleyen özneyi başka bir imleyen için temsil eder) karşılık gelen bilinçdışı öznesiyle karşıtlık içindedir. Bilinçdışı öznenin kendisi, makineyle aynı tarafta olacaktır, veya belki daha iyisi, makinenin yanında bulunacaktır. Makinenin kendi içinde bir kırılma yoktur: gedikler onun iki yanında bulunur.

Bireyin makineyle olan ilişkisi, Friedmann’ı izleyen sosyologlarca bir asli yabancılaşma olarak tarif edilmiştir. Eğer birey imgeselin bütünselleştiği bir yapı olarak düşünülürse bu şüphesiz doğrudur. Fakat usta zanaatkar ve çırak diyalektiği, ülkenin farklı yörelerinde boy veren farklı zanaatlerin eski resimleri, bütün bunlar, (her yeni teknolojik gelişimle birlikte becerikli işçilerin yine yeni baştan başlamasını gerektiren) modern mekanize endüstri karşısında anlamsız olmuşlardır. Peki bu yeni baştan başlama, tam olarak, bilinçdışı özneyi karakterize eden özsel atılımı işaret etmez mi?

Bir zanaate katılmak ve becerikli bir işçi olarak kabul edilmek, artık kurumlar yoluyla gerçekleşmemektedir, en azından ‘beceri makineden daha önceliklidir’ gibi beyanların tasavvur ettiği kurumlar yoluyla gerçekleşmemektedir. Endüstriyel kapitalizmle birlikte, makineselliğin kasılmalı evrimleşmesi, varolan beceri hiyerarşilerinin ötesine kaçmayı sürdürmektedir.

Bu anlamda işçinin makineye olan yabancılaşması, onu her tür yapısal dengeden dışlamakta, ve onu radikal bir yeniden hizalanma sistemine mümkün olan en yakın konuma koymaktadır (ki buna kastrasyon da diyebiliriz). İşçi burada bütün huzurunu, bütün ‘kendini-onaylayıcı’ güvenliğini, becerisel bir zanaate ‘aitlik duyusu’ndan gelecek bütün gerekçelendirmesini yitirir. Halen varolan böyle profesyonel bedenler, doktorlar, eczacılar ve avukatlar, kapitalist-öncesi üretim ilişkisi günlerinden hayatta kalmış bedenlerden ibarettir.

Bu değişim elbette tahammül edilemezdir; dolayısıyla kurumsal üretim, eşdeğer sistemleri kurarak, taklit sistemleri kurarak, olmakta olanı gizlemeye koyulur. Bunun ideolojik temelleri, iş, aile ve yurtseverliğe dair faşist-tipte, paternalist sloganlarda bulunmaz sadece, sosyalizmin çeşitli versiyonları dahilinde, model-işçiye dair baskıcı efsanelerde ve makine yüceltimlerinde de bulunur (hatta Küba gibi en liberal görünenler de buna dahildir). Bu kült antik çağdaki kahramanla neredeyse aynı işleve sahiptir.

Makinelerin yaptığı işle karşılaştırılırsa insanların yaptığı iş hiçbir şeydir. Bu ‘hiçbir şey’ işi, bugün insanların yaptıkları gibi, giderek makine karşısında verilen salt bir tepki anlamında —başka bir yerde programlanmış bir etkiyi üretmek için kırmızı veya siyah bir düğmeye basılması anlamında— insan işi, diğer bir deyişle, makinenin işine henüz entegre edilmemiş bir kalıntıdan ibarettir.

İşçi, teknisyen ve bilimcilerin rol aldığı işlemler, yarının makinesinin işleyişleri tarafından soğurulacaktır, kapsanacaktır; bir şeyi tekrar tekrar yapmak artık ritüel olmaktan gelen bir güvence sağlamamaktadır. Artık insan eylemlerinin tekrarlamasını (‘tohum ekenin asil görevini’) doğal döngünün —ahlaki düzenin dayanağını oluşturan— tekrarlanışları ile eş tutmak mümkün değildir. Tekrarlama artık bir insanı o belirli işi yapabilen birisi olarak tesis etmemektedir. İnsan işi günümüzde makine işinin kalıntısal bir alt-bütünüdür sadece. Bu kalıntısal insan faaliyeti, makine düzeninde üretilen merkezi yordama eşlik eden kısmi bir yordamdan fazlası değildir. Makine şimdi arzunun kalbine ulaşmıştır, ve bu kalıntısal insan işi, bireyin imgesel dünyasında makinenin nakşedildiği noktadan fazlasını temsil etmemektedir (bkz. Lacan’ın ‘a’ işlevi).

Yapılan her yeni keşif —mesela bilimsel araştırma aleminde—, kuramın yapısal alanının üzerinden bir savaş makinesi gibi geçerek her şeyi radikal olarak değiştirmek üzere bozar ve yeniden düzenler. Keşfi yapan araştırmacı bile bu sürecin insafına kalmıştır. Yaptığı keşifler kendisinin çok ötesine uzanır: bu keşifler bütünüyle yepyeni branşlardan araştırmacıları katarına katarak bilimsel ve teknolojik çıkarımlar ağacını bütünüyle yeniden tasarlar. Bir keşif kendi sahibinin adıyla anıldığında bile, bunun sonucu onu ‘kişiselleştirmekten’ ziyade, araştırmacının özel ismini bir cins isime döndürme eğilimindedir! Mesele, bireyin bu silinişinin diğer üretim biçimlerine de yayılacak bir şey olup olmadığıdır.

Bu bilinçdışı öznelliğin, imleyici bir zincirde aşılan bir yarılma olarak, bireyler ve insan gruplarından uzaklaştırılarak makineler dünyasına doğru aktarıldığı doğru da olsa, bu halen özgül makinik düzeyde temsil edilemeyen bir şey olarak kalmaktadır. Makineyi temsil eden temsilci rolünü oynayacak olan imleyen, bilinçdışı yapısal zincirden koparılmış bir imleyendir.

Makinenin özü, tam olarak, bir imleyenin, bir temsilci, bir ‘farklılaştırıcı’ veya nedensel bir kırılma olarak, yapısal olarak tesis edilmiş şeyler düzeninden koparılması işlevidir. Makineyi hem arzulayan özneye, hem de bu özneyi tekabül ettiği çeşitli yapısal düzenlerin temeli kılan statüye bağlayan işlem budur. Belirli olanın tekrarlanması olarak makine, bireysel ya da kolektif düzlemin genellik düzeyinde, çeşitli öznellik biçimlerinin tekanlamlı bir temsil şeklidir —aslında belki de mümkün olan yegane şeklidir.

Eğer bu şeyleri öbür yandan, yani genel olandan başlayarak görmeye çalışırsak, sanki makinenin atılımı öncesinde varolan bir yapısal mekana kendimizi dayandırmamız mümkünmüş gibi bir fikirle kendimizi kandırmış oluruz. Böyle bir durumda, bu ‘saf’ ve ‘temel’ imleme zincirinin (arzunun bu kayıp Cennetinin, mekanizasyondan önceki ‘eski güzel günlerin’), bir üst-dil olarak, mutlak bir atıf noktası olarak görülmesi mümkün olur, ki rastgele bir olay veya özgül herhangi bir belirti üzerine böyle bir şeyin üretilmesi her zaman mümkündür.

Bu da kırılmanın hakikatinin, öznenin hakikatinin, yanlışlıkla temsil düzeyine yerleştirilmesine, enformasyon, iletişim, toplumsal kodlar ve diğer bütün yapısal belirlenim biçimleri düzeyine yerleştirilmesine yol açar.

Konuşma makinesi olarak ses, dilin yapısal düzeninin temeli ve belirleyicisidir, bunun tersi geçerli değildir. Birey, bedenselliği içinde, onun ötesine geçen ve onu parça parça eden bütün imleyici zincirlerle olan etkileşimlerinin neticelerini kabullenir. İnsanlar, makine ve yapının buluştuğu yerde yakalanır.

İnsan gruplarının kullanabileceği bu gibi yansıtıcı ekranlar yoktur. Onlara açık olan yorumlama ve belirtme şekilleri, ardışık ve çelişkilidir, takribi ve mecazidir, ve farklı yapısal düzenlere, örneğin efsanelere veya mübadelelere dayalıdır. Dolayısıyla insan gruplarında, makine görüngüsünün tecavüzüyle üretilmiş olan her değişime eşlik etmek üzere, yapıya özgü temsil edici şekil olarak, anti-üretim sistemi diyebileceğimiz bir şey tesis edilir.

Anti-üretimin makinenin düzenine ait olduğunu belirtmem bile gereksiz: buradaki ana nokta, bunun bir öznel değişim olma karakteristiğidir, bu da bütün üretim düzenlerinde ayırt edici özelliktir. Dolayısıyla ihtiyacımız olan şey, sanki büyü yaparak bir düzlemden diğerine geçiyormuşuz gibi olmadan yolumuzu bulabilmemizin aracıdır. Örneğin hem endüstri dünyasında, dükkanda veya müdürün ofisinde olup bitenleri, hem de bilimsel araştırmada olup bitenleri, hatta edebiyat dünyası ve rüyalarda olup bitenleri bile aynı üretim sistemiyle ilişkilendirmek zorundayız.

Anti-üretim, başka şeylerin yanısıra, ‘üretim-ilişkileri’ terimi altında tarif edilen şey olacaktır. Anti-üretim, fantazi dengesinde bir tür yeniden eğimlendirme etkisi yaratma eğiliminde olacaktır, bu etkinin eylemsizlik ve muhafaza yönünde olması gerekmez, çünkü bu, üretim, birikim, dolaşım ve dağılım ilişkilerinin yeni bir şeklinin, ya da yeni bir ekonomik makine tipinin herhangi bir diğer üstyapısal belirtiminin, verili bir toplumsal alan dahilinde yeni hakim şekil olarak genelleştirilmesine de yol açabilir. O halde bunun imgesel ifade şekli, geçişsel fantazidir.

Zincirin öbür ucuna, rüya üretimi düzeyine bakalım. Anti-üretimi rüyanın belirtik içeriğinin çözümlenişiyle eş tutabiliriz, ki bu da kısmi nesneleri oluşturan itki makinesiyle bağlantılı artsal üretimlerin karşıtıdır. Lacan’ın arzunun kökü olarak tarif ettiği küçük ‘a’ nesnesi, rüyanın göbeği, bireyin yapısal dengesini şeytansal bir makine gibi istila eder. Özne, kendisi tarafından reddedildiğini fark eder. Temsilin yapısal alanında, küçük ‘a’ nesne-makinesince yoğurulan değişimle orantılı olarak, her birisi sürecin belirli aşamalarına uygun olan ardışık başkalık biçimleri, özne için yerlerini alırlar. Bireysel fantazilemenin karşılık geldiği şey, arzunun ‘makinalama’larının hep tekrarlanan itkileriyle bağlantılı özgül bir dil aracılığıyla gerçekleşen bu yapısal levhalandırma şeklidir.

Bu küçük ‘a’ nesne-makinesinin indirgenemeyen, yapının atıflarında soğurulamayan bu varoluşu, yapının öğeleriyle yalnızca bölünme ve metonimi aracılığıyla ilişkilenen bu ‘kendi-için-kendilik’, şu demektir: dilin ‘şablonları’ aracılığıyla kendisini temsil etmesi, onu bir çıkmaz yola, bir kırılma noktasına, yenilenmiş bir ‘başkalık’ ihtiyacına ulaştırır. Arzu nesnesi bireyi kendisinin dışında, başka olanın hudutlarında merkezsizleştirir; kendiliğin kendi içinde bütünsel herhangi bir sığınışının imkansızlığını temsil eder, ama başka olana radikal bir geçişin imkansızlığını da eşit ölçüde temsil eder. Bireysel fantazi, farklı düzeylerin bu imkansız birleşimini temsil eder; onu grup fantazilemesinden farklı kılan şey budur, çünkü bir grubun yüzeyinde arzunun ‘tutturulacağı’ böyle noktalar bulunmaz, bedenin erojen zonları gibi, özgül hakikatlerin düzenine dair, bunların dokunma ve başka insanlarca dokunulma kapasitelerine dair böyle hatırlatıcılar bulunmaz.

Grup fantazisi farklı düzeyleri üst üste bindirir, birbiriyle değiştirir, birini diğerinin yerine geçirir. Bu da ancak kendisi üzerinde dönüp durur. Bu çembersel hareket, belirli alanların çıkmaz yollar olarak, yasaklı olarak, geçilmez kofullar, anlamın tarafsız bölgeleri olarak işaretlenmesine yol açar. Gruba kendini kaptırdığında, her fantazi bir diğerini yansıtır, bunlar değiştirilebilir paralara benzer, ama bu paralarda teşhis edilebilir bir standart yoktur, en saf genellik türünde bir topolojiden başka herhangi bir şeyle kısmen bile ilişkilendirilebileceği hiçbir tutarlılık zemini yoktur. Bir yapı olarak grup, olayları, genel olan ve belirli olan arasında süreğen ve sorumlu-olmayan bir gelip gitme aracılığıyla fantaziler. Bir lider, bir günah keçisi, bir klik, başka bir gruptan tehditkar bir fantazi — bunların herhangi birisi grup öznelliği ile eş tutulur. Her olay veya krizin yerine başka bir olay veya kriz geçebilir, böylece yine eşdeğerlik ve eşliğin nakşedileceği bir sonraki diziyi başlatabilir.

Bugünün hakikati dünün hakikatiyle ilişkilendirilebilir, çünkü tarihi yeniden yazmak her zaman mümkündür. Psikanalizin deneyimi, psikanalitik makinenin başlatılması, arzulayan öznenin böyle bir türdeşlik ve yeniden yazım sistemini muhafaza etmesinin imkansız olduğunu açıkça gösterir: bu durumda aktarımın tek işlevi gerçekleşmekte olan tekrarlamayı açığa çıkarmak, bir makine gibi işlemektir — yani grup etkisine tam olarak karşıt yoldan işlemektir.

Grubun içgüdüsel sistemi, arzulama makinesine —fantazi bedeninin yüzeyine dönüş yapan küçük ‘a’ nesnelerine— bağlanamadığı için, fantazi eşleşimlerini çoğaltmaya mahkumdur. Bunların her birisi kendi içinde yapılanmıştır, ama yine de diğerleriyle ilişkisi içinde çokanlamlıdır. Gilles Deleuze’ün bahsettiği farklılaştırıcı etkenden yoksun olmaları, onları süreğen bir birbirleriyle birleşme sürecine mahkum eder. Herhangi bir değişim olanak dışıdır, ve ancak yapısal düzeylerin arasında görülebilirdir. Özsel olarak, artık hiçbir kırılma kabul edilmemektedir. Yapılarda hiçbir özgül teşhis edici işaret bulunmaması, birbirlerine ‘çevrilebilir’ oldukları anlamına gelir, bu da saplantılı kişilere özel bir tatmin veren tanımsız bir tür mantıksal süreklilik geliştirir. Grup düzeyinde benzer olanın teşhisi ve farklı olanın keşfi, ikinci-derece bir fantazi mantığına göre işlev gösterir. Bu, diyelim ki, yerleştirici makine rolü oynayan diğer gruba dair fantazi temsili olabilir. Bir anlamda bu, mantığın onu çıkmaza götüren aşırılığıdır.

Yapıların bu ilişkisi, deli bir makineyi, en delirmiş delilerden daha deli bir makineyi, her şeyin diğer her şeye eşdeğer olduğu, hakikatin hep ayrılmış bir şey olduğu sado-mazoşist bir mantığın teğetsel bir temsilini harekete geçirir. Politik sorumluluk kraldır, ve genel olanın düzeni etik olanın düzeninden radikal olarak koparılmıştır. Grup fantazisinin nihai sonu ölümdür — nihai ölümdür, başlı başına yok olmadır, tüm eşleyici işaretlerin radikal feshedilişidir, sadece hakikat sorununun ilelebet yok edildiği bir durum değil, bir sorun olarak bile asla varolmadığı bir durumdur.

Bu grup yapısı, özneyi, başka bir yapı için, tıkanmış, mat, egolaşmış bir öznelliğin temeli olarak temsil eder. Birey için bir değişim sistemi veya makine işlevi gören şey, bilinçdışı arzunun nesnesiydi. Grupta ise bu, ya grup dahilinde geçici olarak ortaya çıkmış alt-bütünlerdir, ya da bu işlevi üstlenecek bir başka gruptur. O halde, yapısal eşdeğerlik alanındaki asli işlev, herhangi bir belirli nesnenin girişinin örtülmesi veya feshedilmesi olacaktır, ki bu nesneyi temsil eden, ya insan öznenin ekranındaki bilinçdışı arzu, ya da kapalı makineler sisteminin bilinçdışı imleyici zincirlerin daha genel ekranında etkilediği değişim olacaktır. Grubun, bilincin, iletişimin yapısal düzeni, asla denetleyemeyeceği bu makine sistemlerince her yandan kuşatılmıştır: bunlar ne bilinçdışı arzu makinesi küçük ‘a’ nesneleri olarak, ne de diğer makine tipleriyle ilişkili parçalanma görüngüleri olarak yakalanabilecektir. Parçalandırmanın etkeni olarak, genel olanın düzeninin konusal-olmayan dayanağı olarak makinenin özü, arzunun bilinçdışı öznesinin, makinenin kendi düzeninden nihai olarak ayırt edilemez oluşudur: bütün yapısal belirlenimlerin bütün yönlerinde, ekonominin, tarihin ve bilimlerin bütün özneleri, arzu dayanağı olarak aynı küçük ‘a’ nesnesi ile karşılaşırlar.

Başka bir yapı için özne işlevi gören yapıya örnek, Birleşik Devletler’deki siyah topluluğun beyaz düzenin empoze ettiği bir eşleşimi temsil ediyor oluşudur. Modernist bilince göre bu karmakarışık, absürt, anlamsız bir durumdur. Daha radikal bir ‘başkalığın’ reddedilmesi ise, diyelim ki ekonomik ‘başkalıkla’ bileşik olarak reddedilmesi, bilinçdışı bir sorunsalın çıkardığı zorlukla karşılaşır. Kennedy’nin öldürülmesi olayının ‘temsil ettiği’ şey, Üçüncü Dünyanın hem ekonomik hem toplumsal başkalığının kaydedilmesinin imkansız oluşuydu. Alliance for Progress’in başarısızlığı ve Vietnam’ı yok etme gayretleri de buna tanıklık etmişti. Arzu ekonomisi ve politik ekonomi arasındaki kesişim ve süreklilik noktalarına burada ancak işaret edilebilir.

Arzu, tarihin belirli bir noktasında, yapıların bütünselliğinde odaklaşır; bunun için genel ‘makine’ terimini kullanmayı öneriyorum: yeni bir silah olabilir bu, yeni bir üretim tekniği olabilir, yeni dinsel dogmalar olabilir, Indies, görelilik ya da Ay gibi büyük yeni keşifler olabilir. Bununla başa çıkmak için yapısal bir anti-üretim kendi doygunluk noktasına ulaşana kadar gelişecektir. Öte yandan buna kontrpuan olarak, tahammül edilemez öznel gediği yeniden soğurma eğilimindeki bir başka süreksiz anti-üretim alanı olarak devrimci atılım da gelişecektir. Bunların hepsi, makinenin onu önceleyen düzenden sakınmakta ısrarcı olduğu anlamına gelir. Devrim için, devrimci dönem için diyebiliriz ki bu zamanlar, —makine etkilerinin imkansız temsilleri olarak üstyapıların empoze edildiği baskı ve stagnasyon fazlarının aksine— makinenin yapı için toplumsal öznelliği temsil ettiği zamanlardır. Tarihin bu tür yazılışlarındaki ortak payda, makinenin özneyi başka bir makine için temsil edeceği saf bir imleyici mekanın açılmasıdır. Ama o zaman, bilinçdışının sahnesi olarak tarihin ‘dil gibi yapılanmış’ olduğunu söylemeyi artık sürdüremeyiz (imkanlı hiçbir yazım biçimi olmayan dilleri hariç tutuyoruz).

Aslında tarihin gerçek söylemini sistemlileştirmek; yani şu veya bu faz ya da imleyenin, şu veya bu olay ya da toplumsal grup, birey ya da keşfin ortaya çıkışı ile temsil edilmesine neden olan şartları sistemlileştirmek imkansızdır. Bu anlamda, hakikatin öncelikle aranacağı yerlerin tarihin ilkel aşamaları olduğunu önsel [a priori] olarak varsaymamız gerekir; tarih sürekli bir hareketle gelişmez: tarihin yapısal görüngüleri, atılım noktasına kadar bilinçdışı kalan imleyici gerilimleri ifade eden ve belirten kendi özel dizilerine göre gelişirler. Bu noktanın işaret ettiği kırılma, üç boyut: dışlama, azim ve tehdit boyutlarında fark edilebilir. Tarihsel arkaizmler, yapısal etkinin zayıflamasından ziyade pekişmesini ifade ederler.

André Malraux, yirminci yüzyılın, enternasyonalizm yüzyılı olan ondokuzuncu yüzyılın aksine, ulusalcılık [nasyonalizm] yüzyılı olduğunu söyleyebilmektedir, çünkü enternasyonalizm, kendi içinde işleyen ekonomik ve toplumsal makineselliğe uygun bir yapısal ifadeden yoksun olduğundan, önce ulusalcılığa, bugün de bölgeselciliğe ve (sözde uluslararası komünist hareket içinde bile gelişmekte olan) çeşitli belirlicilik türlerine doğru geri çekilmiştir.

Devrimci örgüt sorunu, kurumsal bir makine kurma sorunudur, öyle ki bu makinenin ayırt edici özelliği, çeşitli toplumsal yapılara —en başta da, artık üretim araçlarına karşılık gelmiyor olsa da, hakim üretim ilişkilerinin belkemiği gibi gözüken Devlet yapısına— bağlanmak zorunda kalmamasını güvenceye alacak bir kuram ve pratik olacaktır. Bizi tuzağa düşürüp kandıran, bugün bu Devlet yapısı dışında sanki hiçbir şey eklemlenemezmiş gibi görünmesidir. Sınıf hakimiyetinin enstrümansal temeli sayılan Devletin politik gücünün denetimini ele geçirmeye yönelik devrimci sosyalist niyet, tam olarak bu tuzağa yakalanmıştır. Bu yüzden kendisi de bir tuzak olmuştur, çünkü bu niyet, toplumsal bilinç açısından birçok anlam taşısa da, ekonomik veya toplumsal kuvvetlerin gerçekliğine artık karşılık düşmemektedir. ‘Dünya pazarlarının’ kurumsallaşması ve süper-Devletler yaratılması ihtimali, bu tuzağın cazibesini arttırmaktadır; ekonomik ve toplumsal alt-bütünler üzerinde hep daha büyük ‘popüler’ denetimler sağlamaya yönelik modern reformist program da bu cazibeyi arttırır. Toplumun öznel tutarlılığı, günümüzde, ekonomi, toplum, kültür ve benzer bütün düzeylerde işleyen haliyle, görünmezdir, ve onu ifade eden kurumlar aşırı ölçülerde çokanlamlıdır. Fransa’nın Mayıs 1968 devrimi boyunca bu apaçıktı: mücadelenin düzgün bir örgütlenişine en çok benzeyen şey eylem komiteleri oluşturma deneyiydi, o da tereddütlüydü, geç kalmıştı ve şiddetli muhalefetle karşılaşmıştı.

Devrimci program, kurumsal altüst etme makinesi olarak, düzgün öznel potansiyeli göstermelidir ve mücadelenin her aşamasında bu potansiyeli ‘yapısallaştırmaya’ yönelik herhangi bir girişime karşı kendisini tahkim etmiş olduğundan emin olmalıdır.

Fakat yapılar üzerinde makine etkilerine dair böyle kalıcı bir kavrayış, aslında, tek bir ‘kuramsal pratik’ temelinde başarılamaz. Mücadelenin örgütlenişinin her düzeyinde özgül analitik praksislerin geliştirilmesini önvarsayar.

O zaman böyle bir ihtimal, gerçekten kuramsal söylem telaffuz etme konumunda bulunan her bir kişinin taşıdığı sorumlulukların, sınıf mücadelesinin bilinçdışı arzunun tam merkezine nakşedildiği noktaya yerleştirilmesini mümkün kılacaktır.

(*) Gilles Deleuze’ün önerdiği kategorileri benimsersek, burada kullandığım anlamıyla yapı, belirliliklerin mübadele ve yerine-geçme konumlarıyla karakterize olan bir genellikle ilişkilenir, makine ise ‘değiştirilemez ve kaldırılamaz bir tekilliğe göreli davranış ve bakış açısı olarak’ (Différence et Répétition, Presses Universitaires de France, 1969, p.7) tekrarlama düzeni ile ilişkilenir. Deleuze’de genel olarak yapıyı belirleyen üç asgari koşuldan yalnızca iki tanesini tutacağım:

(1) En azından biri imleyen diğeri imlenen olarak tanımlanmış iki heterojen seri bulunmalıdır.

(2) Bu serilerin her birisi yalnızca aralarındaki ilişkiler yoluyla varolan terimlerden oluşmaktadır.

Üçüncü koşul, ‘iki heterojen serinin onları farklılaştırıcı rol oynayan paradoksal bir öğeye yakınsaması’ ise, yalnız ve yalnızca makinenin düzeni ile ilişkilenir (Logique du Sens, Minuit, 1969, p.63).

1969’da Paris’teki Freudcu Okul için yazıldı, 1971’de Change, no.12’de yayınlandı (Seuil).

EN: Rosemary Sheed
TR: Işık Barış Fidaner

~~~

Soyut Makineler — Félix Guattari

Analitik-militan çalışma — Félix Guattari

2 Comments

Filed under çeviri